Gösterişli tapınaklar büyük çöküşün başlangıcıdır!

YUSUF YAVUZ / AÇIK GAZETE  – Türkistan’dan Anadolu’ya, İstanbul’dan Balkanlara uzanan tarihi ve kültürel coğrafyada bin yıldan uzun bir süredir inanç yapıları inşa eden Türkler, Osmanlı dönemindeki ‘Selâtin’ camileri kapsam dışı bırakırsak hiç bu kadar gösterişe kapılmadı. Hiç bu kadar tevazuu elden bırakmadı. Alevi’si Sünni’si, Hanefi’si Şafi’si hiç bu kadar şatafat budalası olmadı. Ahşap direkli camiler, Sincan’dan Anadolu’ya yeryüzünün dört bir yanında büyük bir tevazu ile geçmişe ayna tutmayı sürdürüyor…
 
Yarkand Altun (altın) Camii, bugün Çin sınırlarında bulunan Sincan Uygur Özerk Bölgesindeki Yarkand kendinde yer alıyor. 18. Yüzyıla tarihlenen Altın Caminin avlusunda, bir zamanlar ‘Altışehir’ olarak anılan Kaşgar, Aksu, Hotan, Uçturfan, Yengihisar, Yarkent gibi kentleri içine alan bölgede hüküm süren Yarkand Hanlığı’nın hükümdarlarından Abdürreşid Han’ın (1508-1560) Uygur asıllı ünlü bir şair ve müzisyen olan karısı Amannisa Hanım’ın türbesi bulunuyor.
TÜRKİSTAN YERİNE NEDEN ‘ORTA ASYA’ DENİYOR
Bugün Sincan Uygur Özerk Bölgesini ine alan Çin’in bir bölümü ‘Doğu Türkistan’ olarak adlandırılıyor. Oysa bir zamanlar Türkistan denildiğinde bugün ‘Orta Asya’ olarak anılan bölgenin tamamı anlaşılıyordu. 20. yüzyılda tarihi ve kültürel coğrafyanın yeniden tasnif edilmesiyle Türkistan yerine ‘Orta Asya’ tanımı yaygınlaştırıldı. Bu yüzden binlerce yıldır zenginleşerek akan bir kültür ırmağı, bölgede çıkarı olan devletler eliyle yapılan yapay göletlere akıtılarak doğasından koparıldı…
AHŞAP CAMİLER ESKİ İNANÇLARIN İZLERİNİ DE TAŞIYOR
Yarkand Altun Camii’nin en dikkat çekici yanı ahşap işçiliği ve süslemeleri. Tarihi yapı 18. yüzyıla tarihlense de kökleri daha eskilere dayanıyor. Türklerin İslam’la tanışmalarının ardından eski inanç ve kültürlerinden tamamen kopmadıklarını gösteren resim ve süslemelerle dolu olan Altun Camii, mimari inceliğiyle de dikkat çekiyor. Tengricilikten Budizm’e, Mani inancından İslam’a Türklerin inanç yolculuğunun izlerini taşıyan ahşap camiler, zengin inanç ve kültür geçmişinin mimariyle somutlaşan anlatımı.
ANADOLU’DAKİ AHŞAP CAMİLER BİRER BETONLAŞIYOR
Bugün Anadolu’nun dört bir yanında Yarkand Altun Camii’den ayırt edilmesi mümkün olmayan onlarca cami bulunuyor. Belki de yüzlerce olan bu camilerin sayısı hızla azalıyor, kıyıda köşede kalmış köy ve kasabalarda betonarme mimarinin kuşatması altında yok oluyorlar… Göz önünde olan bir kaç tanesi ‘kötünün iyisi’ denilebilecek türden bir restorasyonla kurtulabilmiş ancak birçoğunun bütün mimari ve kültürel özellikleri yok edilerek yerine ‘yeni’ye bir tür övgü olarak bugünün inşa anlayışı dayatılmış.
TÜRKİSTAN’DAN ANADOLU’YA KÜLTÜREL SÜREKLİLİK ÖRNEKLERİ
Anadolu’daki ahşap direkli camilerin en ünlülerinin başında Beyşehir Eşrefoğlu Camii (13. yy), Afyon Ulu Camii (13.yy), Sivrihisar Ulu Camii (13.yy) gibi tarihi yapılar bulunuyor. Ancak 11. yüzyılda inşa edilen Samsun Çarşamba’daki Göğceli Camii, 14. yüzyılda inşa edilen Kastamonu Mahmut Bey Camii, 15. yüzyıla tarihlenen Eskil (Aksaray) Ulu Cami gibi örnekler, Türkistan’daki Yarkand Altun Camii ile Anadolu’daki ibadet mekânları arasındaki kültürel ve mimari sürekliliği ortaya koymaya yeter.
