Gurbet acısı

Gurbet acısı

0
PAYLAŞ

Kemalettin Kamu bir şiirinde “Gurbetten daha derin / Bir yara yok içimde” der. Nice gönül yaramız vardır, belki de bunların en derini gurbet yarasıdır. Gurbete çıkmayanlar da kendilerini zaman zaman kendi yurdunda gurbetçi duymayanlar da bunu bilemezler. Aşağı yukarı altmış yıl öncesini anımsıyorum, lise fransızca kitaplarımızdan birine Félicité Lamennais’nin sürgün konulu bir parçasını almışlardı. Onun iki satırı belleğime kazınmıştır. Türkçesi şöyledir: “Fırtınanın sürdüğü bu bulutlar nereye gidiyor? Onları sürdüğü gibi beni de sürüyor fırtına, kim bilir nereye sürüyor beni? Sürgün her yerde yalnızdır.” Evet, “L’exilé partout est seul”, sürgün her yerde yalnızdır.
Her insan toprağının ürünüdür. Belki de her gerçek insan toprağının ürünüdür demek daha doğru olur. Topağında bir sömürücü olarak yaşayan insanın dünyasını ayrı tutmak gerekmez mi? Gerekmez olur mu hiç! Toprağın bir parçasıyız, toprak da bizim bir parçamızdır. Buna göre toprak anılarımızdır umutlarımızdır sevinçlerimizdir kırılmışlıklarımızdır sanatımızdır her şeydir. Bazen şöyle bir duyguya düştüğümüz olur: ben bu toprağı bu insanlarla mı paylaşıyorum? Bu duygudan çabuk kurtarmalı insan kendini. Toprak hepimizindir. Toprak belleğimizi vareden tarihtir.
Bilinçsizce her şey yapılabilir ama bilinçli insan yani kendini bilen insan toprağından kopmayı düşünmez. Toprağın bittiği yerde özlem ve özlemin getirdiği bozgun başlar. İnsanın tükendiği yerde toprağın anlamı kalmaz. Toprağın anlamı kalmamışsa insan tükenmiş demektir. İnsan tükenir mi? Öyle bir tükenir ki. Nice tükenmiş insan gördük. Birlikte yola çıktığımız insanların tükenişini gözlemledik. Onlar bir özür dilemek gereği bile duymadan, ben artık bu kadarım demek gereği bile duymadan ara sokaklara girip toz oldular.
Ben en çok siyasal nedenlerle toprağını bırakıp gidenler için üzülmüşümdür. Yanlış mı yapmışlardı? Bu yanlışın sonunda mı çekip gitmek durumunda kalmışlardı? Bunlardan bir bölümü çok iyi biliyorum boşuna uzaklara yelken açtılar: biraz da önemli adam oyunu oynuyorlardı. Gidenlerden dönenler oldu dönmeyenler oldu. Boşa atılmış ne çok ok var: yay bükülüp bükülüp düzelmekten yorgun düşmüş ama yaşamda pek bir şey değişmemiştir. İnsanoğlu kendini düzene koymadan yaşamı düzene koyma hevesinden ya da kolaycılığından vazgeçmedikçe bu böyle sürüp gidecektir.
Gitmek istemekle gitmek zorunda kalmak aynı şey değildir. Bizi biz mi sürgün ediyoruz yoksa birileri mi? İnsan kendi sürgününü daha rahat karşılar. Ama bizi birileri toprağımızdan ettiyse bunu kaldırabilmek zordur. Özellikle toprağına sıkı sıkıya bağlı olanlar sürgün edilmenin acısını büyük boyutlarda yaşarlar. Ne diyordu Ziya Paşa: “Vatan-meluf olanlar bi-sebep terk-i diyar etmez / Zaruretsiz cihanda kimse gurbet ihtiyar etmez.” Orası doğru da “vatan-meluf” olmayanların sürgün oyununu da gözden kaçırmamak gerekir. Bir çeşit çirkin yalancı siyaset oyunudur bu, üçkağıtçılığın bir başka biçimidir.
Bir başka toprağı yurt edinmek yolunda insan kendinden çok şey verir. Bir ağacın kökünden sökülüp bir başka yere, olmadık bir yere, kışıyla yazıyla daha başka koşulları olan bir yere dikilmesi ne sonuç verirse bir başka toprağı yurt edinen insan da aynı sonucu alacaktır. Buradaki yoksulun gidip başka topraklarda zengin olmasından sözediyorsanız ona bir şey diyemem. İş bir lokma ekmek düzeyine indirgendiğinde insan kendini gözden çıkarmış demektir. Zengin olmak ya da hiçbir şey olmamak gibi bir gariplik vardır o işte. Hadi biz kafaya koyduk gittik diyelim, başka topraklar bizi mi bekliyordu, o başka topraklar bağrına basar mı bizi? Her şeyinizle değişmeyi göze alırsanız ve bunun için insanüstü bir çaba harcarsanız neden olmasın?
Gerçek insan diye bildiğim insanın kendi toprağından başka bir yerde mutlu ve verimli olabileceğini düşünmüyorum. Gerçek insan kültür insanıdır, onu besleyen güç toprağının gücüdür. Onu toprağından kopardığınızda solar, solmakla kalmaz anlamsızlaşır hatta hem kendisi için hem başkaları için çekilmez olur. Ben başka topraklardan buralara gelmiş ve bu geldiği yerde bir türlü esenliği bulamamış bir babanın oğluyum. Yaşamak babam için acı çekmekle eşanlamlı gibiydi. Biliyorum, benim bu topraklara uymuş olmamı yadırgıyordu. Ama ben bu toprağa atılmış bir tohumdum, burada büyüdüm, burada kendimi buldum. İte kopuğa salağa tembele uyuza bayağıya soytarıya aldırmadan buraların asıl sahibiyim. Dışarıda kaldığım yıllarda düpedüz gurbet acısı çektim. Durup durup söylenirdim: “Bekçisiyim bu serin / Ve siyah gecelerin / Gurbetten daha derin / Bir yara yok içimde!”

BİR CEVAP BIRAK