İNGİLTERE… “Tom-Jerry Sendromu” ve “gerçek-sonrası” dünya

İNGİLTERE… “Tom-Jerry Sendromu” ve “gerçek-sonrası” dünya

0
PAYLAŞ
Metin Senerguc

Özellikle yaşı kırkın üzerinde olanların favori çizgi filmidir Tom ve Jery. “Hain kedi Tom” ve her zor durumdan çıkmanın bir yolunu bulan “kurnaz fare Jerry”, önceki nesillerin ikonik animasyonları arasındaydı. Sadece çocukların değil, hikayelerin alt katmanlarına ustaca yerleştirilmiş “ders”leriyle yetişkinlerin de ilgisini çekerdi. Ancak özellikle aklımda kalan ve sık sık tekrarlanan bir durum vardı Tom ve Jerry’de: Yine Tom’un sonu gelmez kovalamacalarından birinde Jerry bir uçuruma doğru koşar, ancak Jerry’nin bir farenin anatomik yeteneklerini kullanarak uçurumdan aşağıya doğru hızla inmesiyle birlikte onu takip eden Tom’un durmayı başaramayıp bir an boşlukta kalma sahnesi..: Bu sahnede Tom’u, uçurumun üzerinde boşlukta, ayaklarını delicesine koşarmış gibi yaparak havada asılı kalmaya çalışırken görürüz. Ancak doğal olarak, ne ileri gidebilir ne de geri; bir süre sonra neden ilerleyemediğini anlamak için aşağıya doğru bakıp boşlukta olduğunu farketmesiyle birlikte aşağıya doğru düşerdi. Tom, uçurumdan aşağıya düşmesi için, boşlukta olduğunu görmesi ve ayırdına varması gerekirdi..!

Bu basit ve komik çizgi film sahnesi, sosyologların “gerçek-sonrası” (post-truth) olarak tanımladıkları içinde bulunduğumuz politik dönemi, sayfalar dolusu bilimsel analizden çok daha iyi özetliyor. “Gerçek-sonrası” kavramını; objektif bilgi ve gerçekler yerine kişisel duygu ve inanışlar temelinde politik tercihlerini belirleme durumu olarak özetleyebiliriz. Özellikle son ABD seçimlerinde kampanyasını fütursuz yalanlar üzerine kuran ve nerdeyse her kurduğu cümleyle başka sosyal bir gruba hakaret eden ve dıştalayan Trump’ın seçilmesi ertesinde siyasi literatürün en çok üzerinde konuşulan kavramı buydu. Benzer bir durumu daha önce, İngiltere’deki AB referandumunda yaşamıştık. Irkçı parti UKİP ve Muhafazakar Parti’nin AB’den çıkmayı (Brexit) savunan kesiminin seçim kampanyalarını tamamen gerçek dışı (Örneğin; “AB üyeliği her hafta 350 milyon sterline maloluyor. Bu parayı kendi ulusal sağlık sistemimize harcayabiliriz.” Ya da, “Türkiye 2020 yılına kadar AB’ye katılacak!”) gerekçelere dayandırmasıydı. Bu argümanların yalan olduğu basında açıkça ve geniş olarak yer verilmesine ve kamuoyu tarafından bilinmesine rağmen sandıkta AB’ye “hayır” oyu çıkması siyaset bilimcileri yanında, sosyolog ve psikologları da derin düşünceler içinde bırakmıştı.

Yine de dünyada “gerçek-sonrası” kavramıyla siyaset biliminde yeni bir paradigmanın ortaya çıkmasına en büyük “katkının” Türkiye’deki AKP iktidarı olduğu, dünyada bu konuda kalem oynatan yazarların çoğunun birleştiği bir noktaydı. Mafyatik örgütlenme ve yönetim biçimiyle, devlet aparatları ve kamu kuruluşları arasında kurduğu sembiyotik ilişkilerle uluslararası bir suç örgütüne dönüşen AKP’nin arkasındaki desteğin -her ne kadar son dönemde azalsa da- sürmesi bilim insanlarını gerçekten us ve gerçek arasındaki ilişki konusunda bildiklerini gözden geçirmek zorunda bıraktı.

Özellikle son dönemde (2008 krizi sonrasında artarak) siyasette ve günlük yaşamda sık sık örneklerini gördüğümüz bir ruh haliydi aslında bu; gidilen veya varılan noktanın açık ve sarih bir şekilde tehlikeye işaret etmesine, bırakın toplumsalı bireyin kişisel çıkarlarına zarar vereceği belli olmasına rağmen, kendi politik ya da bireysel konumunu yeniden değerlendirmeyi reddetme ve bunun yerine kendini uyaranları düşman ilan etme ve inatla “aşağıya bakmayı” reddetme durumu. Bazen traji-komik durumlara kadar varabilen bu ruh halini, o unutulmaz sahneden yola çıkarak “Tom-Jerry sendromu” olarak adlandırmak sanırım yanlış olmaz.

