IMF Türkiye’de başarılı oldu (mu!)

Türkiye’nin IMF macerası 1958 Ağustos kararlarıyla başladı. 1950’de Demokrat Parti’nin işbaşına gelmesi ile Türkiye, çoğunun sandığı gibi, demokrasiye geçmedi, fakat kapitalizmin ticarî sömürü ağına girmiş oldu. Henüz Osmanlı’lardan Türkiye sınırları ile belirlenmiş olan borcun ödenmesi bitmemiş ve Türkiye’nin incir, üzüm, tütün ve fındık gibi birkaç kalem tarım ürünü dışında önemli ihraç ürünü yokken, dış ticarette liberalizme gitmesi Türkiye açısından akıl alır bir politika değildi. Ancak, İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında ABD’nin Marshall Plânı ile savaşta yıkılan kapitalist dünyanın kalkındırılması ve piyasa arayışları, Türkiye’nin sınırlarının açılmasını zorluyordu. Demokrat Parti’nin misyonu bu idi.

Aradan yarım yüzyıla yakın bir zaman geçti, Türkiye IMF ile onyedi kez stand-by anlaşması yaptı. Fakat bunların çoğu yarıda kesildi, şu ya da bu nedenle uygulanmadı veya uygulanamadı. 2000 yılı başında yapılmış olan stand-by anlaşması ise, tüm diğerlerinin aksine, çok ciddi bir biçimde uygulandı ve uygulanmasına da hâlâ devam ediliyor. Bence, bu farklı gelişmenin, biri Türkiye, diğeri de IMF açısından olmak üzere iki önemli nedeni var.

Birincisi, IMF Türkiye’de başarıya ulaşmış (!) bir görüntü yakalamış durumdadır. Lâtin Amerika ülkelerinde ve stand-by anlaşması yaptığı çoğu ülkede başarısız olan, hatta programı reddedilerek ülkeden kovulan IMF, Türkiye’de farklı bir durum ile karşı karşıyadır. Bakış açısı IMF ve emperyalist çevreler olmak kaydıyla, IMF politikaları ve uygulamaları başarılı olmuştur.

Şöyle bir hafızamızı yoklayalım, IMF 2000 yılında Türkiye’ye nasıl bir  tanı koymuş, nasıl bir sağaltım önermiş ve ne gibi bir sonucu hedeflemiştir? 2000 yılı başlarında IMF ile yapılmış olan stand-by, ekonominin reel yapısını tamamıyla  ihmal ederek tümü ile ekonomideki parasal göstergeler üzerine oturtulmuştur. I

MF’ye göre, Türkiye’de temel sorun kamu kesimi borçlanma gereksinimi ve Merkez Bankası’nın siyasal erke bağlı ve bağımlı olması idi. Böyle bir yapılanmada, kamu açıkları monetizasyonla finanse edildiğinden dolayı enflâsyon ve faiz haddi yükseliyor, iç ve dış borç stoku büyüyor. Bu durum karşısında IMF’nin sağaltım yöntemi, kamu kesimi borçlanma gereksinimini geriletme ve borç stokunu eritme amacı üzerine inşa edildi. Bu amaçların uygulama araçlarını da, bütçe harcamalarının kısıtlanması anlamında “maliye politikası”, monetizasyonun musluğunu kesme anlamında “para politikası” ve kamu kesimine kaynak sağlama anlamında da “yapısal reformlar” oluşturdu.

Dikkatlice incelendiğinde, bu politikaların Türkiye’nin sorununa çare olmadığı, emperyalist çevrelerin çıkarına yönelik olduğu görülür. Bu politikalarla Türkiye varolan borçlarının değerini aşındırmadan ödeme yükümlülüğü altına alınıyordu. Bunun da ötesinde, Türkiye, devletin küçültülmesi ve özelleştirme dayatmaları ile, Batı’nın krizdeki sermayesine yeni faaliyet ve kâr alanları açma konumuna zorlanmış oluyordu. THY, Telekom, Tekel vb gibi, emperyalistlerin iştahını kabartan güçlü ve kârlı kamu kuruluşları “yapısal reform” aldatmacası altında elden çıkartılıyordu. Kısacası, bu programla hedeflenen misyon, Türkiye ekonomisini ayağa kaldırarak, dayanıklı hale getirilmesi değil, alacaklıların haklarının korunması ve krizdeki merkez sermayeye yeni olanaklar sağlanmasıdır. Bu misyon yerine getiriliyor olduğundan, emperyalistler açısından bakıldığında, IMF politikaları ve uygulamaları başarılıdır.

Türkiye yüzde 10’ların üzerinde reel faiz ödüyor; güçlü ve kârlı kuruluşlarını yabancılara yok pahasına devrediyor; dövizi baskılı tutarak, ihracatını baltalarken, ithalâtını şişiriyor ve carî açığını büyütüyor. Kısacası Türkiye, izlediği politikalarla, borçtan kurtulmuyor, üreticilikten montaj aşamasına yöneliyor, halkına ve emekçilerine baskı yaparak dış yükümlülüklerini yerine getiriyor, içteki üretim merkezlerini yabancılara teslim ederek, siyasal erke yabancıları ortak ediyor.

