HDP ve Yerel Seçimler

GÜLAY ŞAHİN / LONDRA – Bir önceki yazımda da bu ve benzeri sorulara yanıt aramıştım.  HDP’yi var olan iktidarla” ittifak” yoluna zorladığını hem yaşadığımız coğrafyadan hem de dünyada yaşanan iktidar mücadelelerinden görebiliyoruz. Bu da beni bu konuları  biraz daha fazla tartışmaya açmak gerektiği konusunda düşündürüyor…

Eğer HDP kadroları bu yerel seçimleri çok yönlü bir stratejiyle değerlendirebilirse kendi seçmenine bu ittifakı anlatmakta zorlanmayacağı kanaatindeyim. HDP kendi seçmenini ikna edebildiği gibi, toplumun her seferinde seçimlere gidip oy kullanmaktan yılmış, bu yolla bir şey değiştiremediğine inanan kesimlerine de bir umut ışığı olabilir. Ayrıca da gelecek umutları iyiden iyiye tükenmiş en önemlisi artık oy kullanmak dahi istemeyen, yoğun gelecek kaygısı yaşayan, işsizlik çukurunda bunalan yığınla genç seçmene de bir umut ışığı olabilir.  Bunun örneğini çok da yakın bir geçmişte görebiliyoruz, sosyalist söylemleri ve de gençlerin, üniversite öğrencilerinin yaşamsal ihtiyaçlarına yönelik önermeleri ile İngiltere’ de Jeremy Corbyn başardı. En çok da bu umutsuz genç kesimin desteğiyle başardı bunu.

Toplumun bu kadar ayrıştığı ülkemizde, sokaklarda insanların birbirine hiç tanımadığı halde sert bakışlar fırlatarak her an kavgaya hazır halde dolaştığını görüyoruz. Böylesine kızgın ve umutsuz genç    bir kalabalığı HDP  yanında yürümeğe ikna edebilir mi?  Eğer edemezse bu genç potansiyelin kendini bir iç ve bölgesel savaşın kucağında bulması içten bile değil. Malumumuz böyle bir iç ve bölgesel savaşı örgütlemeye çalışan silah üreticisi güçlerin mücadelesi de bir yandan hızla devam etmekte…

Peki HDP bunu nasıl yapacak?  Bu sorunun kapsamlı yanıtları bende yok, ancak bazı küçük ve basit önermelerle konunun ele alınıp tartışılmasına vesile olabilirsem ne mutlu bana…

Bir kere hedefine yine bütün bir Türkiye’ yi koyabilmeli, en önemlisi de bunu yaparken birlikte hareket edebileceği tek adresin de yine  şu anda var olan “iktidar” in öldüğünü anlaması.  Çözüm sürecinde yaşanan tecrübeleri de akılda tutarak bunu yeniden denemeyi ve başarmayı istemesi gerekiyor.   Çünkü artık yaşadığımız coğrafyaya daha akılcı ve çözümcü bakmak zorundayız.  Hep diyoruz ya bir arada yaşamanın formüllerini hızla üretmek zorundayız diye.  Bölgesel gelişmeler bizleri duygusallıktan uzak, akılcı, uygulanabilir çözümleri hızlıca hayata geçirmemiz için adeta zorluyor.

Var olan “iktidar” in da kendini böyle bir sorumluluk anlayışı ile davranmaya iteceğini umarak bazı tartışmaya açık küçük önermeler yapmak istiyorum. Bunları hızla çoğaltıp geliştirmek mümkün elbette. Öncelikle halkın oyları ile seçilerek meclise gelmiş başta Selahattin Demirtaş olmak üzere diğer HDP’li milletvekillerinin tutukluluğunun sonlandırılması olabilir. (Bu tutuklamalarda CHP’nin katkısını da hatırlamadan geçemeyeceğim.)  Bununla birlikte ülke genelinde huzur ve barışın tesis edilebilmesi için bölgeler arası asgari çabalar ne işe onlar hızla devreye sokulabilir.  Yatırım planlamaları, açılan derin yaraları bir nebze de olsa sarabilecek ve kutuplaşmayı ortadan kaldırabilecek şekilde planlanabilir. Kalkınmada öncelikli bölgeler belirlenirken bu derin yaraların açıldığı bölgelere öncelik verilebilir. Uygulama alanında plan ve programların şeffaf olması tabi ki önem arz eden bir diğer konu. Şeffaflık değince aklıma gelen ülkemizden güzel bir örnekten çok kısaca bahsedeyim.  Tabii bu kadar önemli ve güzel işlere imza atmış bir kurumu burada birkaç satırla anlatamayacağım elbette, fakat birlikte iş üretme ile ilgili anlayışına kısaca değinmek istiyorum.

