KANADA’DAN… İdeoloji savaşları ve ateizm*

PAYLAŞ

Batı Hıristiyanlığı’ndan başlayarak, büyük semavi dinlerin düşünce içeriğinin ve kozmolojisinin en etraflı ve detaylı şekilde tartışılması, 18. Yüzyıl’da gerçekleşti.  Başta Tanrı inancı olmak üzere,  dini düşünceyle ilgili başyapıtlar, bu asırda kaleme alındı.  19. Yüzyıl’da bunları daha “toplumsal içerikli” başyapıtlar izledi ve tamamladı: “birey”den “toplum” ve “kitle” sorunsalına kayılmasıyla, dinlerin siyasal, ekonomik ve etik sistemlerle bağlantıları derinlemesine bu asırda ele alındı.  20. Yüzyıl’ın bir kaç onyıl içine girildiğinde, taraflar mevzilerine çekilmiş, meydanı seküler ideolojilerin tartışmaları kaplamıştı.  Artık dönemin en parlak ve özgün beyinleri için dinlerle ilgili söylenecek pek birşey kalmamış gibiydi.  Çoğu düşünür için dinlerin içeriğiyle ilgili tartışmalar “abesle iştigal” sayılıyordu.
Bunun başlıca nedeni, dinlerin modernite karşısında partiyi kaybettiği varsayımıydı.  Modernite dini yalnızca devletten ayırmakla kalmamış, akıl ve felsefenin de dışına itmişti.  Beşeri dünya salt akıl, mantık ve bilimden ibaret olmadığına göre—veya olmadığı ölçüde–, din elbette ortadan kalkmayacaktı, ama bundan böyle varlığını sadece örf, adet, gelenek ve iman gücüne dayalı olarak sürdürebilecekti.  Temel öğretilerinin akıl ve gerçeklerle çelişir durumu o kadar aşikarlaşmıştı ki, artık dinle uğraşmak ve habire çelişkilerini yüzüne vurmak, eski heyecan ve anlamından yoksun, üstelik entelektüel bakımdan da neredeyse alçaltıcı bir uğraş haline gelmişti.  Yani en azından, pek “şık” sayılmıyordu.
 Dine karşı gelişen bu tepeden bakış, 20. Yüzyıl’ın ikinci yarısında yerini daha ılımlı, çoğulcu ve dolayısıyla daha “alçakgönüllü” bir yaklaşıma bıraktı.  Akıl  ve bilimin, bir yandan kendi ürünleri olan teknolojinin adeta tutsağı haline gelmesi, diğer taraftan evrenselleşen kapitalizmle neredeyse tamamen bütünleşmesi, modernitenin bu en belirleyici unsurlarına başlangıçta beslenen güveni azalttı.  Tabii bunda, asır boyunca katmerleşerek birbirini izleyen savaşların, yıkımların ve soykırımların yarattığı travmanın da etkisi az değildi.
Akıl ve bilime olan güvenin azalması, “doğruluk” kavramının da aşınmasına neden oldu.  Bu kavram, çoklu ve zıt şıklarla pek uyuşmaz: birşey ya doğrudur, ya da değildir; aynı anda hem doğru hem yanlış olamaz.  Bunun olabileceğini düşünme rahatlığı, ancak “doğruluk” ilkesinin bir kenara itilmesiyle mümkündür.  Düşünce ortamı, tam da bunu yapmaya çok uygundu, çünkü “doğruluk” ilkesinin her türlü dogmatizmin, fanatizmin ve bunların doğurduğu tahakkümcü iktidar yapılarının baş kaynağı olduğu fikri, zihinlerde epey bir yer tutmuştu.  Böylece, en “sabit” sayılan gerçeklerin dahi, ister irdelensin ister irdelenmesin, adeta kendiliğinden göreceleştiği, tüm metafizik ağırlıklarından arınıp tüğ gibi hafifledikleri bir entelektüel iklim oluştu.  “Herkesin gerçeği kendine” düsturunda ifadesini bulan, görünürde hayli çoğulcu ve eşitlikçi bir iklimdi bu.  Böyle bir iklimde dinle uğraşmak, “şık” olmaması bir yana, düpedüz ayıp karşılanır olmuştu, zira birşeyin doğruluğunu inatla savunmak kadar yanlışlığında veya anlamsızlığında ısrar etmenin de bir şekilde şiddet ve tahakküme davetiye çıkarmakla eşdeğer olduğu düşünülüyordu.