IMF politikaları, emperyalistlerin içteki uzantıları açısından da başarılı olmuştur. Türkiye’nin verimsiz sanayi alt-yapısı üzerinde yükselen ikinci sınıf burjuvazi de krizdedir. İçteki burjuvazinin bunalımı ve onun sürüklediği ekonomik kriz Marksist kriz nitelikli olmayıp, bir tür geri-ekonomiye özgü yapısal krizdir. Ancak, ekonominin alt-yapısından kaynaklanan kalkınmamışlık krizi, küreselleşen dünyada ekonomilerin serbestleştirilmesi sonucunda emperyalist odaklardan gelen Marksist kriz dalgaları ile şiddetlenerek ekonomiyi ve toplumu bunalıma sürüklemektedir. İşte bu ortamda emeğe ve devlete karşı kendisini korumaya alan sermaye, IMF’yi koruyucu kalkan olarak kullanmak durumunda kaldı. Devletin baskılanarak, vergi yükünün hafifletilmesi kamu kesiminin küçültülmesi ile olası idi. Özelleştirmeler ve finansal açılımla ekonomiye giren dış kaynaklar ekonomiye yapay canlılık katarak, iç sermayenin kaynak sorununa geçici rahatlık sağlamaya başladı.

Kısacası, emeğe ve devlete karşı sermaye çıkarları ancak IMF politikaları ile savunulabilirdi. Bu nedenle, IMF’yi içteki  sermaye ve burjuvazi de benimsedi. Aynı nedenle, her IMF görüşmeleri arifesinde, sermaye çevreleri tarafından hükümete IMF’ye karşı yumuşak olması ve stand-by anlaşması yapması telkinlerinde bulunuldu.

Son görüşmelerde de aynı hedefler korundu ve aynı tablo sergilendi. IMF de, Merkez Bankası raporunda belirtilen olumsuz noktaları dahî hafife alarak, ekonomik gidişattan mutlu olduğunu açıkladı. Sadece, nazar boncuğu olarak, fazla da önemsemeden, faizin ve işsizliği yüksek düzeyde seyrettiği açıklandı. İşsizlik, yapısal bir konu ve sorun olarak IMF’yi ilgilendirmemekle beraber, olası sosyal sorunlar ileride baş ağrısı yaratabileceğinden IMF’nin dikkatine takıldı. Aynı şekilde, faiz haddinin yüksek olması da yatırımcıların önünü tıkayan bir maliyet olduğundan, tâli bir mesele olarak IMF’nin itirazına yol açtı.
Programın sosyal boyutu meselesi ise IMF’nin konusu olamaz. Zaten IMF’nin böyle bir amacı yoktu, böyle bir programın sosyal amacı olamaz. Bu nedenle, programın sosyal amacının olmadığı iddiası temelden yoksundur.

IMF programı uygulamalarının sonucunda tek başarı gibi gözüken alan enflâsyonun baskılanmış olmasıdır. Bu programla enflâsyon denetlenmedi, durdurulmadı, sadece baskılandı. O nedenle, kamu ve özel sektörlerde ücret ve maaşlar şiddetle baskılanmakta, harcama artışlarından korkulmakta ve malî disiplinin (yâni, kamu harcamalarının şiddetle baskılanması) sürdürüleceği söylemi dillerden düşürülmemektedir. Böylesi bir baskılama programı, kısa dönemde enflâsyonun kontrol altına alındığı görüntüsü verebilir, ama uzun dönemde enflâsyonun körüklenmesi filizlerini de içinde taşır.

Sonuç olarak; IMF programı ile Türkiye sıkışık emperyalist dünyaya yeni olanaklar sunma konumuna taşınmış olmaktadır. Bu pozisyon, açıktır ki, Türkiye ekonomisinin uzun dönemli kalkınma stratejisine aykırıdır. Ancak, kapitalist dünya sisteminde hiçbir ekonomi, kendi atomik özellikleri ile, tek başına ele alınmaz. Kapitalist dünya bütünseli içinde ülkeler ve ekonomiler arasındaki farklılığın kapatılması söz konusu olamaz; böyle bir dünya eşitsiz kalkınma ve büyüme modeli içinde devinir. Bu bir sistem dinamiği ve meselesidir; bunun için ne IMF’yi ne AB’yi ne de ABD’yi suçlamak anlamlıdır. Bu süreçleri algılayabilmek için, sistemin genetik yapısının ve bu yapının devinim yasalarının bilinmesi ve bu sürecin tarih bilinci içinde yorumlanması gerekir.

________________

* İ.Ü. Öğretim Üyesi / Prof. Dr.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.