İNGİLTERE… Hasan’ın katili kim?

Londra’da sabahları ekmek dağıtan, sonrasında da eşya taşıyan beyaz minibüs Londra’nın kuzey köşesindeki Barking’de yüksek beton binaların arasına girdiğinde Büyük Amca Ali Sönmez, hem direksiyon sallıyor hem de acısını dışa vuruyordu, “Keşke gelmez olaydık buralara. Bak canımızdan olduk. Fukaralığın gözü kör olsun…”

Ali Sönmez ve öldürülen yiğeni Hasan Özcan’ın ailesi Gaziantep kökenli… 1976’da Kıbrıs’a, 1990’ların ikinci yarısında da Londra’ya göçmüşler. Hayatın onları savurmasını da “yoksulluk”la açıklıyor…

Barking’deki ormanlık şimdi beton yığını “sosyal konut”. İnsanın doğal yaşamına yabancı bu binalar, çoğu kırsal kökenli olan yoksul göçmenlere bir garip mekan… Minibüs binalar arasına sıkışmış park yerinde duruyor. İleride tek başına matkabıyla toprağı kazan büyük olasılıkla İrlandalı işçi ve onun yarattığı gürültü dışında ölüm sessizliği hakim. Büyük Amca parkın köşesindeki çalılıkların yanında birbirine yaslanmış çiçeklere ve onların önüne bırakılmış kanlı mukavvaya doğru yürüyor. “İşte burası” diyor Büyük Amca, “Hasanımızı burada sıkıştırmış alçaklar. Kaçsaydı Mayıs’ta 20’sine girecekti…”

Çok değil 36 saat önce bu köşede yaşları 20’nin altında yüzleri maskeli siyahi çetenin koşturmacası ve Hasan’ın kurtulma çabalarını gözönüme getiriyorum. “Suç mahalli”nde bir gazeteci olarak deklanjöre basarken Hasan’ın Canterbury College’de, kriminoloji “suç bilimi” öğrencisi olduğunu düşünüyorum…

Bu kez yas evine doğru yola çıkıyoruz. Büyük Amca “Sen söyle gazeteci” diyor ve titrek bir sesle ekliyor, “Barking’de ne bir belediyeci taziye için evimize geldi ne de bir İngiliz gazeteci bu olayı haber yaptı. Sence reva mı?” “Değil” dercesine kafamı sallıyorum, “Değil tabii!” Amca bu kez, “Bir İngiliz genci bir göçmen öldürseydi. Yer yerinden oynardı! Değil mi?” diye soruyor.

Minibüs Barking’in bir başka köşesindeki “sosyal konut”un önünde duruyor. Binanın ana giriş kapısında İngilizce olarak “Cenazemiz var! Yoğun ziyaretçilerimizden dolayı bu kapıyı açık bırakıyoruz. Kusura bakmayınız” yazılı. Merdivenlerden ikinci kata çıkıyoruz. Zile basıyoruz. İçerden ağıtlar geliyor. Kadınların oturduğu odaların açıldığı ince uzun koridordan geçip salona ulaşıyoruz. Başsağlığı ziyaretine gelen erkekler bizi buyur ediyor. Koltuk, sandalye, sehpadan ve yerdeki makine halısından gayri duvarda Arapça “Allah” yazılı tablo ve üzerinde hat sanatıyla işlenmiş besmeleli duvar saatinden oluşan son derece mütevazi bir salondayız.

Cümleten başsağlığı diliyoruz. Hasan’ın babası Abdullah Özcan “Hoşgeldiniz beyim. Bizi yalnız bırakmadınız. Sağolun” diyor. Acılı baba yas evine gönderilen Antep usulü lahmacun ve ayran ikram ediyor. Abdullah henüz 43’ünde, “fish and chips” restoranında çalışıyormuş. Acı haberi cumartesi gecesi 10’da işten çıktığında almış. Olayın hala şokunda. Elimi dizine koyuyor, acısını dinliyorum. Tarifsiz kederini anlamam mümkün değil. Abdullah, gözlerime bakarak “Oğlum Hasan üniversite öğrencisiydi. Hafta sonu eve gelmişti. Bu çetelerle ilgisi falan yoktu. Bize düşen ateş başka evlere düşmesin! Katiller bulunsun, hak ettikleri cezaya çarptırılsın” diyor.

Baba anlattıkca salondakilerin boğazı düğümleniyor. “Beyim kusura bakmayın, hanım size ‘hoşgeldiniz’ diyemeyecek kadar çok kötü” diyor ve ekliyor, “Bizim toplumdan arayanımız çok oldu. Başkonsolosluktan, hatta Ankara’dan bakan bile aradılar. Yalnız bizim belediye ve İngiliz gazetecileri ayıp etti.”

Salondakiler “Bu Cuma Barking belediyesi önünde bu ilgisizliği protesto edeceğiz. Siz de gelin” diyorlar. Yas evinde Barking’de çeteleşmenin nedenleri de konuşuluyor. Herkes kendi düşüncesini aktarıyor. Bana da bunu formüle etmek kalıyor:

“Barking’e uzak bir semt olan Hackney’deki kentsel dönüşümden dolayı uyuşturucu ticaretiyle geçinen yoksul insanları Barking bölgesinde çok katlı belediye evlerine yerleştirdiler. Oysa onları kent dışına ötelemek yerine iş sahibi yapmaları, gelirlerini artırmaları ve böylece suçtan uzaklaştırmaları gerekirdi. Şimdi Barking’de son 10 yıldır uyuşturucu kökenli olay ve cinayetlerin önü alınamıyor.”

Yas evinden ayrılırken Abdullah’a sarılıyorum, “Yalnız değilsin. Bu acı hepimizin” diyorum. Merdivenlerden inerken yas evindeki işçilerin olgunluğu ve sorunun kökenini anlama çabasına seviniyorum. Camında başka hayatları düşünen o not bulunan dış kapıyı usulca kapatırken de “Hasan’ın asıl katilini biliyorum!” diye düşünüyorum…

Önceki haberİNGİLTERE… Sağlık olsun…
Sonraki haberAP’den Türkiye’ye OHAL kınaması
Faruk Eskioğlu
1958’de Akşehir’de doğdu. Parkalı dönemin tanıklığını yaptı. 1979’da AİTİA Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nu bitirdi. 1984’de Gazi Üniversitesi Ekonomi Fakültesi’nde ‘master’ yaptı. THA’da gazeteciliğe başladı. 1985’de yerleştiği Londra’da da medya okudu ve film yapımcılığı kursları aldı. Nokta İngiltere Temsilciliği yaptı ve Hürriyet Londra bürosunda görev aldı. 1998’de Türkiye’ye döndü. Hürriyet Gazetesi Ekonomi Servisi’nde haberci ve star.com.tr’de ekonomi editörü olarak çalıştı. 2001 ekonomi krizinde Londra’ya döndü ve gazeteciliğini sürdürdü. 2005 Ocak’ında dünya haberleri veren acikgazete.com’u kurdu. 2007'de "Aşkolsun Adı aşk olsun!" başlıklı belgesel romanı Türkiye'de yayınlandı.

1 Yorum

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

17 − 3 =