İçimizden atamadığımız sessiz çığlıklar

Bir dönüm noktasındayız; tarih yeniden yazılıyor Türkiye’de. Evet birçok şey haber olarak geçiyor gazetelerde, televizyonlarda, sosyal medyada, en azından yandaş olmayan kitle iletişim araçlarında; ama duygularımız, söze dökemediğimiz acılar, ülkenin başbakanının halkın sadece bir kısmını sahiplenip diğerlerini ötekileştirmesinden, dışlamasından, aşağılamasından kaynaklanan yılgınlığımız, kırgınlığımız; incinen insanlık onurumuz; bastırıldıkça, muhatap bulamadıkça, kendimizi ifade etmemiz engellendikçe patlamaya hazır bir volkan haline dönüşen öfkemiz, isyanımız, İÇİMİZDEN ATAMADIĞIMIZ SESSİZ ÇIĞLIKLAR… Hiçbir haber sütunu hiçbir fotoğraf karesi ruhumuzdaki bu fırtınaları, bu sıkışmışlığı, bu kaybolmuşluk hissini anlatmaya yetmiyor, yetemiyor… Zamanla her şeyin değişeceğine, gerçeklerin eninde sonunda bir gün açığa çıkacağına inanıyoruz elbette. Adalet, dürüstlük ve erdemin her dönem insanlığın savunduğu, uğruna savaştığı değerler olduğuna, ardımızda bunların kazanımıyla dolu çok önemli bir tarihi birikimin bulunduğuna. Bunu bilerek her şeye, tüm kaygı verici gelişmelere rağmen umutlarımızı kaybetmiyor ve mücadeleye devam ediyoruz. Kötü ve açgözlü liderler, dikta rejimler dün ve bugün olduğu gibi gelecekte de olacaktır bu bir gerçek. Bunlar kendi çıkarlarını ve iktidarlarını korumak için halklarına eziyet etmeye, bu uğurda haksız uygulamalarda bulunmaya, güçlerini pekiştirecek kanunlar, düzenlemeler oluşturmaya devam edeceklerdir; gerektiğinde askeri tedbirlere, baskı ve şiddete baş vurmaktan, icap ederse kendi halklarına dahi silah doğrultmaktan çekinmeyeceklerdir. Bu gerçekliği yok etmek, insanın sadece insana değil, hayvanlara, doğaya, bütün olarak ekosisteme verdiği zararı, kötülüğü, bencilliği, nefreti, kini, kar hırsını, adaletsizliği tamamen ortadan kaldırmak mümkün değildir ne yazık ki. Ama bunlardan övgüyle bahseden bir insanlık tarihi de bulunmamaktadır. Bu arada insanlık tarihi derken egemenlerin çıkarlarını yücelten, onların zorbalıklarını, zulmünü, haksızlıklarını kahramanlık destanlarına dönüştürüp meşrulaştırmaya çalışan ‘Resmi Tarih’lerden söz etmiyoruz burada. İyi hoş da, şu an tam ortasındayken zulmün; bunca yasaklama ve baskı üzerimizeyken; memleket bütün kurumlarıyla çökmüş, yolsuzluk, adaletsizlik, hukuksuzluk her tarafımızı sarmışken; işsizlik, yoksulluk, ekonomik ve siyasi kriz önlenemez bir haldeyken, memleketin her yanında terör, şiddet, iş kazaları, ölüm ve kan kol geziyorken; insanlar yargısız infazlarla, sahte delillerle tutuklanabiliyor, içerde yıllarca suçsuz yere yatabiliyorken, yani insan hayatı bu kadar değersizken, ucuzken, ayakta kalmak, yaşamak böylesi zorken, bütün bu olanlardan endişe duymamak, ‘yarına umutla bakmak’ ‘güzel günler göreceğiz çocuklar’ edebiyatı yapmak ne kadar mümkündür, hangi ümit avutucudur bu koşullarda… Ben hiç bir şeyle avunamıyorum örneğin… Tam aksine, hiç istisnasız her sabah içimde sessiz bir çığlıkla uyanıyor, bütün gün o çığlığı yanımda taşıyorum; onunla yatıyor onunla kalkıyorum; gecenin bir yarısı yine o sessiz çığlıkla bölünüyor uykularım, nefes alamıyorum… ÇÜNKÜ ÖZGÜRCE ÇIĞLIK ATMANIN, HAYKIRMANIN YASAK OLDUĞU BİR ÜLKEDE YAŞIYORUM…