20. Yüzyıl’ın son çeyreğinde dini düşünce akımları, sıkıştırıldıkları eski mevzilerinden çıkıp hayli güçlü bir dönüş yaptı.  Bu dönüşte elbette politik, ekonomik ve sosyal şartların rolü belirleyicidir, fakat bu “post-modern” ortamın da rölü pek küçümsenemez.  Gerçi, post-modernitenin izafetçi ikliminin dini düşüncenin mutlakçı özüne tamamen aykırı ve yabancı olduğu su götürmez, ama modernitenin epistemolojik plandaki en vazgeçilmez savunma va saldırı silahlarını elinden alarak—almaya çalışarak, yahut alabildiği ölçüde–, modernitenin din üzerindeki baskısını hafiflettiği söylenebilir.
Belki biraz da bu ferahlamanın etkisiyle, dini düşünce son birkaç on yıllık dönemde meydanı boş bulmuşcasına hareket etmekte, eski rakipleriyle tekrar uzun münakaşalara tutuşmakta.  Üstelik o kadar gayretli ki, kendisi için daha uygun bir tartışma alanı olan felsefeden çok, daha engebeli bilimsel konulara da girmekten geri kalmamakta.  Hoş, fizik, astronomi gibi alanlarda dövüşü çoktan bırakmış görünüyor ve tekrar başlatacağı da yok ama, sözgelimi biyolojide, özellikle de evrim kuramının sözkonusu olduğu her yerde fevkalade faal.  Darwin’in evrim kuramına karşı geliştirdiği “yaradılış” teorilerinin etrafta yayılış hızına bakılırsa, dini düşüncenin büyük bir atılım içinde olduğu muhakkak.
Tabii “dini düşünce” derken, tekil ve homojen bir özneyi kastedemeyeceğimiz açık.  Din kurumunun herhangi bir bilimsel alan veya gözlemle çatışmasının, hatta eski yatak arkadaşı felsefeye bile fazla bulaşmasının, o kurumu zaafa düşürmekten başka bir işe yaramayacağını düşünen hemen her dinden ve mezhepten insanlar var elbet.  Bu insanlar arasında, dinin, özünde evrim kuramıyla veya herhangi bir başka bilimsel kuramla bağdaşmaz yanı olmadığını, dinsel öğretilerin farklı bir şekilde tanımlanabileceğini savunanlar da az değil.  Hatta bunu savunanlar arasında, haşmetli dini kurumlar, kiliseler bile mevcut.  Son günlerde, Vatikan’ın Galileo’dan özür dilemesini andırır biçimde, yakında resmen Darwin’den özür dileyeceği söylenen Anglikan Kilisesi, buna bir örnek sayılabilir.
Ne var ki, Hıristiyanlık’ta ve genel olarak semavi dinlerde bugün “dini düşünce”yi makul ölçüde temsil edebilecek bir çoğunluğun Darwin’e de evrim kuramına da düşmanca baktığı, en azından çok yabancısı olduğu kesin.  Üstelik, dinin genel kültür içinde günümüzdeki yeri ile yüzyıl önceki konumu arasında ciddi bir kayma var.
Yüzyıl önce din, pozitivizmin zirveye ulaştığı bir dönemde, tam bir savunma konumundaydı.  Evrim kuramı karşısında henüz  almaşık bir kuram geliştirememişti; bu yetmiyormuş gibi evrim kuramı, bazı dini okullara dahi sızar olmuştu—kapılarından olmasa bile, pencerelerinden, bacalarından, en azından “alternatif” bir kuram olarak.  Oysa şimdi, dinin yaradılış teorisi ile güçlendirilmiş, takviye edilmiş geleneksel kozmolojisi, bugün bazı laik devlet okullarının bile müfredatına girmiş vaziyette—“alternatif bir kuram” olarak.   Bugünkü genel görüntüye bakılırsa, savunmada olan din değil, bilimler sanki.  Din ise, tersine, saldırıda adeta.


