Girit’ten Anadolu’ya – Yunan’dan Osmanlı’ya

Girit’ten Anadolu’ya – Yunan’dan Osmanlı’ya

0
PAYLAŞ

Açıkgazete çalışanlarına ve yöneticilerine teşekkürle başlamak istiyorum öncelikle.


Uzunca bir zamandır hem işim gereği hem de gönülden duyduğum muhabbetle üzerinde çalıştığım konu başlıktan da anlaşılacağı gibi Antalya’daki Girit Göçmenleri. Size buradan zaman zaman onların mutfakları ile başlayan ve daha sonra anıları, göç öyküleri, yaşayışları, halk hekimliği uygulamaları gibi konularda derlediğim yaşamlarının bazı yönlerini aktarmaya çalışacağım.


Bu konuda çalışmak istememin nedenlerini saymam gerekirse, fıkralarında tersi anlatılsa da, kendilerinin doğaya olan bağlılıkları ve adeta ibadet eder gibi gösterdikleri özen, onun dilini çözmekteki ustalıkları, mutfağa ve sağlığa yansıması sırasındaki zerafetleri diyebilirim. Araştırma derinleşip içlerine girince özgün kültürlerini yakından tanıma olanağı buldum.


Özellikle Anadolu’ya geldikleri ilk zamanlarda tıpkı orada fazlalık görülüp dışlandıkları gibi, burada da Türk oldukları halde “gâvur” muamelesi gördükleri, içine alınmadıkları yerli halkın adeta kahrından lütfa uğrayan, bu sayede dört elle sarıldıkları sonradan öğrendikleri dilde yeşeren manileri, türküleri, oyunları ve geleneklerinden oluşan özgün bir topluluk.


Bu topluluğun öyküsü stratejik olarak Akdeniz’le Ege’nin birleştiği yerde adeta bir kilit konumunda olan, Osmanlı İmparatorluğu’nun ticareti ve başkent İstanbul’un savunması açısından büyük öneme sahip olan Girit’in 20-25 yıllık bir mücadeleden sonra 1669’da alınmasına kadar inmektedir.


Tarihsel ve kültürel açıdan da Antik Yunan ve Anadolu Medeniyetleri arasında bir köprü durumunda olan ada önce Roma, sonra sırasıyla Bizans, Müslüman Araplar, Venedik ve Osmanlı egemenliğine girmiştir. Yerli halkı Ortodoks olan adaya Arap egemenliği ile Kuzey Afrika’dan Araplar, Venedik egemenliği ile Katolikler ve en sonunda Osmanlı egemenliği ile de Anadolu’dan getirilen insanlar yerleştirilmiştir.  
 
Osmanlı, politikası gereği yeni fethettiği yerlere kendi insanlarını götürür, oradaki yerli halk ve kendi götürdüğü insanlar ile nüfusu dengelerdi ve buna “ŞENLENDİRME” denirdi. Şenlendirme politikası Girit için de uygulandı ve oraya fetihten sonra orada kalan yeniçeri ve askerler ile Eskişehir, Konya, Kayseri ve Karadeniz’in bazı illerinden insanlar yerleştirilmiştir. Bu insanların seçiminde de “İlerde kendisi için tehdit oluşturabilecek gurupları ve mezhep üyelerini ( mesela Bektaşiler ve Karamanoğlu Beyliği’ne tabi halk )” olmalarına özen gösterilirdi.


Girit’e götürülüp yerleştirilen insanlar zamanla oradaki yerli halkla kaynaşmış, evlenmiş düğünde, cenazede, Ramazanda ve paskalyada uyum içinde yaşamaya başlamış. Ancak 1800’lerde bütün dünyada başlayan milliyetçilik akımlarından sonra Rum Milliyetçiliğinin ortaya çıkması ve Yunanistan’ın bağımsızlığına kadar giden Yunan ayaklanmasının etkilerinin Girit’e kadar uzanması sonucu Anadolu insanı dışlanmaya ve “öteki” görülmeye başlar. Osmanlı egemenliğine karşı başlayan ayaklanmalar adada bulunan Anadolu insanlarına karşı katliamlara, onları yerlerinden yurtlarından göç etmeye zorlamaya yönelik çatışmalara dönüşür. Bundan sonra her iki halk arasındaki mücadelede Avrupalı Devletlerin Yunan hâkimiyetini desteklemesi ile Anadolu insanının tek çaresi Ata yurduna geri dönmek olur.


Bütün kazanımlarını, anılarını, geleceklerini orada bırakarak, üstelik nereye gittiklerini, ne yapacaklarını bilmeden çıktıkları, kendi deyimleri ile “Pabuçlarını gemi, bağlarını yelken” yaptıkları bu dönüş yolculuğu orada yaşadıkları kadar acı olur. Çoğu bu uzun yolda açlıktan ve salgın hastalıklardan ölür.


1890’dan sonra başlayan zorunlu göçten mübadelenin yapıldığı 1923 – 1924 yıllarına kadar sürer bu gelişler. Anadolu’nun İklimi Girit’e benzeyen Batı ve Güney bölgelerine iskân edilirler. Bu araştırmanın konusu olan göçmenler önce Antalya Şarampol’e yerleştirilmiş, 3 yıl sonra bir kısmı Osmanlı padişahı Abdülhamit’in çocuklarının adları verilen Selimiye ( Side ), Kadriye, Ahmediye ve İhsaniye gibi köylere taşınırlar.