DENİZLİ, BURDUR, KONYA VE SAMSUN’DAKİ BENZER ÖRNEKLER
Denizli Acıpayam’daki Yazır Çarşı Camii, Baklan Boğaziçi Camii, Çivril Bayat Camii’nin yanı sıra Burdur’un Çavdır’daki Dengere (Bölmepınar) Camii, Konya Bozkır’daki Hisarlık (Asarlık) Muğla Fethiye’deki Seki Tekke Camii de bir çırpıda sayılabilecek benzeri örnekler…
BİR ÇOCUĞA ANLATIR GİBİ DUVARLARIYLA KONUŞAN CAMİLER
11. yüzyıldan itibaren farklı dönemlerde inşa edilmiş olsalar da bütün bu camilerin ortak özelliği, ahşap kısımları ile iç ve dış mekânlarda kullanılan süslemeler ve kalem işi resimler. İnancın insana anlatmak istediği ne varsa, bir çocuğun bile anlayabileceği sadelikte bu camilerin duvarlarında resmedilirken aynı zamanda sanat ve estetik bakımından da hayranlık uyandıran süslemeler birçok mekânda dönemin inanç algısındaki kısırlık yüzünden yok edilmiş. Duvarlardaki resimler ya kazınmış ya da üzeri betonla kaplanmış.
AHŞAP DİREKLİ CAMİLER RENGİNİ YİTİRİYOR
Bugün Anadolu’da birçok ahşap direkli cami, ‘eski’ olduğu gerekçesiyle incelik ve naiflikten uzak bir anlayışın elinde betona ve çeliğe dönüştürülüyor. İnşa edildikleri dönemin ruhunu taşıyan binlerce inanç mekânı, bugünün bakışına göre yeniden biçimlendirilirken, geçmişiyle birlikte tüm renklerini yitiriyor…
BİZANS İMPARATORU KİLİSE VE MANASTIR YAPIMINI NEDEN YASAKLADI?
Bizans’ın yok oluşuna giden uzun yolun başlangıcı, imparatorluğun dört bir yanında sayıları hızla artan manastır ve kiliselerin toplum üzerindeki sömürüsüydü. I. Justinianus döneminde 6. yüzyılda ( M.S. 532-537 yılları arasında) inşa edilen Ayasofya’nın açtığı yol, inancın vicdanda durduğu gibi durmayıp, yaşamın tüm alanlarını işgal etmeye başladığı yolun da başlangıcıydı. Roma imparatorları döneminde Panteon tapınağının işlevi neyse Ayasofya’nınki de oydu: Toplumu inançla yönetmek. Başlangıçta sömürüye ve şatafata karşı sadeliğin sığındığı mekânlar olan küçük kiliselerin yerine inşa edilen devasa kiliseler ve manastırlar inanç uğruna Bizans köylülerinin topraklarını ellerinden almaya başlamışlardı. İmparator II. Nikephoros Phokas, 964’te yeni manastır kurulmasını ve var olan manastırlara bağış yapılmasını yasaklayarak kiliselerin toplum üzerinde yarattığı korkunç yoksullaşmanın önüne geçmeyi amaçlıyordu. Ancak kilisenin toplumu sömüren ve yoksullaştıran dili ve eylemi, her başı sıkıştığında Bizans imparatorlarını da etkisi altına alacak, çöküşe giden yolun taşlarını döşemekten geri kalmayacaktı…
GÖRKEMLİ TAPINAKLAR TOPLUMLARI YIKIMDAN KURTARIR MI?
Birçok yönüyle Bizans’ın mirasını sürdüren Osmanlı’nın da çöküşüne giden yolun aslında Süleymaniye Camisinin inşa edilmesiyle başladığı söylenir. Görkemli tapınaklar inşa etmek, imparator ve sultanların halkı inanç üzerinden yönetme düşüncesinin ürünüdür. Ayasofya’nın inşası Bizans imparatorlarını ve hanedan aileleri yıkımdan kurtarmadığı gibi, 1551-1557 yılları arasından Kanuni adına inşa edilen Süleymaniye Camii de Osmanlı hanedanlarını kurtaramadı. Binlerce insanın teri ve kanı üzerinde yükselen gösterişli tapınaklar, o inancın gereğini yerine getirmekten çok, inancı kullanarak toplumları yönlendirmenin, zapturapt altında tutmanın araçları oldular.
