Kaybedilen değerler…

Bazı alanlarda çalışan insanlar toplumun refahına ve mutluluğuna çok önemli katkılar yaparken, bir yıldız gibi sessiz sedasız aramızdan ayrılırlar. Bu insanların kaderi yaşamlarında da çok farklı değildir.  Bu değerli insanların toplumsal etkileri adeta akşam güneşinde toprağı sulamak misali, uzun dönemli ve nereden geldiği, nasıl olduğu belli olmadan toplumsal refaha dokunur, yükseltir. Bugün, bilim camiasında yaşanan iki önemli kayıptan söz edeceğim. 

Kaybettiğimiz değerlerden biri Prof. Dr. Kenan Bulutoğlu’dur. Kenan hoca İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde uzun süreler hocalık yapmış, binlerce talebe yetiştirmiş, bununla da kalmayıp, zamanın tek iletişim aracı olan radyoda haftalık konuşmalarla değerli fikirlerini topluma yansıtmıştır. Günümüzün konuşma içerik, üslup ve adabına baktığımda Kenan hoca ve benzerlerinin nasıl değerli olduklarını çok net görebiliyorum.

Kenan hocanın önce hocalığından başlayalım. Hocanın özel alanı maliye ya da kamu ekonomisi olarak bilinen devletin vergi ve harcama usulleri ve bunların ekonomik etkileri ile ilgilidir. Maliye öğretisinin geçmişten gelen kurumsal ağırlıklı içeriğine çok ciddi kuramsal katkı yapan ilk hocalardandır Kenan hoca. Maliye alanının batıda piri sayılan Richard A. Musgrave’ın kitabından esinlenerek yazdığı Kamu Ekonomisine Giriş Türkçede bu alandaki eserlerin ilki ya da ilklerdendir. Kenan hocanın üstün vasfı kamu ekonomisinin ana dokusunu iktisat bilimine oturturken, uygulamanın esas ve kurallarını da ihmal etmemiş olmasıdır. Nitekim Maliye’nin ağırlıklı olarak kurumsal sayılan alanına da girerek, Vergi Hukuku başlıklı bir kitap da derlemiştir. İsminden hukuk kurallarından oluştuğu intibaı veren bu kitapta da vergi yasalarının nasıl birer iktisat kuralına dayandığını göstermiştir. Sol görüşlerinden kaynaklanıyor olan hocanın bu yaklaşımında şu açıkça sezilmektedir; hukuk alanı, altında iktisat, daha doğrusu üretim ilişkileri bulunan ve onu yansıtan bir tür kavramsallaştırma ve kodifiye alanıdır. 

Kenan Hoca, bir ara Boğaziçi Üniversitesi’nde de ders vermiştir. Boğaziçi’nde ders verdiği dönemde siyasete atılan hocamız Türkiye’de ilk ve son İşletmeler Bakanı olarak kısa süreli görev yapmıştır. Sol fikirlerini bakanlığa da taşıyan Kenan hoca, bir söylentiye göre kendisine bağlı kamu iktisadi teşebbüslerine adam yerleştirme politika ve uygulamalarına karşı çıktığı için ayrılmak durumunda kalmış. Hocanın kafasındaki fikir, o zamanlar biraz da sıkça dillendirilen “özyönetim” uygulamasını KİT’lerde başat kılmak idi. Özyönetim, Devletçilik döneminde kurulmuş kamu işletmelerinde de yaygınlaşmış olsaydı ve bu uygulama bugünlere dek gelebilseydi, belki de bugünkü çarpık burjuva demokrasisi yerine daha insancıl ve sömürüye karşı ekonomik demokrasi gelişebilirdi. Olmadı! 