Göz göregöre uçuruma doğru yürüme inadını veya boşlukta olduğunu bilmesine rağmen aşağıya bakmayı reddeden ruh halini bilimsel bir zemine taşırsak; sosyal psikolojinin “bilişsel çelişki” olarak tanımladığı nosyonu; bireyin, aynı anda birbiriyle çelişen iki (birden çok) düşünceyi barındırması hali olarak özetleyebiliriz. Ya da bireyin “apriori” (peşinen kabul edilen gerçek) olarak kabul ettiği bilgilerin, sonradan gelen ampirik bilgilerin dağarcığa girmesine izin vermeme hali. Başka bir deyişle, herhangi bir olguyla ilgili çelişen bilgilerden dolayı usun, aynı anda iki farklı ve çelişen bilgiyi kabul etme zorunluluğundan doğan gerilim. Psikanalizler burada bir uyarı da yapıyor; konu birey için ne kadar önemliyse, (Örneğin kültürel değerler -din, etnik köken vb.- üzerinden üretilmiş bilgi ve olgular) farklı düşüncelerin yarattığı çelişkinin derinliği, çelişkileri rasyonel bir edimle açıklama ve onlardan kurtulma acizliği, bireyin içine girdiği gerilimi o derece artırabilir.

Şüphesiz bu tanımla, neoliberalizmin içinde bulunduğu ekonomi-politik çöküş ve toplumsal çürümenin sorumluluğu bireyin psikolojisine, davranışlarına veya bu nedenle yaptığı seçimlere indirgenmiyor; tersine, bu sistemin yarattığı bireyin ruh haline işaret ediliyor. “Politik bir hayvan” olarak insan, günümüzde toplumsal sorunlara yaklaşımında temel stratejisi haline gelen konumuyla ilgili uyarılıyor.

Dünya siyasetinin son dönemde tanıştığı bu fenomen aslında Türkiye’de bir süredir yerleşmiş (aydınlar arasında bile) bir politik duruş. Sol-liberallerin “ileri demokrasi” fantezisiyle AKP gericiliğinin peşine takılması; hayatı boyunca kendini ateist, sosyalist olarak tanımlamış insanların, hayatını solcuları yok etmeye adamış, demokrasi düşmanı, yobaz dincilerle ittifakını siyaset bilimiyle açıklamakta zorlanmaları, buna rağmen yıllarca havada asılı durdukları boşluğa bakmayı reddetmeleri dünya siyaset tarihine çarpıcı örnekler sunmuştu. “Kandırılma”nın politik bir değerlendirme ve özeleştiri olarak tarihe geçmesi de Türkiye siyaset sahnesinde gördüğümüz ilkler arasındaydı.

Neden “kandırılmaya” bu kadar hazırız?

Şüphesiz “kandırılmak”, bireyden bireye değişebilecek neden ve sonuçlarla ilgili olabilir. Ne ki, burada söz konusu olan toplumsal/yığınsal bir kandırılmaysa eğer, bazı genel sonuçlar da çıkarılabilir.

Herşeyden önce neoliberal ekonomi-politikaların 1980’lerden beri yoğurarak şekil verdiği bireyin karakterini hatırlamalıyız: Kendisine rağmen her şeyi kabul etmeye hazır, her şeyle

uzlaşık görünen, toplumsal düşleri, umutları olmayan çıkarcı ve bencil bireydir bu. Özellikle 1990’lı yıllarda ortaya çıkan politik atmosferin, sosyal devletin yavaş-yavaş geriletilmesi , vatandaşın eğitim, sağlık, iş bulma, sosyal sigorta konularında güvenliğini giderek yitirmeye başlamasının yarattığı belirsizlik ve güvensizlik ortamının yarattığı bireydi bu. Bugün ise, görüldüğü kadarıyla mağduru olduğu sisteme karşı bir tepki üzerinde şekillenen bir birey ortaya çıkıyor. Ne ki,sorunun kaynağında hiç bir değişiklik yok; bugün farklı bir politik perspektiften bile olsa neoliberal sistemi eleştirerek taraftar toplayanlar, bu sistemin içinde zengin olan ve yükselen insanlar. Örneğin, sürekli vergi kaçırdığı bilinen ve çalışanlarının haklarını vermemek için aynı sistemin yasalarından yararlanan milyarder Trump; ya da bugün serveti dahi hesaplanamayan Kasımpaşa’dan çıkıp gelen yoksul futbolcu Erdoğan..! O takdirde insanları bu kriminal unsurların peşine takan ne?

