Gözyaşıyla gusül abdesti…

Feliçita Mehmet’ten Malatya’ya esirgenemeyen çocuklarımız…


Malatya çocuk yuvasında yaşananlar sadece patlayan bir irinin cerehatı olarak her yana yayılırken, patlayamayan yüzlerce yara canları yakmaya devam ediyor. Seksenlerin başlarında Ertürk Yöntem’in TRT’de hazırlayıp sunduğu “Perde Arkası” adlı programında, söylediği feliçita şarkısıyla tüm ülkeyi gözyaşına boğan ve Feliçita Mehmet adıyla anılan tinerci gencin dramatik öyküsü cinnet ile masumiyet arasında gelip giden toplumsal travmanın medya aracılığıyla ilk kez halka yansıtılışıydı belki de. Ardından Uğur Dündar ve benzeri haberciler bir biri ardına yeni Mehmet’ler buldular… 


Halk,  Feliçita Mehmet’i öylesine sevmişti ki, o dönemin çocukları birbirilerine “Feliçita” lakabı takmaya başlamışlardı. Sokağın kendi dili ve şiddetin toplumsal kabul görme biçimiyle harmanlanan otuz yıllık zaman diliminde ne Feliçita Mehmet’ler azaldı ne de medyanın izbe çocuk yuvalarına olan iki yüzlü ilgisi. 12 Eylül’ün karanlık ve izbe işkence hanelerinde  kendi çocuklarını boğazlayan bir ülkenin iki yüzlü medyası, Feliçita Mehmet’lerin dramatik öyküleriyle günah çıkartıyordu. Osmanlı’dan,  Cumhuriyet’e miras kalan kamuya yararlı derneklerden biri olan Çocuk Esirgeme Kurumu’nun geçirdiği dönüşümün, siyasi göstergelerle paralellik göstermesi de, devletin ve siyaset erkinin toplumsal travmalardan koruması gereken kendi çocuklarına nasıl baktığının da bir göstergesidir.


Çocuk Esirgeme Kurumu’nun temelleri, 1909 Adana katliamından sonra yetim kalan Ermeni çocukları himaye etmek  için Abdülhamid tarafından  kurulması planlanan  ‘Darüleytamlar’a ( yetimhaneler) dayanır.1908’de Kırklareli’nde kurulan Himaye-i Etfal Cemiyeti  de,  1917’de merkezini İstanbul’a taşıyarak 17 ocak 1921’de padişahın koruması altına alınmıştı. Ankara’da mebuslar da 10 Haziran 1921’de Himaye-i Etfal Cemiyetini kurumlaştırdılar ve 1927’de Meclis’in açılış günü olan 23 Nisan Himaye-i Etfal Günü olarak kutlandı. İttihat ve Terakki zamanında bu haftayı çocuk, ağaç ve idman haftası olarak kutlanılan  bir bahar şenliğine dönüştürmeyi hedeflemişti. 1929’da ‘çocuk haftasına dönüştürülen bayram, 1935’te ulusal egemenlik bayramı adını alana kadar bu adla kutlanır. 1923’te yiyecek yardımı, 1924’te paralı ve parasız süt dağıtımı, 1925’te yiyecek, okul, doğum yardımı veren kurum, 1927’de banyo, 1928’de bahçe sahibi oldu ve 1929’da doğrudan koruma faaliyetine başladı. 1925’te Keçiören yuvası kurulmuş, 1946’da kreş sayısı 25’e ulaşmıştı. 12 Eylül’den sonra Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu adıyla devlet dairesine dönüştürüldü.*