Ve bugün nihayet yazmaya karar verdim; gece gündüz, sokakta, okulda, insanlarla, arkadaşlarla konuşurken, yatarken, güne başlarken, sevgiyi, mutluluğu, güzel şeyleri düşünürken, hiç içimden atamadığım; yalnız benim değil son dönemde belki de çevremdeki herkesin ortak duygusu haline gelen o sessiz çığlıkları yazmak istedim. Sinsi bir baskı, biber gazı sıkıldığında hissettiğimiz o boğucu, yakıcı, kurtulmak için içimizden ciğerimizi söküp atmak istediğimiz atmosfer her yerde sanki… Konuşmak, çığlık atmak ama niye, kime duyurmak için sesimizi… Birbirimize daha çok acı vermekten başka bir işe yaramıyor ki bu. Çıkıyor diyor ki o her şeyi bilen her şeye karar veren ulu tuğ, “bunlar var ya bunlar vatan haini, ülkelerini sevmiyorlar, kırıyorlar, döküyorlar, sizin için kurmak istediğimiz geleceği yok etmek istiyorlar”. Sürekli ötekileştiriyor, yabancılaştırıyor, insanları birbirine düşürüyor. Sanki ülkenin yarısından çoğu değil de sadece bir avuç terörist, halk düşmanı karşısında varmış algısı yaratarak, ülkenin %50 sini değersizleştirmeye, marjinalleştirmeye, gözden düşürmeye, çalışıyor; onu eleştiren herkesi ülkesine ihanet eden, dış güçlerle işbirlikçi, hain ajanlar konumuna sokuyor. Bu çok tehlikeli bir algı yönetimidir. Cadı avına başlamadan önce kendi çıkarını tehdit eden herkesi yargılama önündeki kamuoyu engelini, vicdan duvarlarını aşma hesaplarıdır. O şakşakçı, sorgusuz sualsiz her dediğine inanan kitleyi salyaları aka aka, kinle, nefretle karşısındakilerin üzerine salma planlarıdır. Bu algı yönetiminde kendisi gibi düşünmeyen herkes suçlu, hain, terörist, halk düşmanıdır. Ulu tuğ elinden gelse ülkedeki tüm muhaliflerden toptan kurtulma peşindedir. Bu ülkenin tek sahibi kendisiymiş gibi herkese, her makama benim valim, benim vekilim, benim bakanım, benim polisim’ diye hitap etmekte, ‘halkın valisi, halkın vekili, halkın bakanı, halkın polisi’ demeyi kendine yedirememektedir. Çünkü fıtratında halk düşüncesi değil kul zihniyeti vardır. Yılların kökleşmiş kurumları, meslek odaları, sendikalar, ülkenin barosu, yargısı, polisi, ordusu, kendisinin yanında olmayan herkes suçlu, işbirlikçi, terörist, vatan hainidir. Türkiye’nin ondan önceki bütün birikimi, tarihi, kültürü, sanat eserleri ucube, gereksiz, işe yaramaz, safsatdır. Kendisi partilerinin simgesi olan ampul kadar ak ve aydınlıktır?! Etrafına nurlar, ışıklar saçmaktadır?! Kendisinden önce Türkiye’de esaret, yokluk, sefalet vardır; ulu tuğ gelmiş halkı bu esaret ve karanlıktan kurtarmıştır?! Bu yüzden başkanlığa da başkanlık saraylarına da en layık kişi kendisidir?! Gerçek şudur ki, ulu tuğ başarılı bir hatip, (strory