Kapitalizmin ekonomik krizini aşamaması; neoliberalizmin, küreselleşmecilik, postmodernizm, çok kültürcülük, ulus devlet düşmanlığı, kimlik siyasetleri gibi fantezilerinin toplumsal hiç bir soruna çare bulamaması, tersine daha da derinleştirmesi; halkın politik kurumlara olan güveninin ortadan kalkması, politikacılardan adeta nefret edilmesini getirdi. Bunun yanında gerçek politik alternatiflerin olmaması da halkı, geleneksel politikacıya benzemeyen, sadece “ben onlardan değilim” argümanıyla varolan sistemi eleştirenleri desteklemesinin koşullarını yarattı.

internet ve sosyal-ağların yaygınlaşması, insanların kendi gibi düşünen birilerini bulmasını kolaylaştırdı. Toplumdan umudunu yitiren bireyler, sanal dünyanın güvenli ortamında, küçük sosyal “kabileler” (Michel Maffesoli) -genellikle kimlikler veya dar “bildik” politik görüşler çevresinde kümelenen- içinde çözümler aramaya başladı.

İnternet olanakları, insanların kendilerine ulaşan ve halihazırda dağarcıklarında yer alan bilgilerle çelişen bilgileri ayıklayarak aralarındaki bağın gelişmesinin koşullarını yarattı. Ancak diğer yandan da, toplumun diğer kısımlarıyla olan çelişkilerini derinleştirdi. Sosyal “kabileler” giderek dışarıdaki gerçeğe karşı düşman oldu ve onu içine almamakta daha israrlı, kararlı adımlar attı. Özellikle 15 Temmuz sonrası Türkiye’de bunun en katı ve agresif örneklerini gördük. Bir elektrik kesintisinin, yeni bir darbe dedikodusuna dönüşmesine veya grup üyeleri için önemli olan bir şahsiyetin öldürüldüğü dedikodusuyla insanların sosyal medya üzerinden haberleşip yığınlar halinde sokağa çıkmaları olağanlaştı. “Keşke darbe olsa da, kendimi tankların altına atsam” psikolojisi içinde insanlar, barutunu sosyal ağlardan alan içine doğru patlamaya hazır bombalara dönüştü.

Diğer yandan, eskiden sansüre başvuran iktidarın bunun yerine, internetin sağladığı olanaklarla çok miktarda yalan haber yayarak, bilgi kirlenmesiyle doğrular üzerinde daha etkili bir sansür yaratabileceğini farketmesi de bu trendin ana bileşkelerinden biriydi.

Bu bağlamda, son mali krizden beri bir türlü kendini yenileyemeyen kapitalizm, adeta kendini eleştirenler üzerinden yeni bir akım yaratıp yeniden yapılanmaya başladı. Neoliberalizmin politik “eleştirisi” zemininde birleşen bu popülist akımlar gerçekte, tam da bu sistemin olanaklarıyla zengin olmuş, iktidara gelmiş aşırı sağın temsilcileriydi. Şimdi bu

kesimden çıkan bazı liderler, “harakiri” pozisyonunda yerde oturan neoliberalizmin eline bıçak verme vaadiyle oy toplamaya başladılar.

***

Dünya genelinde 1930’ların dünyasına benzer bir politik atmosfer hızla yerleşiyor; aşırı sağın yükselmesi, tek tek ülkelerde faşist hükümetlerin iktidara gelmesi ve sonunda da Hitler’in sahneye çıkması… O zaman insanlar aşağıya bakıp boşluğu farkettiklerinde artık çok geç olmuş, dünya bir kan gölüne dönmüştü. Bugün de Hitler adayları ortalıkta cirit atıyor.Türkiye’de AKP faşizminin tepesindeki Recep Tayyip Erdoğan, İngiltere’de Brexit’le ortaya çıkan politik atmosfer, ABD’de Trump, Macaristan’da Orban, ve bunların umut verdiği Fransız Marine le Pen ard arda dünya politikasını yeniden şekillendirmeye, kapitalizme yeni bir hayat vermeye çalışıyorlar.

Sınıfsal bir kimliği, toplumsal bir karşılığı olmayan, devletle toplum arasına sıkışmış, (burada AKP’nin devleti ele geçirme projesini görmek gerekiyor) öznesi olmayan bir intikam peşinde, “yandaş” olarak tanımladığımız kesimlerin tabanlarını belirledikleri, yirmibirinci yüzyıla özgü bir faşizm dalgası geliyor.

“Tom-Jerry”leri uyarmaksa demokrasi güçlerinin görevi.

BİR CEVAP BIRAK