MİNBERİNE ASANSÖRLE ÇIKILAN ÇAMLICA CAMİİ
Bugünlerde açılış hazırlıkları yapılan Çamlıca Camii ile ilgili rakamlar ve ayrıntıları okudukça, tarihin nasıl da yeniden tekerrür ettiğini bir kez daha görüyoruz. 100 milyon dolara mal olacağı belirtilen Çamlıca Camii, 57 dönümlük bir alanda inşa ediliyor. İmamın minbere çıkması için bir de asansör eklenen Çamlıca Camii, Erdoğan’ın yaptırdığı cami olarak anılacak. Oysa minberin yarısına kadar çıkılır ve bu İslam Peygamberinin bir sünneti olarak bilinir. ‘Kendi sınıfında dünyanın en büyük mimari eseri’ olarak tanıtılan Çamlıca Camii, tıpkı Roma Panteonu, Ayasofya ve Süleymaniye gibi ‘Yeni Türkiye’ diye tanımlanan ve yok oluşa giden şatafat çağının simgelerinden biri olmaya aday.
TÜRKLERİN İBADETHANELERİ HİÇ BU KADAR ŞATAFATLI OLMADI
Türkistan’dan Anadolu’ya, İstanbul’dan Balkanlara uzanan tarihi ve kültürel coğrafyada bin yıldan uzun bir süredir inanç yapıları inşa eden Türkler, Osmanlı dönemindeki ‘Selâtin’ camileri kapsam dışı bırakırsak hiç bu kadar gösterişe kapılmadı. Hiç bu kadar tevazuu elden bırakmadı. Alevi’si Sünni’si, Hanefi’si Şafi’si hiç bu kadar şatafat budalası olmadı.
Ahşap direkli camiler, Sincan’dan Anadolu’ya yeryüzünün dört bir yanında büyük bir tevazu ile geçmişe ayna tutmayı sürdürüyor…
 
 
Önceki haberÇocuklar ödediler
Sonraki haberGerçek hayata hazır mıyız?
Yusuf Yavuz
YUSUF YAVUZ (GAZETECİ-YAZAR) Isparta, Sütçüler'de doğdu. 1990’da edebiyatla ilgilenmeye başladı. Deneme ve inceleme tarzındaki ilk yazıları 1996 yılında 'Atatürkçü Ses' Dergisi’nde yayımlandı. Aynı yıl yerel ölçekte yayın yapan kanallarda 'Dönence' başlıklı radyo ve televizyon programları hazırlayıp sundu. 1999 yılında Antalya'da kurulan Müdafaa-i Hukuk Dergisi’nde yazmaya başladı. 2001’de Gazete Müdafaa-i Hukuk’ta Muhabir-Temsilci olarak görev aldı. Daha sonra adı 'Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk' olan dergiyle bağını temsilci-yazar olarak sürdürdü. 2001-2007 yılları arasında Kaş Kitap Şenliğini organize ederek başta çocuklar ve gençler olmak üzere yöre insanının kültür, sanat ve edebiyat çevreleriyle buluşmasını sağladı. 2005 yılında Muğla ve Antalya arasındaki sahil bandında yaşanan yabancılara toprak satışına ilişkin yaptığı araştırmalar önemli etkiler yarattı. Deneme, inceleme, röportaj, düz yazı, haber ve yorumları; Cumhuriyet Akdeniz, Odatv, Yeni Harman, Edebiyat ve Eleştiri, Yolculuk, Evrensel, Atlas, Magma, Aydınlık, Birgün, Açık Gazete gibi dergi ve gazetelerde yayımlandı. Antalya merkezli VTV Televizyonunda, Pelin Gel Ağan'la birlikte 'İki Ağaç İçin' adıyla 16 bölümden oluşan bir program hazırlayıp ve sundu. Kanal V Televizyonunda, Biyomühendis Çağlar İnce ile birlikte, Yörük kültürünü ve tarihsel köklerini ele alan 'Islak Çarıklar' adlı belgesel haber programı hazırlayıp sundu. Araştırma yazılarından bazıları, 'Yer Bize Çimen Verdi' ve 'Darağacına Takılan Düşler' adıyla belgesel filmlere de konu olan Yavuz, şu sıralar 'Islak Çarıklar' adlı bir belgesel haber programı için çalışmalarını sürdürüyor. Ağırlıklı olarak arkeoloji, çevre, kentsel dönüşüm ve tarım konularını ele alan çalışmalar yapmayı yazılı ve görsel medyada sürdüren Yavuz, yıkım politikalarıyla tarımdan hayvancılığa, kültürden mimariye kırsal yaşamın dönüşümünü ele alan araştırma yazılarıyla tanınıyor. Ziraat Mühendisleri Odası Basın Ödülü, Çağdaş Gazeteciler Derneği Belgesel ödülü, Türkiye Ziraatçılar Derneği Tarım ödülü, Kubaba Derneği kültür hizmeti ödülü'nün yanı sıra Türkiye Ormancılar Derneği gibi çeşitli meslek odası, kurum ve kuruluşlar tarafından ödüle layık görülen Gazeteci Yusuf Yavuz, Likya'dan Teke yöresine uzanan coğrafyadaki su kültürüne ilişkin uluslararası bir sanat projesinin de danışmanlığını ve metin yazarlığını üstleniyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

2 × 2 =