teller), masal anlatıcısıdır. Usta bir algı yönetimiyle kendisini dinleyen kitleleri gücüne, haşmetine, büyüklüğe bir şekilde inandırabilmektedir. Sürekli olarak yanındakilere şu mesajları vermektedir; ‘Bu ülkede yalnız kendisini desteklekleyenler kazançlı çıkacaklardır; karşısında olanlar her gün baskı ve şiddet görürlerken, biber gazı ve dayak yerlerken, onlar bu ülkede ezilmeyecek, ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmeyeceklerdir. Onun güçlü kanatları altında her zaman korunacak, güvende olacaklardır.’ Bu konuda tatlı-sert baba rolünü çok iyi oynamaktadır. Uslu çocuklar, söz dinleyenler babalarının şefkatini, takdirini kazanırlarken, Gezi’ciler gibi haylaz olanlar, yaramazlar sadece onun öfkesine, gazabına uğrayacaklardır. Bunların başlarından bela sırtlarından sopa eksik olmayacaktır. Kendisinin ülkede gelir ve istihdam sağlayan, halkın refahını arttıran uygulamaları, yatırımları yok denecek kadar azdır. Ama insanlara hayal satma, olmayanları olduracakmış hissi uyandırma konusunda üstün bir yeteneği vardır. Mevcut Olanı yıkarak, satarak, yeniden inşa ederek bütün ülkeyi şantiye alanına çevirmekle övünen bir ulu tuğumuz vardır başımızda. Var olanı cilalamak, parlatmak ve ilk kez kendileri yapıyormuş gibi halka sunmak en büyük marifetleri arasındadır. Ayrıca mega projelerden oluşan müthiş bir vizyona sahiptir, göz kamaştırıcı vitrinlere sahip ama içeri girildiğinde tam takır olan bir mağaz gibidir onun yarattığı Türkiye; girdiğinizde dünyaları bulacağınızı sanıyorsunuz, hayatınızın değişeceğinini ama bütün gösterilenler bir yanılsamadan ibarettir, çok güzel paketlenmiş, kılıflanmış kocaman bir yalandır her şey. BU YÜZDEN GERÇEKLERE ULAŞMAK YASAKTIR BU TÜRKİYE’DE… O İHTİŞAMLI VİTRİNLERİN ARDINDA MAĞAZALARIN İÇİNDE NELER OLDUĞUNA BAKMAK, GÖRDÜĞÜNÜ SÖYLEMEK YASAKTIR!

Kapitalizmin olduğu her yerde eşitsizlik, adaletsizlik, sefalet ve yoksulluk vardır bu bir gerçek; Ama Türkiye’de toplumun her kesiminin ayrıştığı, çatıştığı, birbirine düşman olduğu, sınıflar arası eşitsizliklerin, saflaşmanın doruk noktasına ulaştığı, gelir dağılımındaki adaletsizliğin, yoksulluğun, işsizliğin bu derece vahim boyutlara ulaştığı bir dönem daha önce hiç olmamıştır. Özgürlükler, basın, hukuk, yargı, ordu, eğitim, sağlık, ülkedeki bütün kurumlar, oluşumlar böylesine topyekun yozlaşmamış, baskı altına alınmamış, çöküntüye uğramamıştır. Toplumun neredeyse yarısından fazlası dışlanmamış, ötekileştirilmemiş, suçlanmanın, sahte, düzmece delillerle hüküm giymenin, sokaktaki herkesin her an suçlu, hain, ilan edilebilmesinin önü ülkede hiç bu günkü kadar açık olmamıştır. Böyle bir ülkede insan hayatının, emeğin, üretimin, yaşamanın bir değeri yoktur, hakkın, hukukun, iyinin, kötünün, doğrunun, yanlışın ölçülebildiği bir çetvel yoktur, olamamaktadır… TÜRKİYE’DE CETVEL ŞAŞMIŞTIR… Bugün ülkemizde her an herkes yargılanabilir, suçlanabilir, sokakta, yolda, güvencesiz