Bunlardan biri olan “Tarihi Kentler Birliği“ ülkenin her bölgesinden belediyelerle birlikte çalışıyor. Tarihi ve çevresel dokuyu korumakla birlikte ortak yaşam alanlarımızı beraberce yapıp sahiplenmemize öncülük etmiş kuruluşlarımızdan biri.  Bu Birlik’in çalışma ilkelerinden en önemlisi “3’ lu saç ayağı” dediğimiz dengeli bir işleyişi var.  Bu örnek birbirinden farklı kurum ve kuruluşların birlikte iş üretme becerisini göstermesi bakımından çok da kıymetlidir.  Örneğin bu bir tarihi dokunun onarılması veya yapılacak yeni bir meydan düzenlemesi olabilir. Yani belediyelerin yaptığı her türlü ortak yaşamsal alanın iyileştirilmesi veya yeniden yapılması gibi projelerin birliktelik temeliyle inşa edilmesidir.  Ayrıca bu çalışmalar bazı farklı kesimlerin bir araya gelerek birlikte iş üretme, koruma ve de şeffaflığı sağlama geleneğini yaygınlaştırmıştır.

Tabi İstanbul ve bazı büyükşehir belediyeleri bu birliğin içinde yer almıyordu. Sebebi ise aşırı ranta dayalı bir işleyişlerinin olması ve de “Tarihi Kentler Birliği” in önemli kriterlerini yerine getirmedikleri içindir.

Örneğin, “Tarihi Kentler Birliği” ne üye belediyelerden biri kendi sınırları içerisinde bir ortak alan olan meydan düzenlemesi yapacaksa eğer, daha projesini oluştururken bu “3’lu saç ayağı”nı kurardı önce.

Bunlar  1. Belediyenin ilgili kadrolarından oluşan ekibi, 2. Özel şirketlerden biri (bu projeye parasal katkı sunmak isteyen yerelde veya ülke genelinde faaliyet gösteren büyük şirketlerden biri olabilir). 3. O belediye sınırlarında örgütlenmiş sivil toplum örgütü (toplumun bir arada uyumlu yaşamasına sosyal pratiklerle katkı sunan, çevresel duyarlılığı olan, içinde yazarından, bilim adamına, doktorundan, hemşiresine, mühendisinden, mimarına, evin çekip çevrilmesinden sorumlu ev emekçilerine, esnafından öğrencisine kadar kesimlerin yer alabildiği bir sivil toplum örgütünden bahsediyoruz tabii). Böylece Kamu, Özel, Yerel birlikteliğinde, şeffaflığı da korumak mümkün olabiliyor.

Bu bana kaynaklarımızı daha verimli kullanmakla ilgili güzel bir anekdotu hatırlattı yıllar öncesine ait ve çok hoşuma giden, yine  “Tarihi Kentler Birliği” toplantılarının birinde yerelde küçük bir belediyenin belediye başkanı söz alıp artık nasıl bir anlayışa evrildiğini anlatmak için su örneği vermişti. “Eğer komşu belediyenin “kepçesi” var ise ben kendi belediye bütçemden belediyeye “kepçe” almak için harcama yapmam. Ondakini programlı bir sırayla birlikte kullanırım ona ayıracağım kaynakla da başka bir sorunu çözmeye yönelirim. Benim belediyemde eğer “greyder” varsa onu da onunla birlikte kullanmanın planını yapıp komşumun da gereksiz bir harcama yapmasını önlemiş olurum”.

