Helios'un Rodos'u…

Önüme yığdığım çakıl taşlarını bir bir denize doğru fırlatırken, gözlerim dev dalgalarla hüzünlü Rodos Kalesi arasında gidip geliyor. Burada kaç gündür tuhaf duygular içindeyim; ilk kez gördüğüm bu yerleri sanki daha önceden tanıyorum.  Güneş Tanrısı Helios'un, yılın 300 gününde üzerinden güneşini ve sıcaklığını eksik etmediği  Rodos Adasındayım…

Tanrılar tanrısı Zeus, topraklarını diğer tanrılar arasında paylaştırırken Helios, güneş arabasıyla halka ışık ve güneş dağıtıyordu. Akşam eve döndüğünde onu gören  Zeus, Helios'a pay vermediğini anımsadı ve toprakları yeniden paylaştırmak istedi. Helios, bu öneriye karşı çıktı, " Tanrılar tanrısı Zeus, paylaşımı yeniden yapmak yerine senden denizden çıkacak ilk kara parçasını istiyorum, bana onu ver, yeter." dedi.. Zeus, bu isteği kabul etti. Mitolojiye göre, denizden çıkan ilk kara parçası olan Rodos, Helios'un oldu. Güneş Tanrısı Helios, adasını o kadar çok sevdi ki, onu yılın 300 günü güneşi ve sıcaklığıyla  ödüllendirdi.

Önümdeki taş yığını bitmeden, küçük kızım yenilerini toplayıp getiriyor, "At, baba! daha da uzaklara at taşları!" diyerek keyifleniyor. Taşları denize fırlatırken bir yandan da düşünüyorum; ne işim vardı Rodos'ta, neden geldim buralara…

***

M.Ö. 1000 yılında kurulan şehir, Rodos adını M.S. 408 yılında alıyor. Krallara boyun eğmeyen dik başlı şövalyelerin yaşadığı ada, 1522 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından Osmanlı topraklarına katılıyor. Rodos'u ele geçiren Kanuni, esir şövalye liderini gün boyunca  yağmur altında beklettikten sonra kabul ediyor. Ona, Osmanlı yönetimine bağlı kalması ve hizmet etmesi karşılığında adada serbestçe dolaşması önerisinde bulunuyor. Şövalye lideri, bu isteğe,"Bağımsızlığımı yitirip tutsak yaşamaktansa ölmeyi tercih ederim. Arkadaşlarıma ihanet ederek şerefsizliği kabul etmektense savaşta yenilmiş olmayı yeğlerim." diyerek karşı çıkıyor. Kanuni, şövalye liderinin bu onurlu tavrından çok etkileniyor. Onunla birlikte bütün Rodos  şövalyelerinin, silahlarını ve mallarını da yanlarına alarak adayı serbestçe terk etmelerine izin veriyor.

Yaklaşık 400 yıl Osmanlı yönetiminde kalan Rodos, Osmanlı mimarisinden derin izler taşıyor. O dönemde yapılan Osmanlı eserlerinden 12 çeşme, 3 hamam, Süleymaniye Camii ve Medresesi,Sultan Süleyman İmareti, Saat Kulesi, Fethi Paşa Rüştiye binası, Hafız Ahmet Ağa Kütüphanesi, 18 mescit ve 11 cami günümüze dek ulaşmış. Süleymaniye ve Mehmet Ağa Camileri 2004 yılında onarımdan geçirilmiş.

Osmanlı İmparatorluğunun dağılma sürecinde, Rodos, 1912 yılında İtalyanların denetimine giriyor.. Osmanlı'dan daha iyi bir yönetim savıyla, adadaki Rum çoğunluğun desteğini alarak iş başına gelen gelen İtalyanlar, ilk iş olarak okullarda ve devlet kuruluşlarında Rumca konuşulmasını yasaklıyorlar. Elden ele dolaşan Rodos, 1943 yılında Almanların, 1945 yılında İngilizlerin yönetimine girdikten sonra,1947 yılında Yunanistan'a bağlanıyor. 1400 Kilometre karelik adada 127 bin Rum ve 3 bin Türk yaşıyor.

***

Çantalarımızı, valizlerimizi hazırlamış, dostlarla haberleşmiş, bu yıl Didim'e gidiyorduk. Bütün hazırlıklarımız tamamdı. Uçak biletlerimizi ayırtmıştık.Sonra neden etkilendik, birden ne oldu da rotayı Rodos'a çevirdik, hâlâ anlaybilmiş değilim.

Her yıl koşa koşa gittiğilmiz ülkemize bu yıl neden gitmemiştik.

Yaşayanların kanıksadığı, her yıl gittiğimizde bizi daha çok rahatsız eden, halka dayatılan  yaşam tarzından mı ürkmüştük. 

