Hayır’ın içini sağcılaştırmak

PAYLAŞ
Akın Olgun
Akın Olgun

AKIN OLGUN – Yarını örgütlemeyen bir “HAYIR” anlayışı, hepimizi “Evet” diyenlerin dişlerinin arasına bırakır. Savunmasız ve korumasız bırakılmış bir “Hayır”, dönüp dolaşıp “Evet” diyenlerin rahatlıkla boğazladığı bir ortamda bulur kendini…

CHP’nin referandum kampanyasına yönelik ilk girişimlerinden biri de MHP Adana’da düzenlenen “Böldürtmeyeceğiz” mitingi idi. MHP tabanı ile yakınlaşmayı hedefleyen bu girişim Adana mitinginden sonra devam ettirilmedi.
Kriz derinleştikçe şiddet artar ve şiddeti bir yönetme biçimi olarak kullanan iktidar, silahı kendi kitlesinin eline vererek arkasına geçer. Silahın, devletten ve iktidardan yana kullanımını, yine devletin içinde kurdukları ve asla kabul etmedikleri derin yapılar aracılığıyla gerçekleştirirler. Kurduğunu, kullandığını “Öyle şey olabilir mi?” hayret sorusuyla karşılayıp, katillerine “yol verme” devlet uzmanlığı, bildiğiniz gibi yeni değildir.

“Milli kahraman” yaratma okuluna dönüştürdükleri devletten mezun olan katillerini sokağa salıp, “yüce, şanlı emeller” medya pohpohlamasıyla sarıp sarmalayanlar, el birliği ile tüm muhalifleri pusulamak, sindirmek ve paramparça etmek için namluya sürerler milliyetçi, şoven dillerini. Bugün olanlar ve yarın olacaklar, sağcılığın ve gericiliğin mayaladığı kötülüğün sonuçlarıdır.

“Sağcı kitleleri iktidara mı teslim edelim?”

İşte tam da bu yüzden, ana muhalefet liderinin ve çevresinin sağcılığa yaptığı yatırımı bir “taktik” olarak önümüze atanların, “Sağcı kitleleri iktidara mı teslim edelim?” ateşli sorusuyla, büyük bir toplumsal çözümleme yapmış gibi afra tafra çekenlerin hepsi, sağcılığa ve gericiliğe “yap-işlet-devret” anlayışıyla taliptirler. Biraz da biz kullanalım, beslenelim, tosunlaşalım diye el ovuştururlar.

Sağcılığın ve gericiliğin karşısına yine sağcılık ve gericilik ile çıkmanın “taktik” mucitliğini ve teşhir olmuşluğunu toplum nezdinde dengeleme kısmı, maalesef yine kendi içindeki halkçı çizgiyi korumaya çalışanlara düşmektedir. “HDP için imza vereni partiden atarım” ve benzeri dukalıklara, küçük ölçekli çıkışlar yapılsa da, etkin bir duruş geliştirilemediği açıkça görüldü. Sağcı statüko, siyaseti aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık kıvamına getirerek ve konjonktür olarak yapılacak her çıkışın, iktidarın elini güçlendireceği sonucuna kelepçeleyip bir kenara koyarak, sağ siyaseti partide, sürekli ve sürdürülebilir hale getirmenin yolunu yaptı, yapıyor.

“Devlet” kutsallığına sıkışıp kalmış bir “HAYIR” ile çıkılan yol, kitlelerin var olana mecbur kalmışlığı ile “gitsin de nasıl giderse gitsin” olarak dile düşen çaresizlikte kendisini tarif ederken, heyecan ve umut, sağcılığın yine sağcılıkla bertaraf edilme siyasetinin içinde çırpınıyor.

Kör eden şeyden aydınlık çıkmaz

“Devletin bekası” üzerinde kol kola girerek, toplumun en dinamik ve moral güçlerinden biri olan HDP’yi ve temsilcilerini cezaevlerine dolduran 3D partilerinin (ulus-devletçi üç parti) kendi aralarında siyaset çevirmeleri ve hangi sonuç çıkarsa çıksın, “kırmızı çizgi” mutabakatında ortaklaşmaları, el birliğiyle yarattıkları kâbusu da tarif ediyor.

Kürt nefreti üzerinden “EVET” çıkartmaya çalışanlar ile aynı nefret üzerinden “HAYIR” çıkartmaya çalışanlar, işte bu mutabakatın sahadaki yansımalarıdır. Şovenizm ve milliyetçilik propagandasından çıkan her sonuç, hayatımızın zehir edilmesinden başka bir şey vermeyecektir. Kör eden şeyden, aydınlık çıkmaz.