Adayı fethe giden ve oraya yerleşen askerlerin Rum kadınlarla evlenmesi ve ailede dil bakımından annenin belirleyici unsur olması, Adada oturanların zaten Rumca konuşması ve adada belirleyici unsurun dil değil din olması gibi nedenlerle Osmanlı’nın dilini kaybettiği önemli yerlerden biridir Girit. Bu yüzden ilk geldiklerinde çoğu hiç Türkçe bilmiyorlarmış.  Türküleri, öyküleri, manileri hep Rumca imiş. Gerek bu nedenle, gerek Antalya’nın yerli halkından farklı fiziksel ve yaşamsal özellikleri nedeniyle yıllarca yerli halk tarafından “yarı gavur” diye aşağılanmış, hor görülmüş göçmenler. Öyle ki bunu;
“Giritliden olmaz evliya, olsa bile koyma (h)avluya” diyecek kadar ileri götürmüşler. (Kaynak Kişi: Ahmet YILDIZ)


Bütün bu nedenlerden dolayı bugün yöremizde 2. 3. ve 4. kuşakları yaşayan göçmenlerin ne zaman Girit dense gözleri buğulanır, hasret kuşları adalara göç eder. Orada doğmayan yaşamayanların bile özlemidir ada. Sanki kendileri çekmiş gibi onca acıyı, yanarlar atalarına yıllarca vatan olmuş topraklara dökülen alın terine, gözyaşına. Eski bir şarkıyı dinler, gözden yiten sevgilinin ardından bakar gibi yeniden umutsuz düşerler yollara. Derin bir içgeçirme ile çalkalanır, burulurlar nedenli nedensiz. İçlerinde zayolan emeğin, yiten yılların, yavruların, canların ve umutların hüznü, dalarlar üstüne pembe düşler kurulurken kâbusa dönen hayal ülkesinin tortusuna.


Anlatıldığına göre Antalya’ya ilk geldiklerinde salgın hastalık olasılığına karşı bir depoda karantina altında tutulan halkı muayene etmesi için doktor çağrılır. Doktorun gelişi uzadıkça zaten çok aç ve sefil durumda olan göçmenler karınlarını doyurmak için çevreden topladıkları otlarla yemek yapmaya başlarlar. Doktor bu manzarayı gördüğünde beraberindekilere dönüp;
“Neden getirdiniz beni buraya? Bunlar zaten kendileri doktor” der ve kimseyi muayene etmeden oradan ayrılır.


Beslenme kültürleri ağırlıklı olarak “Akdeniz Tipi Beslenme”dir. Girit’ten edindikleri beslenme alışkanlıklarının Anadolu’nun yerli halkı tarafından da benimsenmesi ve özellikle Akdeniz Mutfağında yaygınlaşmasında da büyük katkıları olduğu yadsınamaz.


“Girit Halkı bizlerden 10 ile 15 yıl daha uzun yaşar. Temel beslenme tarzlarının % 40 oranında yağ içerdiği gerçeğine rağmen pek az kalp hastalığı, kanser ve şeker hastalığına yakalanmaktadırlar. Birisi Girit köylülerine normal beslenme tarzlarının Akdeniz tarzı beslenmenin yararları lehinde devam eden, beslenmeyle ilgili bilimsel kanıtların parçası olduklarını söylemeli. Büyük olasılıkla kendi yaşam tarzlarını zaten son derece tatminkâr buldukları için buna aldırmayacaklardır.” diyor Ross WALKER.
Beslenme alışkanlıklarının kaynağı doğaya karşı özenlidirler aslında ama onların otlara olan bu bağlılıkları yerli halk tarafından hep yadırganmış, kendilerine en hafifi “ Otçu ” olan çeşitli isimler takılmış, hafif yollu alay konusu edilmişler.
Bu yazıyı bir ot yemeği tarifi ile bitirmek gerekir belki de. Bu yemeklerin içinde benim en beğenerek yediklerimden birini, kendilerinin “Askolibrus” dediği, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Şevketi Bostan, Kenger, Akkız da denen dikenli bir ottan yapılan yemeği anlatayım.


Ayıklanmadan önceki haline “Aladiken” de denir. Yaprakları sıyrılıp kökleri kesildikten sonra elde edilen bitkinin beyaz dalları ahtapot bacaklarını andırır.  Dikenleri ayıklanıp yıkanır, uçları yarım parmak uzunluğunda doğranıp kök kısmı da ikiye veya dörde bölünür. Tencereye zeytinyağı dökülüp arzuya göre soğanlı veya soğansız olarak yağda çevrilir. İster beyaz, istenirse domatesli ve/veya etli pişirilir. Etli tarifte;  zeytinyağında tavuk eti ve soğan kavrulur. Doğranmış Askolibruslar ve su eklenerek beyaz olarak pişirilir. Pişmeye yakın bir kasede 1-1.5 kaşık un ve 1 limon suyu karıştırılarak terbiye yapılıp yemeğin üstüne gezdirildikten sonra biraz daha pişirilir. Haşlanıp limon suyu ve zeytinyağı ilavesi ile salatası da yapılır. Yalnız haşlanırken dikkat edilmesi gereken nokta; otlar suya su tam kaynamadan atılmaz. Su göbek attığında önce tuz sonra otlar eklenir ve harlı ateşte pişirilir. Böyle yapılmazsa otlar yeşil kalmaz, sararır. Haşlama suyunun içilmesinin böbrek taşlarını döktüğü bilinmektedir.


Başka tadlarda ve sağlıklı ipuçlarını paylaşmak üzere, sağlıcakla…


*Öznur Tanal- Antalya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Folklor Araştırmacısı
oznurtanal@gmail.com


Kaynakça: Osmanlı İmparatorluğu ve Girit Bunalımı (1896 – 1908) , 2000  Ayşe Nükhet ADIYEKE
Kalimerhaba Side: Belgesel Film
Ross WALKER “Sağlığa Giden Yol” adlı kitabında ( İstanbul 2001 Sistem Yayıncılık )

BİR CEVAP BIRAK

9 − five =