Kaçıklık Diploması

Kaçıklık Diploması

0
PAYLAŞ

Ne filmin yönetmenini, ne oyuncuları hatırlamadığım için bir daha bulamadığım, sonra da unuttuğum bu filmi, tesadüf (ya da kader diyelim) karşıma çıkardı tekrardan. Kardeşim elinde dvd’yi sallayarak içeri girip, “Tam sana göre bir film buldum, kesin bayılırsın” dedi, biraz da eğlenerek. İşte o film, “Kaçıklık Diploması”
 
Yönetmenliğini Tunç Başaran’ın yaptığı filmde,  başrolde Ayda Aksel, muhteşem bir oyunculuğun yanı sıra, güzelliğin de örneği. Ona, aldırmaz, duyarsız, alkolik eş rolünde Selçuk Yöntem eşlik ediyor.


Çocukluğunu mutsuz, huzursuz bir anne, despot ve anlayışsız bir baba, sadist bir abi ve ilgiyi üstünde toplayan kalp hastası bir kardeşle geçirmiş, fakülte yıllarında en yakın arkadaşının da dediği gibi “Tam sana göre bir koca adayı, hayatın boyu uğraşacağın biri” dediği, sözde solcu bir genci seçip evlenmiş, Atatürk’ü anlamak ve onun ile ilgili bir kitap yazmayı saplantı haline getirmiş ve tüm ortamların sağladığı sonuca, yani kaçıklık noktasına gelmiş bir kadının öyküsü.


Kaçığın içindeki ses: “İnsanlar da müzik çeşitleri gibidir. Ama onlarda aradığın istasyonu kolay bulamazsın!” diyor, normallik sınırından ilk çıkmaya başladığının sinyali olarak.


Her zor zamanın sonrasında, içinden ona konuşan adam için, “İşte bir gün onu yanı başımda buldum. Kimdi? Gerçekten var mıydı? Gerçek değilse neydi? Bildiğim bir şey vardı; onu ben yaratmıştım.” diyerek, iyileşme umudunun ilk sinyalini de vermiş oluyor böylece. Çünkü onun düşüncelerini ona fısıldayan adamın gerçek olmadığını, onu kendisinin yarattığını kabul ediyor. Hasta olmamanın bilinçlilik hali. Tıpkı madde bağımlısı birinin bağımlı olduğunu kabul etmesinin, bilinçli ilk adım sayılması gibi.


Ailede gerçek sevgiyi ve şefkati tanımamış olan genç kadın, evliliğinde de “sevgili” ilişkisini yaşayamayınca, içindeki ses ona özlediği sevgiyi tanıtıyor usulca: “Her şey olabilir insan, ama sevgisi yoksa bir hiçtir. Sevgi sabırlıdır, sevgi naziktir, sevgi kıskanmaz, kolay öfkelenmez, kendini övmez,  kibirlenmez, kendi yararını aramaz, kötülükten hoşlanmaz ve doğrulukla sevilir, o her zaman korur, o her zaman unutur, her zaman azimlidir, her zaman umut eder, sevgi asla başarısız olmaz.”


“O sevgiydi. İçimdeki sevgi. Bendim. Ben konuşuyordum, ben dinliyordum.”  der, hastane bahçesindeki bankta kendi kendine.


Elektro şoklardan sonra bitkin bir şekilde doktorun odasında;
Kaçık: “Çok bitkinim doktor ne oldu bana.”
Doktor: “Sizin rahatsızlığınıza manik-depresyon deniyor.
Hasta mani dönemlerinde toplumla çatışmaya girmeye, kendini ve çevresini zor durumlara sokmaya elverişlidir. Umursamaz, canlı, mesuliyetsiz. Zaman zaman ellerini uzatıp gökyüzündeki yıldızları yakalayacak gibi olurlar.”
Kaçık: “Pek hastalık gibi görünmüyor.”
Doktor: “Yoo zor bir hastalıktır. Depresyon devri de zordur.”
Kaçık:  “Ben akıl hastası değilim doktor, biraz yorgunum, sinirliyim, belki sorunlarım da vardır. Benim hastanaye, elektroşoklara ihtiyacım yok. Benim, benimle konuşacak birine, içimde neler birikmiş anlayacak, bana insanca yaklaşacak birine ihtiyacım var”  diyalogları geçiyor.


Kendini uzun zaman önce ölmüş birini anlamaya adayarak, hayatın rutin koşturmasını götüremez oluyor. Sadece o kişi, yani Atatürk hakkında okuyup yazmaya, onunla konuşup “Paşa’dan” yardım istemeye çalışarak dengesini yitiriyor. İnanmadığı dünyada inandığı bir düzen kurmaya çalışıyor. Bu onun daktilosuyla yazdığı sayfalar arasında kaybolmasına, hakkı gördüğü şeyleri şiddetle istemesine, hayatında sorun yaratmış tüm erkekler yüzünden kadınlığını histerik krizlerle yaşamaya başlamasına neden oluyor.


Kaçığın içindeki ses: “Sevmenin yalnız bir türü olur, ama birbirinden farklı bir sürü çeşidi vardır. Gönülden sevmesini öğrenmeli insan. Neyi, kimi olursa olsun. Bu kendini olursa daha iyi olur. Kendini hiç unutma. Hiçbir şey unutulmak için sevilmez.” diyerek, kendini ve başkalarını sevmeye ihtiyacı olduğunu bildiriyor ona.


Hastaneye yeni gelen bir doktorun ilgisi ile düşünce ve duygularını anlatacağı birini bulmanın rahatlamasını yaşıyor.


Kaçık: “İnsanlar akıl kontrollerini yitirince duygular dolu dizgin gidiyor. Genç yaşta da çok akıllı olunamayacağı için yoğun biçimde  duyguların etkisinde kalıyorlar.”


Doktor: “Doğru, insan yaşlandıkça olgunlaşır, buna daha da akıllanılır diyebiliriz.”


Kaçık: “Bu mu olgunluk, bu mu yaşamdan beklenecek mutluluk? Aslında duyguların o sıcaklığını yitirmek acınacak bir şey.


Ben hiç sevemeyecek miyim, duygularımı başı boş bırakmayacak mıyım hiç?” diye dertleşiyorlar yeni doktorla.


Kendisi için bir şey yapmanın isteği ile önce kocasından ayrılıp, sırf kocası  seviyor diye yıllarca limonlu yediği salatasını, bol sirkeyle yapıp afiyetle yiyor. Abisinin sadistçe dövdüğü bir gün annesinin kucağında ağlarken, annesinin bileğine taktığı bileziği fırlatıp atıyor. Yazmak istediklerini sağlığına kavuştuktan sonra ciddiyetle yazıyor. Ve hayata dönmenin kendisini sevmesi ve sayması ile ilişkisini idrak etmiş olarak gülümsüyor geleceğine….


Hayat, duyguları dolu dizgin yaşayan herkesi,  biraz manik biraz da depresif yapmıyor mu! Hayatlardan biri, kadınlardan biri, görülmeye değer sıradan bir öykü “Kaçıklık Diploması” filmi.

BİR CEVAP BIRAK

2 × 5 =