Eğer bu görüntü doğruysa, epey tuhaf bir durum sözkonusu.  Zira dinin gerçekten “saldırı” konumunda olması için, karşısında bir  boşluk bulmuş olması gerekir.  Halbuki meydan boş değil.  Teknoloji, ardından da bilimler, almış başını gitmiş.  Bugünün dünyası, dünkine nazaran çok daha fazla teknolojik ve bilimsel süreçler tarafından belirlenmiş durumda.  Bu yalın gerçeğe rağmen, kamuoyunda dinler tarafından bir sarılmışlık, neredeyse istilaya uğramışlık kaygısı hissedilir derecede yaygın.  Bilim çevrelerinin çekirdeğini oluşturan çoğu araştırmacı, sağına soluna bakıp fazla tasalanmadan, bildikleri yolda yürümekte elbette.  Fakat bilimsel topluluğun dış dünyayla teması olan daha geniş çemberinde, sözkonusu kaygıyı paylaşan bilim insanları da az değil.  Hatta, anlaşılır nedenlerle, bu kaygıyı en yoğun biçimde onların duyduğu, yaşadığı söylenebilir.


Dünyaki gidişatın temelde dinlerin aleyhine işlediği, aslında “saldırı” olarak algılanan durumun çaresiz ve ümitsiz bir savunma gereksiniminin dışavurumu olduğu fikri de hiç dillendirilmiyor değil, fakat belli ki, bu tür açıklamalar duyulan kaygıyı azaltmaya  yetmiyor.  Bu kaygıyı taşıyanlar,  bilimsel kültürün ve kazanımlarının üzerine birer muktesep hakmış gibi yatılıp yan gelinemeyeceği, modernitenin diğer ana değerleriyle birlikte bunların da her zaman ve en ideal şartlarda dahi savunulması, tanıtılması ve yaygınlaştırılması gerektiği, üstelik şimdiki konjonktürün bu gereği daha da acilleştirdiği tespitinde birleşiyorlar.
Böylece, 21. Yüzyıl’ın başında 18.  Yüzyıl’dakini andıran bir durumla karşılaşmaktayız: bir sürü ciddi ve yetkin adam, Aydınlanma çağına özgü bir haleti ruhiye ve yeni bir “Aydınlanma” arayışı içinde, eski defterleri açıp, kelime kelime, satır satır dinlerle hummalı bir tartışmaya girmekte.  Tanrı’nın varlığına ilişkin kozmolojik argümanlar, ontolojik argümanlar, teleolojik argümanlar, tasarım argümanları ve daha niceleri: tartışmada yok yok.


Son yıllarda bu tartışma etrafında eskisini aratmayacak çok hacimli bir literatür oluştu.  Bu literatürün ses getiren son örneklerinden biri de, Christopher Hitchens’in Tanrı Büyük Değil adlı kitabı ( God Is Not Great, Atlantic Books, 2007).  Bu kitap, genel olarak semavi dinleri ama öncelikle de Hıristiyanlığı hedef alan, “protesto” dozu hayli yüksek bir ateist manifesto niteliği taşıyor.  Bu yazıda, bu kitaptaki birkaç hususa dikkat çekmek ve o vesileyle ateistliğin sorunlu konumu üzerinde durmak istiyorum.


DEVAM EDECEK…


_______________


* Bu yazı, Virgül dergisinin Kasım 2008 sayısında yayınlanmıştır.

CEVAP VER