calışma koşulları yüzünden inşaatlarda, madenlerde, tersanelerde ya da kaza kurşununa kurban giderek hayatını kaybedebilir veya kasten, nişan alınarak ülkenin kendi kolluk kuvvetleri tarafından öldürülebilir… Bu güzel memlekette ‘yaşam’’ yaşamak’, ‘insan olmak’ anlamını kaybetmiştir adeta; hayat bir avuç zorbanın yüzünden halkın büyük çoğunluğuna zehir edilmiştir. GEZİ sürecinde insanlarımız genç, yaşlı, çoluk, çocuk, sakat denmeden gazlara, kurşunlara maruz kalmış, gözlerini, ayaklarını, kollarını kaybetmiş, tutuklanmış, işkence görmüş, aşağılanmış, terörist, hain, halk düşmanı damgasını yemiştir. Gezi’de kullanılan orantısız güç ve ülkenin başbakanının kendi halkının önemli bir kısmına karşı tutunduğu düşmanca tavır toplumda büyük bir tramva etkisi yaratmıştır. Yine SOMA’da bu ülkede insan hayatının ne kadar değersiz olduğuna dair önemli bir deneyim daha yaşanmış, insanlar kolayca önlem alınabilecek nedenlerle çıkan bir yangın yüzünden, yeterli donanımın bulunmaması, gaz maskelerinin kalitesiz ve küflü olması gibi basit sebeplerle feci şekilde maden ocaklarında yer altında can vermişlerdir. İhmallerin boyutu, yapılan hatalar sayfalarca, haber sütünlarını dolduracak niteliktedir. Ama ulu tuğumuz bu durumda da hemen teşhisini koymuştur ve o meşhur cümlesini sarf etmiştir bütün kameraların önünde, ‘Bu madencilerin kaderidir, ölüm bu işin fıtratında vardır’. Daha ilk günden, hiçbir araştırma yapılmadan firma aklanmaya, denetimlerin tam olduğu kanıtlanmaya çalışılmış, sorumluluların cezalandırılmaması için bin dereden su getirilmiştir. Şimdi de açılan soruşturmaların geçiştirilmesi için her şey yapılmaktadır. İronik olansa, daha 301 madencinin ölüsü soğumadan, yası devam ederken Soma cinayetinin sorumlusu büyük ölçüde bu değilmişçesine, taşeronlaşmayı pekiştiren, güvencesiz çalışma koşullarını daha da kötüleştiren düzenlemeler AKP’li bakanlarca gümrükten mal kaçırırcasına gece yarıları çıkarılan torba yasalarla yürürlüğe sokulmuştur. Bu tavır insanına değer vermemekten öte bir şeydir; onların hayatlarıyla dalga geçmek, halkına, insanına bilinçli olarak kıyım yapmakla eşdeğerdir. SUÇ YİNE GARİBAN EMEKÇİLERİN, MADENCİLERİNDİR; ÖYLE YA KADERLERİNİ DEĞİŞTİRMEK YERİNE FITRATI BELLİ OLAN O MADENLERE, BİLE BİLE, ÖLÜMÜ GÖZE ALARAK İNMEYE DEVAM ETMEKTEDİRLER…

Geçenlerde yine o tanıdık, bildik konuşmalarından birini daha yaptı ulu tuğ gözlerinden şimşekler çakarak, adeta çevresine kin kusarak. İnsanın kanını donduruyordu onun bu nefreti… Söylem yine aynı söylemdi… Yine her zamanki gibi kendisini eleştirenleri, karşısında olan herkesi etrafını kuşatan düşmanlar, onu yok etmek isteyen hainler, işbirlikçler, dış mihrakların adamları, ajanlar olarak gösterme çabası içindeydi. Onlara karşı en ufak bir empatisi, toleransı veya anlayışı yoktu. Aksine söz konusu muhalifleri olduğunda oldukça haşin ve gaddardı; Kendinden olmayan herkesi baskı altında tutma, insanlık dışı