Halklar uyanmazsa

PAYLAŞ

Halklar genelde hoşnuttur. Gündelik yaşamı azçok kurtarmış olmak halk insanı için yeterlidir. Zaten inanç da bunu söyler her zaman: çok şey isteyenler önünde sonunda mutsuz olacaklardır. Hem bilgelik dediğimiz şeyin özünde yetinmeyi bilmek adı verilen o yüce erdem yok mudur? Gerçekte insanlar daha doğru bir yaşam için savaşmayı göze alamadıklarından böyle düşünürler ya da düşünür gibi yaparken bu sonuca varırlar. Hem inanç da öyle söylemiyor mu: asıl yaşam öbür yaşamdır, bu dünyada acılar çekerek iyi sınav vermiş insanı sarıp sarmalayacak olan o sonsuz yaşamdır. Bu gölge yaşamın, bu geldigeçti yaşamın, bu iğreti, bu anlamsız, bu yalnızca sınav anlamı taşıyan yaşamın hazlarına kapılanlar gerçek yaşamda tam anlamında mutsuz olacaklardır. Halklar genelde düşünmezler ve düşündükleri zaman da böyle düşünürler.

O yüzden onların öncüleri, önderleri, yol göstericileri vardır. Halkseverler her zaman halkın çok yüksek bir sezgigücü, çok sağlam bir kavrayışı olduğunu söylerler. Ancak bu gibi görüşler bir gerçekliği ortaya koymaktan çok bir dileği karşılamaktadır. Böyle bir görüşün içinde ince bir yakınma da yok değildir. Filozoflar genelde halkı kandırmanın çok kolay bir iş olduğunu gördükleri için toplum kuramlarını ortaya koyarken hep ikircikli olmuşlardır, halka güvenmekle halka güvenmemek arasında. Örneğin Rousseau gelişen yeni yaşam koşulları çerçevesinde bir yasa toplumu ya da bir sözleşme toplumu tasarısı geliştirirken halka güvenmek konusundaki tedirginliğini açık açık bildirmiştir. O durumda madem halk böyle istiyor böyle olsun deyip çıkmak da kolay değil. Felsefenin işi burada iyiden iyiye zordur: bir bölük insanın esenliğini amaçlayarak felsefe yapamazsınız, felsefe bütün insanı kucaklamayı öngördüğü ölçüde felsefedir. O bir yana, bir filozof şunu söyleyebilir mi: aman ne yaparlarsa yapsınlar, nasıl isterlerse öyle yaşasınlar, kendini düşünmeyeni biz mi düşüneceğiz?

Halkın kurulu düzenlerce en istenmeyen kesimi yaşamın doğru anlamına azçok ulaşmış kesimidir. Bu kesimin insanları en azından kimin ya da kimlerin adına neyi yaşamakta olduklarının bilincine ulaşmışlardır. Ancak onlar bu doğru bilinci yaygınlaştırmaya yöneldikleri ölçüde kurulu düzenin gözünde kuşkulu kişiler durumuna düştükleri gibi halkın da sevmediği insanlar olurlar. Bu insanların önünde verimli bir yol vardır: halktan kopup doğruca kurulu düzenin mutlu kesimine katılmak: bunun için önlerinde birçok olanak serilidir. Bunu doğru bulmadıkları zaman ne camiye ne kiliseye yaranabilmiş olmanın biraz acı biraz gülünç gerçeğini yaşamak zorunda kalırlar ve toplumdışı bir konuma girerler. Böyle bir yaşamı seçmek verimsiz tarlada tohum olmak gibi bir şeydir. En verimli yol halk insanına yakın gibi durup, onun diliyle hatta onun vurgularıyla konuşup öbür yanda ne gerekiyorsa onu yapmaktır yani kendi çıkarı için uyum göstermektir. Bunun için de onun kendisini ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokmamak gibi bir alışkanlığı erkenden edinmesi gerekir. Kendini rüzgara verdiğin zaman uçurtma gibi bir anda göklerde süzüm süzüm süzülmeye başlarsın. Şaşar görenler: iki saniye önce buradaydı köftehor, ne zaman bulutlara yaklaştı?

Halklar memnundur genelde. Memnun olmadıkları koşulları da gerçek bir başeğişle yapay bir bilgelik içinde yaşarlar. Ara sıra düş görerek ama gerçekte gelecekten doğru dürüst bir şey beklemeden yaşamak halk insanının iyileşmez alışkanlığıdır. Zoru yaşamaktansa birilerinin peşine takılıp gitmek, olanla yetinmeyi bilmek, mutluluğun biraz da yoksunluklarda olduğuna inanmak gerekir. Yetinmeyi bilmek en büyük erdemdir. Birileri kışkırtmazsa halklar durumlarından yakınmazlar. Olmadık bilerinin peşine takılıp ellerinde avuçlarında ne varsa yitirdikleri, canlarından oldukları da olur. Bir takım sözde değerlerin peşinde her şeyi gözden çıkarmaları istendiğinde hayır olmaz mı diyecekler? Genelde halkın durumu hep aynıdır. Burada da aynıdır başka yerde de aynıdır. Bugün şu anlamda biraz daha iyiyse yarın şu yönden olmadık biçimde kötü de olabilir. Dostoyevski’nin yoksul memur Makar Alekseyeviç’i gibi: “Bakıyorsunuz bir gün durup dururken Makar Devuşkin’in şiirleri diye bir kitap çıkıveriyor. Ne dersiniz buna meleğim? Bunu nasıl karşılar neler düşünürdünüz?(..) Herkes beni görüp işte edebi yapıtlar yazarı şair Devuşkin diye fısıldamaya başladıkça ne hallere girerdim. Örneğin ayakkabılarımı ne yapardım o zaman? Hani laf aramızda anacığım ayakkabılarımın yüzü yamadan görünmez oldu, tabanlar da bazen pek kötü biçimde açılıveriyor.”

Sağduyulu halkımızı çok seviyoruz. Ama onun yetinirliklerinden ya da hatta vurdumduymazlıklarından yakınmayı da kendimize hak görüyoruz.

CEVAP VER