1960 darbesi ve 1961 Anayasası yapıldığında ülkede vergi reformu gündeme geldi. İş çevreleri Alman maliye hocası Günter Schmölders’i devrin başbakanına önermişlerdi. Bunun üzerinde Kenan hoca ve yine İktisat Fakültesi hocalarından Sevim Görgün hoca ve diğerleri de Schmölders’e karşı İngiltere’den Nicholas Kaldor’un davetini önerdiler. Devrin başbakanı tek hâkim olmadığı idrakiyle ve fevkalade nazikâne bir üslupla bu öneriye de sıcak baktı ve Kaldor Türkiye’ye davet edildi. Kaldor toprak ağalığını bitirebilecek nitelikli tarımsal gelirler üzerine potansiyel verim esasına dayalı vergisi önerisini yapınca, Türkiye’den nasıl kaçacağını bilemedi! Tarım üzerinde, 1925 âşarın kaldırılmasından beri vergi uygulanmıyordu; toprak ağalarının ve aşiret beylerinin hakimiyeti. Kaldor İngiltere’ye döndü ve raporunu orada yazmak durumunda kaldı. Kaldor’a gerekli bilgi ve malzemeyi Türkiye’den gönderenler arasında en önemli rolü Kenan hoca üstlendi ve Kaldor’un raporunu oluşturmasını binbir zorlukla asiste etti. Sonra ne oldu? Kaldor raporunu yazdı ve gönderdi ve tabi demokrasi buraya kadardı! Türkiye’de hiçbir şey değişmiyor; çünkü başat üretim ilişkilerinde çağdaş burjuvazi ve onun karşısında etkili emek oluşmamıştıi hâlâ da durum çok farklı değildir. Biraz olumlu gibi yansıyan görüntü yabancı firmaların ya da ortaklıkların sömürüsünün yansıttığı parıltılardır. İşte asgari ücret tartışmalarındaki demokrasi komedisi! Gelelim konumuza, Kaldor’un gönderdiği vergi reformu raporu devletin tozlu raflarına kaldırıldı. Kaldor gittiği ülkeler için yazdığı raporlarını iki cilt halinde bastırdı. Bu kitaptan tercüme edilen Türkiye Raporu Türkçe olarak Toplum ve Bilim Dergisi’nin 15-16. cildinde yayınlandı, ama toprak ağalarına dokunmadan akademi alanında bir yazı olarak kaldı. İşte bugün tarım bu vaziyette, patinaj yaptığımız kalkınma hamleleri de tünelin ucundaki ışığı görmeye çalışıyor! Ne diyelim ki, iletişim ağlarının bugünkü kadar sık ve yaygın olmadığı günlerde dahi anlamsız anti-demokratik uygulamalar delinebilirken, bugün içindeki derin korkularla bu ağları yasaklamaya kalkan siyasi aymazlığa ne demeli ki! 

Bilim dünyasının aynı günlerde kaybettiği diğer bir değer de, dünyada kendi alanında önde gelen dört kadın araştırmacılarından biri olan Prof. Dr. Ayhan Ulubelen’dir. Prof. Dr. Ulubelen hoca İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde Genel Kimya hocalığından emekli olmuş, son günlerine kadar yurt içinde ve yurt dışında kendi alanındaki akademisyenlerle temasını kesmemiş ve çalışmalarını sürdürmüştür. Ayhan hocanın alanında olmadığım için hocayı ancak bazı dost ve arkadaşlarımdan dinlemiş ve müthiş özelliklerine hayran olmuştum. Her iki hocamıza ve topluma böylesi katkı yapmış kaybettiğimiz değerleri şükran ve minnetle anıyoruz! 

Son tasfiyelerle en değerli üniversitelerden binlerce akademisyen kapı dışarı atılmış, bir kısmı ihraç edilmiştir. Akademisyenlik kanunlar çerçevesinde tanımlanmış suçlardan azade değildir, bu insanların suç işlemez diye bir ayrıcalığı da yoktur. Ancak, her insan ya da meslek sahibi gibi, akademisyen de ancak ve ancak şüpheli olabilir ve özlük haklarını kısıtlatyıcı uygulamalar ancak ve ancak adil yargılama sonucunda icra edilebilir. Üniversite hocalığı belirli süre alınmış eğitimin sonucunda kısa sürede oluşan bir durum değildir. Üniversite hocası, sadece var olan bilimsel kaynakları hatmeden ve aktaran da değildir. Bunlar temel ve olmazsa olmaz koşullardır. Üniversite hocası, bunun duışında bilim üreten ve bunu firmalarla değil, meslektaşları ile kurduğu akademik ilişki ağı kanalıyla topluma aktaran kişidir. İşte, yukarıda anlattığım iki değrli hocamız böylesi insanlardı! Üniversite-sanayi işbirliği programları ile ya da özel sektörde danışmanlıkla gelirini katlayan hoca üniversite hocası değildir, bu çakma hoca üniversiteye ücret karşılığı özel sektörün sömürücü mantığını aşılama görevlisidir. 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

fourteen − eight =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.