yöntemlerle hırpalama, terbiye etme niyetinde gibiydi. Sanki karşısında kendi halkından insanlar değil de başka ülkelerin işgalci kuvvetleri, dış düşmanlar vardı, öylesine hınç doluydu muhaliflerine karşı ve bunlara karşı güç ve şiddet kullanımında sınır tanımıyordu. Ona göre ülkede herkes işini gücünü bırakmış, baro dahil meslek kuruluşları, odalar, sendikalar, aydınlar, emekçiler, resmi, sivil bütün oluşumlar onunla uğraşıyordu. Bunca insan hayatı pahasına onca baskıyı, polis şiddetini, biber gazını, tomayı, mermiyi göze alarak, hayatını ortaya koymak pahasına onun yaptıklarını yok etmeye, onun başarılarını engellemeye çalışıyordu. Ülkede asıl korkutucu olansa, akıl ve mantığa sığmayan bu safsatalara inanan büyük bir kitlenin olmasıydı. Oysa hangi halk kendisine iyi hizmette bulunan bir iktidara karşı bu derece tavır alır onunla ölüm kalım savaşına girerdi. Kendisini Polisin, silahın, gazın, tomanın, baskının, zulmün hedefi haline getirirdi. Evet bugün memleketin yarısından çoğu ondan, sayın ulu tuğdan memnun değildi; şikayetçiydi; ondan kurtulmak istiyordu; ama bu iyi şeyler yaptığı için değil, ülkede ‘tek otorite, tek hakim güç’ haline geldiği ve verdiği kararlarla herkese, yalnız insanlara değil doğaya, çevreye, tarihi ve kültürel ülkenin bütün değerlerine zarar verdiği içindi. Bir çok insanın onlu Türkiye’de geleceğinden, hayatından kaygı duyduğu içindi. Ülkenin yarısı onun aşırı hırsından, hışmından, hiddetinden korkuyordu. Çünkü kendisine karşı olan herkese, kurumlara savaş açıyor, ülke kalkınmasına zarar vermek pahasına muhaliflerinin şirketlerini batırıyor, yatırımlarını baltalıyor, vergi borçlarıyla, cezalarla iflaslarına yol açıyordu. Onu eleştiren basını yaşatmıyordu, ya satın alıyor ya sustuıruyordu. Kendilerinden olmayanların bu ülkede iş yapması, ihale alması mükün değildi. Onun projelerini etik bulmayan eleştiren mimarların, mühendislerin, uzmanların hepsi işsizdi, onu eleştiren herkes ya işinden oluyor, sürülüyor ya da etkisiz hale getiriliyordu.Yine bir konuşmasında şöyle diyordu ulu tuğ, ‘bizim mitinglerimizde taş atan şiddet kullanan kimseyi bulamazsınız, Gezicilerin ise hepsi terörist, halk düşmanı, hain; kırıp döküyorlar, devlet malına zarar veriyorlar, sonra niye polis var diye şikayet ediyorlar. Polisim elbet olacak orada, engelleyecek onları, vatandaşın malını, mülkünü, canını savunacak. Bizim mitinglerimize böyle bir şey de göremezsiniz, bizim kitlemiz asla bu tür şiddete, kaba kuvvete başvurmaz, devlet malına zarar vermez”. Anlaşılan sayın ulu tuğ adını sayıklayarak protestocuların üzerine barbarca yürüyen satırlı, sopalı grupların, çetelerin şiddetini görmezden gelmekteydi; halka karşı orantısız güç kullanan, taa gözlerinin içine nişan alarak mermi sıkan, yaklaşıp ağızlarının içine, yüzlerinin ortasına gaz sıkan polislerin vahşetini, zulmünü şiddet kullanımı olarak değerlendirmemekteydi. Yoğun saldırı altında, ellerinde