Karanlık, daha çok cümlelerine, yazılarına, yaşadıklarına, sözlerine tutulduklarımızın, önce tek tek ve ardından toplu olarak karakterlerini asıp, sonra karşısına geçip çekirdek çitleyen o pespayeliklerin içinde büyüdü.

Bizden-miş gibi yapana kapadığımız gözlerimizde

AKP iktidarının en önemli icraatı, kimin ne mal olduğunu bizlere göstermiş olmasıdır. Gazetecisinden sanatçısına, edebiyatçısından futbolcusuna, siyasetçisinden yazarına kadar, herkesin çapını, ederini ortaya koymasıdır. İktidar, omurgasını kendi vücudundan sıyırıp, kemiksiz olarak iktidara teslim edenleri bir poşete koyup, herkesin önüne atarak gücünü devşirdi. Ağzımızın tadının bozuk, içimizin bu kadar tiksinti ile dolu olması bu yüzden.

Sazın mızrabını, yazının kalemini, şarkının, türkünün itirazını, şiirin, kelimelerin ruhunu peşkeşleyenlerin, yitirdiklerimizin üzerinden yükselip, bir daha arkasına bakmayanların, kelimesini, cümlesini eğip, büküp güce uygun hale getirenlerin sahtekârlığı, bizim, bizlerin gözü kapalı kabul edişimizden ayrı değil aslında.

Ayılıp, bayıldığımız yalanların ve asla yüzleşmek istemediğimiz gerçekliğimizin ürünüdür aynı zamanda onlar. İki atara, bir tutara kaptırdığımız hayallerimizi, götürüp güce teslim edenlere şaşkınlığımız, kendimiz olamayışımızın, yalana dolana itiraz etmeyişimizin, hemen yanı başımızda aynı şeyi yapanlara gösterdiğimiz o müsamaha ortaklığımızın da sonucudur. Bizden-miş gibi yapana kapadığımız gözlerimizde doğdu o her “puştluğa” açık popülizm.

İnsan bir kez itirazını kaybetmeye görsün, hızla kavga ettiklerine benzeşip kendi zulmünün de yaratıcısı oluyor.

Bu yüzden bizim HAYIR’ımız, milliyetçi, şoven, popülist olanınkinden farklıdır, cümlesinin karşısındadır.

Bizim HAYIR’ımız

İşte bu yüzden, bizim HAYIR’ımızı tutsak ederek, itirazlarımızı ayakları altında ezerek, hakikati ve hakikatimizi dile getirenleri rehin tutarak ve “devletin bekası” ve “devletin bölünmez bütünlüğü” ve “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde” adlı ezberlerinin yakasına iğneleyerek kabule çektikleri zulümleri, kötülükleri tekleşmiş dillerinde pelesenk oluyor.

Yarını örgütlemeyen bir “HAYIR” anlayışı, hepimizi “Evet” diyenlerin dişlerinin arasına bırakır. Savunmasız ve korumasız bırakılmış bir “Hayır”, dönüp dolaşıp “Evet” diyenlerin rahatlıkla boğazladığı bir ortamda bulur kendini. Eğer aynı zulmü, aynı tekçiliği, aynı vasatlığı ve lümpenliği, milliyetçi, şoven gericilikle pişirip, soslayıp önümüze koyanların “önce devlet” başlıklarının karşısına, yarını örgütleyen, insan hak ve özgürlükleri, barış ve demokrasiyi temel alan ve onu savunmanın örgütlülüklerini yaratan, “önce insan” diyen bir cesaretle çıkamazsak, tekrar ve tekrar başa döneceğiz.

“Zafer yılı” başlıklı, kendisine ve benzerlerine sunulan köşelerden döktürülen yazıların, HDP ve onun toplumda karşılık bulan politik hattının önünde nasıl hemen “devletin bekası” jargonuna dönüş yapıştığını hep beraber gördük. Bunu asla unutmayalım.

Eğer bir çıkış bulacaksak, bulduğumuzu yeni bir yaşamın parçası haline getirecek, örgütleyecek ve “BİZ” yapacaksak, bu ancak ve ancak “devletin bekası” dışında bir dille mümkündür. Devlete ricat etmiş politik önermelerin hepsinin kapısı, zulme çıkar çünkü.

CEVAP VER