Her yaz, gittiğimizde, yolda, çarşıda, pazarda; sarıklıların, takkelilerin, çarşaflıların sayısının daha çok arttığını fark ediyorduk. Bulundukları yerlerle yetinmiyor, caddelerden deniz kenarlarına doğru taşıyorlardı. Turistik bir kentte, büfede çalışan daha tüyü bitmemiş genç,  din, iman söylemleriyle etkileyemeyeceğini anladığı müşterisini, "Abi, bu yaşta şortla dolaşmak sana yakışmıyor" diyerek  uyarma gereği duyuyordu. Mahalle aralarında yapılmış gösterişli  parklar, parklarda çiçekler vardı ama, genç kızlar, delikanlılar, birbirlerinin yanında iki yabancı gibi oturmak zorunda kalıyorlardı. El ele tutuşmaları dahi ahlakdışı sayılıyordu. Yaşamımın 35 yılını geçirdiğim ülkemi artık tanıyamıyordum. Her yaz karşılaştığımız olumsuzlukların etkisiyle yaşadığımız ülkelere daha da yorulmuş olarak dönüyorduk…

Bir kaç yıl önce, bir tur şirketi aracılığıyla gittiğimiz bir turizm merkezinde, cami ile sebze hali arasındaki bir otele yerleştirilmiştik. Otelin mikroplu  havuzuna giren çocuklarımın vücudu yara, bere içinde kalmış, tatil burnumuzdan gelmiş, döndükten sonra da tedavileri haftalarca sürmüştü. Daha önce mesleği çiftçilik olan otel sahibimiz, "Turizmde iyi para var" sözlerine kanarak tarlalarını, traktörünü, biçer/ döverini  satmış, kaldığımız oteli satın almıştı. Otelin barına turistlerin ilgisini çekebilmek için göbekten yukarı soyundurduğu Anadolu delikanlılarıına sütyen giydirip kapı önünde dans ettiriyor, yinede beklediği ilgiyi yaratamıyordu. Bu işten sürekli zarar ettiğini söylüyordu. Yatırdığı parayı çıkaramamaktan dert yandığında , "Herkes en iyi bildiği işi yapmalı. Turizm sana göre bir iş değil, keşke traktörünü, biçer/ döverini hiç satmasaydın.." diyerek onu kızdırıyordum…

***

Biz Rodos'a gelirken, Türkiye' de, Ergenekon gözaltıları, tutuklamaları aralıksız sürüyor, 12 Mart'ı, 12 Eylül'ü aratmayan günler yaşanıyordu.

Tatil kararımızda değişiklik yaparken  ülkenin üzerine çöken bu kurşun gibi ağır havadan mı etkilenmiştik yoksa…

Gittiğimiz adadaki halkın dilini bilmiyorduk. O yüzden, radyolarını, televizyonlarını izleyemeyecek, gazetelerini okuyamayacaktık. Türkiye'de yaşananlardan uzak, Helios'un adasında güneşin ve denizin tadını çıkaracaktık.

Kardeşi Bayezid'den kaçarak Rodos şövalyelerine sığınan Cem Sultan'ın sürgün yıllarını geçirdiği tarihi Rodos kalesini gezerken birden yüreğimde derin bir acı duydum. Nereye gidersem gideyim ülkemin yaşadığı sorunlarla yüzleşmekten kurtulamıyordum. O anda Yunanistanlı şair Konstantinos Kavafis'in dizeleri geldi usuma: " Yeni bir ülke bulamazsın/ Başka bir deniz bulamazsın/ Bu şehir ardından gelecektir."

İstanbul'un Mısır Çarşısı'nı, Mahmutpaşa'sını andıran çarşıları; camileri, minareleri ve eski evleriyle sizden derin izler taşıyorlardı. Onlar sessizce hâlâ oradaydılar, ama siz yoktunuz… İnsanın, yitirdiği şeylerin değerini zamanla daha iyi kavradığını bir kez daha anladım.

Bizimkisi, geçmişe sessiz bir yolculuk isteğiydi belki de…

***

Yanıbaşımızdaki sarp kayalıklardan gelen çığlıklarla,  cayırtılarla uyanıyorum saatlerdir daldığım düş aleminden…  Rodos ormanlarını mekân tutan atmacalar, serçe sürülerine saldırıyordu yine! Çocukluğumda, Binboğalarda kartal yuvalarına tırmandığım günleri anımsadım birden…Rodos sahillerindeki daracık alanlara sıkışıp kalan  serçeler, kazara yollarını şaşırıp ormana doğru uçmaya görsünler… Daha kayalıklara ulaşmadan atmacaların saldırısına uğruyorlar! Zavallı serçelerin çabaları, canhıraş çığlıkları, boşuna… Havada yakalanıp paramparça ediliyorlar. Az sonra, çam dallarını ırgalayan hafif rüzgârla birlikte havada kuş tüyleri uçuşmaya başlıyor.

Dinine yandığımın gücü gücü yetene dünyası; burada da atmacalar serçelere düşman!…

alinergis@yahoo.se

NOT: Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi' nin Pazar Yazıları sayfasında da yayımlandı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

12 − 1 =