ne silahları, ne gazları, ne mermileri olmayan savunmasız insanları azılı teröristler, hain, halk düşmanı gösterme çabaları inandırıcı değil aksine komikti. Aynı şekilde polis mermileri ile kırılıp dökülen, püskürtülen suların altında kalıp zarar gören esnafa ait dükkanların, mekanların sorumlusunun protestocular olduğuna insanları inandırmaya çalışması, onları sürekli olarak diline dolaması da kendi kitlesi dışında kimseyi ikna etmeye yetmiyordu. O ne derse desin bütün dünya gerçekleri biliyordu. Ulu tuğun o çok övündüğü, gurur duyduğu, ’emri ben verdim’ diye böbürlendiği polisleri sadece çevreye, esnafa, protestoculara saldırmamış, yoldan gelen geçen herkese çoluğa, çocuğa, yaşlıya, sakata, ülkeye konuk gelen turistlere bile gaz sıkmış, mermi atmış, zarar vermiştir. Ambulansların içine, hastanelerin acillerine, yollarının üzerinde rast geldikleri evlerin pencerelerinden içeriye, odalarında uyumakta olan çocukların üzerine bile biber gazı gelmiştir. Küçücük çocukların kabusu olmuştur polisler, sokakta gördükleri her üniformalıdan korkar hale gelmiştir ülkenin çocukları… Bu arada kendi kitlesinin siddet kullanmadığı, zora baş vurmadığı konusunda böbürlenen sayın ulu tuğa şu soruyu sormak gerekmektedir. İş yerlerinden zorunlu izinli sayılarak, mesaileri ödenerek, ek primler verilerek, polis koruması altında kamuya ait belediye otobüslerine doldurarak, özene bezene meydanlara getirilen kitlelerin kime karşı ve neden şiddet kullanacağı düşünülmektedir. Kömür ve kumanya dağıtılarak, parayla, vaatlerle itaat etmeye alıştırılmış bir kitle neye, kime ve ne amaçla baş kaldıracaktır. Gezi direnişçileri onbinlerce polisin baskısını, şiddetini, gazını mermisini göze alarak ve her türlü fiziki engellemelere, bütün ulaşım yollarınının kapatılmasına rağmen meydanları, sokakları doldurmuşlardır. Ülkedeki adaletsizlik ve hukuksuzlukla hayatları pahasına mücadele etmeye kararlı, ulu tuğun tüm nefreti ve hiddeti üzerlerindeyken buna cesaret etmişlerdir. Çevreye, tarihe, kültüre, insani ve yaşamsal değerlere zarar veren, kendi halkının evlerinin, mahallelerinin yıkımına neden olan, onların işsiz kalmasına, yoksullaşmasına yol açan bir iktidardan ülkeyi kurtarmak, iş kazalarında, maden ocaklarına taşeronlaşma ve ihmaller yüzünden ölümlerin arttığı Türkiye’de yaşam koşullarını biraz olsun düzeltmek, daha insanca bir yaşam sağlayabilmek için bu iktidarın her türlü zulmene ve baskısına rağmen direnmeye devam etmişlerdir. Bununla birlikte ulu tuğun güvenli kanatları altına sığınıp onun muhaliflerine uyguladığı zülm ve baskıya seyirci kalanlar ise korkaklar ve çıkarcılardır. Bunlar eğer ulu tuğu karşılarına alırlarsa kendilerinin başına da gezicilerle aynı şeyler geleceğini, aynı baskı ve zulmün kendilerine de uygulanabileceğini çok iyi bilmektedirler. Bu yüzden onun karşısına çıkıp hışmına uğramaktansa yanında yer alıp gücüne boyun eğmeyi, onu alkışlamayı, şakşaklamayı çıkarlarına