Bakın bunu söyleyen o dönemin küçük bir beldesinin belediye başkanı farklı partiden bir belediye başkanı ile böyle bir kullanımın her iki belediyeye de kaynak artırımı sağlayacağını ve de bunu yapabilmenin memnuniyetini anlatmıştı. Bu güzel insan hala hayattaysa sağlıklı ve uzun bir ömür dilerim kendisine, böyle insanlara ve anlayışlarına çok ihtiyacımız olan günlerden geçiyoruz.   Demem o ki birlik ve bütünlüğü başarmak elimizde bunu ne kadar istediğimizi ise önümüzdeki seçimlerde nasıl davranacağımız belirleyecek…

Bir diğer önerme ise ülkenin doğuşunu batısına, kuzeyini güneyine yakınlaştırıcı planlı yatırım ve sosyal politikalarla birlikte izlenebilecek bir yöntem de şunun gibi olabilir mi? Tabii geçmişte bunun güzel örnekleri elbette var ancak önümüzdeki yerel seçimleri bu birlik ve beraberliği hızlandırmanın aracı olarak görmemiz gerekiyor. O nedenle de HDP’nin kendi seçmeninin çoğunlukta olduğu bölgelerin dışında da Ege’de, Karadeniz’ de ve de  Akdeniz’de  en az 3’ – 5’er belediyeyle temsilinin sağlanması.  Bunu şöyle düşünelim, eğer   1 büyük 2 orta 2 de küçük nüfuslu belediyenin HDP tarafından temsilinin sağlanması demek, bölgelerin birbirlerine daha da yakınlaştırlması sürecinde savsatmalardan uzak ciddi adımların atılması anlamına gelmez mi?   Böylece bölgeler arası sosyal ve kültürel farklar daha hızlı kapatılabilir. Çünkü eğer taşın altına sen de elini köy diyorsak, bunu ete kemiğe büründürecek uygulamaların hayata geçirilmesiyle mümkün olacağını biliyoruz.  O zaman daha büyük ve de güçlü bir inançla bir arada kardeşçe yaşamaya, birlikte kalkınmaya ve üretmeye başlayabilir belki… Kaybettiğimiz hoşgörü toplumunu yeniden inşa etmek için önemli bir şansımız doğabilir.  Var olan kaynaklarımızı çar çur etmeden nasıl daha verimli kullanabileceğimizin yol ve yöntemlerini birlikte arayıp bulmamız daha da kolaylaşır..

Hepimizin malumu artık ortadoğudaki kaos ortamının önümüzdeki 10 yıl içerisinde bile durulmaya niyeti yok. Silah kartelleri aynı zamanda gıda stoklarının ve hatta ilaç sektörünün de sahipleri, bizim burnumuzun dibindeki yangın alanından etkilenmeden yaşamamız mümkün gözükmüyor.  Çünkü bu anlamsız vekalet savaşını sürdürmek; Çok basit bir anlatımla (derin analizlere girmeden) silah üreticisi ülkelerin bu savaşa sağladıkları silahların gelirleriyle ekonomilerini toparladıkları ve de kendileri dışındaki halkları bu çirkin savaşta yok ederek kendilerince nüfus planlaması yapmak ayrıca de iktidar mücadelesinde “bir tık” öne geçmek için sürdürülüyor.

Oyun ortada hepimizin gözleri önünde cereyan ediyor.  Öyle ki saklanan gizlenen bir hali de yok. Ortadoğulu halklar kendilerinin ödediği vergilerle alınan silahlarla birbirlerini bağazlıyorlar ve bunun bize sıçrama olasılığı kuvvetle muhtemel gözüküyor.

Köprüden önce son çıkıştayız!  Ya bu süreci değiştirir dönüştürürüz ya da hep birlikte bu acı reçeteyi yutarız.  Bu reçeteyi istemeyenlerin yapabileceyi elbette çok şey var. Ancak yukarıda birkaç önerme ile bahsettiğim yol ve yöntemler tartışılabilir geliştirilebilir uygulama alanları yaratılabilir.

Yeter ki, böyle korkutucu bir olasılığın gelişmesini önlemek için bütün halklar birbirine sıkıca sarılarak, birlikte yaralarını sarma yeteneğini ve becerimizi ortaya koyabilelim…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

seventeen + nineteen =