Kapitalizm devlete muhtaçtır

KAPİTALİZM  DEVLETE  MUHTAÇTIR

Neo-liberal politikalarda devletin küçültülmesi ve özelleştirme, birbirini tamamlayan ve vazgeçilmez politika uygulamaları olarak bilinir. Tüm kapitalist dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de sermaye çevrelerinin topluma dayattığı bu politikalara yakından bakıldığında, devletin küçültülmesi ile özelleştirme uygulamalarının aynı kefeye koyulmayıp, farklı çözümlemelere tâbi tutulması gerektiği anlaşılır. Diğer bir deyişle, neo-liberal politikalar bağlamında  devletin küçültülmesi başka, özelleştirme ise çok daha başka bir politika aracıdır. Bunların ikisi de neo-liberal politika araçları olduğu halde, birbirinden çok farklı uygulamalardır ve ekonomi ve kamu kesimi üzerinde farklı etkilere sahiptir. Bu yazıda özelleştirme üzerinde değil, kimi çevrelerce oldukça yanlış algılanan  devletin küçültülmesi politikası üzerinde durmak istiyorum. Zira, “kapitalizm devlete muhtaçtır” savı karşısında, ilk bakışta buna zıt gibi algılanan,“devletin küçültülmesi” söyleminin anlamının irdelenmesi, neo-liberal politikaların doğru ve net olarak algılanabilmesi açısından kaçınılmazdır.

Neo-liberal politikalar tartışılırken, gerçekten, devletin küçültülmesi sıkça kullanılan bir kavram olarak ileri sürülmektedir. Oysa, teorik olarak, piyasaların genişletilebilmesi ve kapitalizmin önünün açılabilmesi açısından kapitalizmin devlete muhtaç olduğunun bilinmesi yanında, bizzat uygulamada da devletlerin küçülmediğine, hatta Irak işgalinde olduğu gibi, sermayenin önünün açılmasında çok büyük işlevler yüklendiğine tanık olmaktayız. İlk bakışta birbirine zıt gibi duran bu iki yaklaşımın, detaylı analizde, aslında bunların birbirini tamamlayan ifadeler olduğunu görebiliriz. Meselenin püf noktasını, devletin küçültülmesi tezinin, kamu harcamalarının kısılması olarak yanlış anlaşılması ya da yorumlanması oluşturmaktadır. Devletin küçültülmesi tezi ve kavramı, özdeki amacı itibariyle hizmetlerin devlet eliyle değil de özel kesimce yapılmasını ifade ederken, kamu harcamalarının kısılmasını kesinlikle zorunlu olarak gündeme getirmemektedir. Bu konu, bundan yaklaşık 3-4 yıl kadar önce Dünya Bankası’nın da gündeminde olarak, tüm ekonomilere yansıtıldı. Şöyle ki, Dünya Bankası yorumuna göre, devletin küçültülmesi söylemi, kamu harcamalarının kısılması olarak değil de, hizmetin görülmesinden devletin çekilip, ihale yoluyla özel kesim ajanlarınca görülmesi biçiminde anlaşılması gerekmektedir. Bu anlayışa göre, hizmetlerin sunumu için gerekli harcamaları devlet yapacak, ama devlet hizmeti üretmeyip, özel kesimden satın alacaktır.

Dikkatle incelendiğinde, kamu harcamalarının kısılması yoluna gitmeden, hizmetin özel kesime ihale edilmesinin ilginç sonuçları olduğu görülmektedir. Bir kere, ulus-devlet sınırları içinde kamu harcamaları, ekonomide vergi yükünü artırırken, aynı anda, vergi yükü artışından da büyük hacimde, sermayenin önünde piyasayı genişletici etki oluşturur. Örneğin, Türkiye’de ilâç piyasasında en büyük alıcı, SSK, Emekli Sandığı ve Bağ-Kur olarak, devlettir. Devletin ilâç harcamalarına yönelik kamu harcama kalemini kısması halinde ilâç sanayi piyasası daralır ve bu sektör çok büyük zarar görür. Dolayısıyla, vergi kaydırmalarıyla sermayenin görece yükten arındırıldığı durumda, kamu harcamalarında kısıntısına gidilmesi sermaye açısından fazlaca istenen bir durum değildir.

Ancak; örneğin, ilâç alanında kamu kesimince talep yaratıldıktan sonra, sermayenin istediği, hizmetin yapılmasının, yâni ilâç üretiminin özel kesime bırakılmasıdır. Böylece, özel kesime önemli bir üretim ve kâr alanı açılmış olur. Belediyelerin çöp toplama hizmetinden hemen her tür kamu hizmetine varana dek devredilebilir tüm hizmetlerin özel ajanlarca yapılması, doğal olarak, özel kesimin tercihidir. Zira, böylece özel kesime yeni faaliyet ve kâr alanları açılmış olur. 

Devletin sermayenin alt-yapısını güçlendirecek ve sistemi koruyacak hizmetlerini aksatması sermayenin aleyhinedir. Bu bilinçle hareket eden sermaye, emeğin üretimi ve idamesine yönelik eğitim ve sağlık harcamalarının kısılmasına karşı çıkmaktadır. Bu anlayış çerçevesinde, Avrupa Birliği ülkelerinde uygulanan Maastricht Kriterleri çerçevesinde bütçe açığının milli gelirin % 2,5’unu aşmaması kuralının, geçen aylarda, eğitim ve sağlık harcamaları devre dışı bırakılarak uygulanması ilkesi doğrultusunda prensip kararına varıldı. Diğer bir deyişle, bütçe açığı hesaplanırken, eğitim ve sağlık harcamaları dikkate alınmayacak, bu iki kalemden arındırılmış olarak bütçe harcamalarının oluşturacağı açığın milli gelirin % 2,5’unu aşmamasına gayret gösterilecektir. Bu uygulama ile, eğitim ve sağlık harcamaları ayrıcalıklı bir statüye tâbi tutulmuş olmaktadır. 

Son günlerde yine Avrupa Birliği ülkelerinde görülen ikinci gelişme de, geçen günlerde Londra’da toplanmış olan Avrupa Birliği ülkeleri başbakanları toplantısında Avrupa’da yaygınlaşmaya yüz tutan işsizlik karşısında önlem alınması politikalarının görüşülmesidir. Almanya’nın biraz karşı çıktığı, buna karşın İngiltere ve Fransa’nın olumlu baktığı bu projenin kamu harcamalarını artıracağı gün gibi ortadadır.

Bu gelişmeler kapitalizme ters değil, aksine, uygundur. Kapitalizm, piyasaların genişletilebilmesi için doğrudan ya da dolaylı kamu harcamalarına gereksinme duyar. Bunun yanında, sistemin yumuşatılıp, sermaye çıkarlarına uyumlaştırılması için sermayenin sosyal harcamalara da büyük çapta gereksinimi vardır. Kapitalizmin, piyasaları genişletme, silâhla sermayenin önünü açma ve/veya düzeni koruma ve sistemi yumuşatma vb açılarından daima sermayeye gereksinimi vardır. Kısacası, küreselleşme ve Yeni Dünya Düzeni devletleri ortadan kaldırmıyor, ama onların işlevlerini farklı alanlara kaydırıyor.

________________

* Prof. Dr.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.