daha uygun bulmaktadırlar. Bu baskıdan, zulümden kaçınma, sakınma hali, ülkede büyük bir kitle açısından bir nevi kendini koruma, savunma mekanizmasına dönüşmüştür. Böyle bakıldığında bir anlamda çıkarcıların, korkanların iktidarıdır bu iktidar. Bu arada diğer taraftakilere uygulanan şiddeti seyrederken buna tahammüllerini kolaylaştıran hatta zamanla bundan zevk almalarını sağlayan ise, ulu tuğun karşı tarafa dışlama, ötekileştirme, düşmanlaştırma yönünde ustalıkla uyguladığı algı yönetimidir. Gerçekleri anlatsanız da dinlememektedir artık bu kitle. Gerçekleri görmek, bilmek, anlamak ya da algılamak gibi bir sorunu yoktur bu kitlenin. Bir arkadaşım bu durumu kardeşini örnek vererek şöyle anlatmıştı, “aynı anneden babadan doğduğumuz, birlikte gülüp ağladığımız; sokakta bulduğumuz kedi yavrularına birlikte şefkatle sahiplendiğimiz, yoksula, yoksuna yardım etme konusunda aynı duyguları paylaştığımız, benim onun yüreğini onun benim yüreğimi çok iyi bildiği kardeşimi, bu adam söz konusu olunca tanıyamıyorum. Bu adam konuştuğunda bana düşman gibi bakıyor ve aynen onun sözlerini tekrarlayarak beni ve arkadaşlarımı suçluyor. Düşüp dizimi kanatsam yüreği yanan o insan gidiyor yerine duygusuz, acımasız, yüreği kinle dolu bir robot geliyor. Bu zat söz konusu olduğunda bana ve benim gibi düşünenlere uygulanan tüm şiddeti, zulmü meşru görebiliyor, yapılan her şeyi hak ettiğimizi düşünebiliyor. O kişinin yaptığı her kötülüğü onaylayabiliyor”. Arkadaşımın kardeşiyle yaşadığı durum şuydu aslında. Arkadaşım otoriteye, güce karşı çıkmakla yalnızca kendisini değil kardeşini de tehlikeye atıyordu. Aynı zülm ve şiddetin ona da yönelmesi tehdidini yaratıyordu ve bu ihtimal kardeşini çok ürkütüyordu. Bu nedenle bilinç altından savunma mekanizması ona şunu söylüyordu: ‘eğer ulu tuğun yanında yer alır onun söylediği gibi bütün suçu kardeşinin tarafındakilere yükler, onları eleştirirsen, kardeşin ve arkadaşları gibi aşağılanmaktan, şiddet görmekten, bu sistemin değersizi olmaktan kendini kurtarabilirsin’. Yani onun için kardeşi ve arkadaşları gibi ulu tuğun karşısında yer alıp onun tüm hiddetini ve hışmını üzerine çekmektense, kendini onun güvenli kanatlarına bırakmak, onun söylediklerine inanmak daha kolay olanıydı. Korku ve endişe ne kadar büyük olursa bu teslimiyet ve savunma güdüsü o kadar büyüyordu. Sözünü ettiğimiz örnekte de arkadaşımın kardeşinin korku ve endişeleri o kadar büyüktü ki, kardeşinin bu işlerin içinde yer alarak kendisini de tehlikeye attığı düşüncesi onu dehşete düşürüyor, bu duygu aralarında daha önce oluşmuş bütün güçlü bağları gölgede bırakıyor, her şeyin suçlusu, sorumlusu saygığı kardeşine karşı bu yüzden öfke hisetmekten kendini alamıyordu. Böylece asıl suçlulara ve sorumlulara yöneltmesi gereken nefret ve hiddetini kardeşine ve arkadaşlarına yönelterek, gerçeklerle yüzleştiğinde maruz kalacağı baskı ve zulümden kendisini koruduğunu düşünüyordu.