Seksenlere kadar kendi yağıyla kavrulmaya çalışan ve  12 Eylül’den sonra kimliğiyle birlikte işlevi de dönüşüme uğratılan çocuk yuvaları hakkında Prof. Dr.  Oya Köymen, Keçiören Çocuk Esirgeme Yuvası’nın yöneticilerinin kurumların desteklenmesi için başlattıkları girişimlere rağmen devlet erki tarafında ilgisizlikle karşılaştıklarını yazar ve ekler:
“12 Eylül’den birkaç ay sonra ise yurtlar Milli Güvenlik Konseyi tarafında kapatıldı. Oysa Kenan Evren, ‘yurtların mükemmel hale getirildiğini’ iddia ediyordu…” **


Kenan Evren’in mükemmel(!) hale getirdiği yurtlar bir yana, ülkenin taşrasında başka türden bir yurt faaliyeti hızla yükseliyor ve 12 Eylül’ün fırtınalı günlerinde evlatlarını yitiren bir halk gözyaşlarıyla bu yurtlara koşuyordu.


O yıllarda adını şimdiki kadar duymadığımız Fethullah Gülen, 1978’de Sızıntı dergisinde o ünlü Ağlayan Çocuk kapağı eşliğinde  bol ağdalı bir metinle taşranın “boynu bükük” çocuklarının acılarını dindirmeye talip olduğunun  dile getiriyordu: 


“Senin uğruna bu yola atıldık. Acılarına ortak olmak, ızdırablarını dindirmek, gönlünü abad etmek için… Bize gönül koyma! ‘Ağırdan aldık’, vaktinde imdadına yetişemedik… Hem de sana el uzatmaya utanıyorum…  Zülüflerini tarumar edip bu hale koydular. Beynini söndürürken, kalbini kursağına yedirirken, görmüştüm olup bitenleri ve uzatamamıştım günahkar ellerimi..


Sızlanışına rağmen uzatamamıştım… Kaderin Faust’un kaderi, ama Mefiston kim? Kim reva gördü bunları sana?  …Şimdi bana müsaade et de, şu badirede Bahadır’ın olayım. Mızrabımı senin için vurup, feryadımı ruhuna duyurayım. Bu fırtına ve bu yangında, gerektiği an imdadına koşamadığım için de, kaldırım taşı gibi şu mücrim başımı ayaklarının altına koyayım ve bütün mücrimler adına senden özür dileyeyim: Bir keyf uğruna varlığına sebebiyet verenleri, etine kemiğine bağlanıp gönlünü unutanları, bir geçici dem için ebediyetine kıyanları, ruhuna hoyratlık aşılayıp sefaletini hazırlayanları affeyle yavrucuk…”
( Sızıntı-Şubat 1979)


Ağlayan Çocuk fotoğrafı, seksenli yıllarda kaynağı bilinmeyen, halkın yarattığı bir ikona dönüşür. Dolmuşlarda, berber dükkanlarında, taksilerde ve evlerde; her köşe başında ağlayan çocuk resmi eşliğinde merhametten bir din, milli bir simge inşa edilir.  Gülen’in “Bu ağlamayı dindirmek için yavru” başlıklı yazısı da benzer bir etkiyi beraberinde getirir; taşrada elden ele gezdirilirken,  büyük propagandalar eşliğinde en ücra köylere kadar yayılır. Taşra kasabalarında binlerce aile çocuklarını kendi elleriyle cemaat yurtlarına teslim eder. Devletin ve tarihin kırılma noktalarında en çok örselediği çocuklar, birbiri ardına açılan  cemaat yurtlarının  suskun yüzleri olarak bellekleri köreltiliyordu.


Otuz yılda ağlayan çocukların gözyaşlarıyla vicdanlarını yıkayan  ve oluşturulan iki yüzlü merhamet avcılığından beslenen bir siyasi cemaat kültürü yaratılırken; siyasetçi tayfası ve onun semirttiği muhafazakar ahlak anlayışı, gözyaşıyla gusül abdesti almaktan da çekinmedi.


Ya bu ağlamayı kim dindirecek?


* Cumhuriyet Pazar-06/11 2005
** Gündelik Hayatımızın Tarihi: Kudret Emiroğlu- Dost Kitabevi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.