Bütün diktatörlükler, faşist rejimler korkudan güç alır, korkuyla beslenirler; korkuyla büyürler. Kendilerini eleştiren, desteklemeyen, çıkarlarını engellemeye çalışan kurumları, oluşumları, dernekleri, kişileri, düşman, hain ilan eder, yok etmeye çalışırlar. Sadece korkutarak bastırabilecekleri kitleleri ayakta tutarlar. Korku arttıkça bunların gücü ve cesaretleri de artar, yaptıklarıyla yetinmez, her geçen gün daha zalim, daha adaletsiz olurlar. Ülkedeki haksız, adaletsiz uygulamalara baş kaldıranları durdurmak, cezalandırmak ve topluma korku salmak için sürekli askeri harcamalara, silaha yatırım yaparlar, büyük, güçlü orduları olsun isterler. İnsanları etkisiz hale getirecek, onlara zulmedecek her türlü işkence aletine, baskı aygıtına, silaha, tanka, tomaya büyük bütçeler ayırır ama halkın bir lokma daha fazla yiyecek alabilmek için talep ettiği gelir artışlarına şiddetle karşı çıkarlar. Uygulamalarına itiraz edenleri zorla, zorbalıkla sustururlar… Gezi’de tüm bu baskı ve zulme karşı toplum suskunluğunu bozdu, yıllardır duyuramadığı, içinde biriktirdiği sessiz çığlıklarını hep birlikte büyük bir enerjiyle açığa vurdu, haykırdı… Bu çığlıklar o kadar büyüdü ki sadece Türkiye’de değil tüm dünyada duyulur, görünür hale geldi. Gezi her anlamda önemli bir baş kaldırıydı. Toplumun korku duvarlarını yıktığı, hayatıyla ilgili kararlarını yine kendisinin ele alma iradesini hep birlikte gösterdiği ciddi bir kalkışma, tarihi bir dönüm noktasıydı.. Toplu bir uyanış, direniş hareketiydi. GEZİ adalet ve hak arayan herkesin umuduydu. O günlerdeki heyecan ve coşku bugün aynen devam etmese de, Gezi hala adalet ve hak arayanların, bu toplumun ezilenlerinin, horlananlarının, ötekileştirilenlerinin, dışlananlarının tek umudu, gelecek için tek avuntusudur. Gezi sayesinde ancak toplumda haksızlıklarla karşı karşıya kalıp yıllarca sessiz çığlıklarını içinde tutanlar yanlız olmadıklarını, bir araya geldiklerinde bu çığlıklarını tüm dünyaya duyurabilecek kadar güçlü atabileceklerini görmüşlerdir. Ayrıca Gezi sürecinde insanlar önemli olanın çoğunluk olmak değil haklı olmak, doğruluktan, adaletten yana olmak olduğunu anlamışlardır. Toplumun en nitelikli, en duyarlı, en aydın kesiminin büyük bir katılımla Gezi’yi desteklemiş olması da Gezi’nin önemli bir özelliğidir. Ayrıca Gezi’nin iktidar ve yandaşları gibi yolsuzluk, yoksulluk, haksızlık, talan ve soygundan değil insani, vicdani, evrensel değerlerden besleniyor olması onun gerçek gücünü oluşturmaktadır. Gezi belki bugün durdurulmuştur, istenen sonuç tam elde edilememiştir ama çok önemli bir hafıza, miras bırakmıtır Türkiye’ye. Toplum olarak nesnel koşullar olgunlaşıp gerekli zemin oluştuğunda, renkleri, ırkları, inançları, ideolojileri ne olursa olsun, sadece içlerindeki insani duygular ve adalet arayışıyla bile insanların bir araya gelebileceğini, birleşebileceğini ve hep birlikte tek yürek olarak mücadele edilebileceğini kanıtlanmıştır Gezi. Bu yüzden bundan böyle hiç bir iktidarın, en güçlüsünün bile GEZİ KİTLESİNİ ve GEZİ RUHUNU görmezden gelerek, ciddiye almadan, hesaba katmadan hareket etmesi mümkün değildir. Geziciler olduğu sürece bu ülkeyi Gezi’nin gerisine düşürecek bir gidişata sürüklemek artık hiç bir iktidar için kolay olmayacaktır. Sayın ulu tuğ varsın bugün GEZİ’ye, Taksim’e sokmasın kimseyi, bütün meydanları, alanları yasaklasın halka fark etmez, bu halk Gezi sayesinde artık kendinde olan potansiyeli ve direnme gücünü, sınırlarını öğrenmiştir ve bu da gelecek için umutlu olmaya yetmektedir… HALA İÇİMİZDE ATAMADIĞIMIZ O ÇIĞLIKLAR YERİNDE DURSA BİLE…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.