Kapitalizm krizi tartışıyor

Kriz her yerde tartışılıyor zannediyoruz. Hayır, kriz anlamlı ve doğru şekilde tartışılmıyor! Kapitalizm, akil adamlar(!) arasındaki kriz tartışmalarını, kendisini gizleyeceği ve sistemik yara almadan çıkabileceği şekilde yönlendiriyor.
Bir tartışma ortamı aynı zamanda bir çözümleme ortamı şeklinde çalışmıyorsa bundan iki sonuç ortaya çıkar. Birincisi sistemik ilişkilerin perdelenmesi ve böylece sistem aklanarak uygun bir günah keçisinin bulunması, ikincisi ise savunulan çözüm yolları arasında sistemin özüne, yani genetik yapısına dokunan ve ona zarar veren hiçbir önerinin geliştirilememiş olmasıdır. Görüldüğü üzere, her iki yolda da sistem kazanmaktadır. Böylesi tartışma yönteminde sistemin kazancı bu boyutları da aşarak, bireyler ve toplum sistem karadeliği içine çekilip, sistem de krizler de olağan gösterilerek, bireysel ve toplumsal algılama ve öğrenme mekanizmalarının sistem mantığı doğrultusunda çalışması koşullandırılmış olur. Bu durum sistem açısından ne müthiş bir kazançtır!
Kapitalist sistem krizden iki şekilde fevkalade kârlı çıkmaktadır. Birincisi, piyasada tutunamayan kurumların batması ile güçlü kurumlar daha da güçlenerek yükselir ve piyasa hâkimiyetlerini pekiştirirler. Günümüzün büyük holdingleri sadece piyasa mekanizmasının tedricen oluşturduğu dönüşüm süreci sonucunda değil, daha çok krizlerle küçüklerin batması sonucunda oluşmuşlardır. Krizlerin sisteme kazandırdığı ikinci boyut ise, kriz üzerinde kafa yoran ve toplumlara zor mücadelelerden geçerek uzun dönemde oluşturulabilecek hakkaniyetli sistemi salık veren gerçek bilim insanları yerine, sorunların bastırılıp anında çözüme gidiş yolları olarak algılanabilecek kısa dönemli ve sistem içi yapay yolları öneren kişilere yayılma kanalları açmasıdır. Birincisi ekonomik, ikincisi sahte akademik kazançtır!
Çözümleme süreci iki aşamalıdır; birinci aşamada tanı yapılır, ikinci aşamada çözüm önerilir. Son krizle ilgili tartışmalara baktığımızda, tanı yerine salt saptama yapılarak çözüm öneriliyor. Bunun nedeni çok açıktır; tanı yapılması durumunda sanık sandalyesine sistem oturtulacaktır. Bundan kaçınmak için derinlemesine tanı yapılmadan, yüzeysel görüntülerle yetinilip, bazı çıkıntıların törpülenmesi salık verilmektedir.
Bu tür hatalar sadece kriz dönemlerinde değil, kapitalizmin her aşamasındaki işleyiş kuralları ve politikaları ile ilgili olarak da yapılmaktadır. Kapitalist sistemde başat olan sermaye dokusu önlenemez birikim amacı ile devamlı üretime yönelik makineleşirken, bir yandan üretim potansiyelini yükseltir, diğer yandan da emek istihdamını azaltarak piyasaları daraltır. Devamlı üretim ve giderek genişleyen piyasa ihtiyacını, savaş aşamasına gelmeden, önceleri sosyal demokrasi politikalarla, daha sonraları yükselen finansal süreçlerle ve nihayet tüm yerküreyi piyasa ortamına çevirerek, yani küreselleşerek karşılayan sistem, bunların tıkandığı noktada tabii ki, kriz oluşturup, bazı çürük ya da ufak kuruluşları piyasadan silecekti. Bu arada insanlar işsiz kalmış ya da yoksulluk büyümüş, bunlar sistemin derdi değil ki!
Küreselleşme bir emperyalist politikadır. Küreselleşme, emek engellenerek, sermayenin uygun yerlere gitme serbestîsidir. Küreselleşme bağlamında dillendirilen serbestlik ve özgürlük bireyler için değil, sermaye içindir. Sermaye, “piyasa” söylemi ile kendi kurallarını gittiği ülkelere kabul ettirmektedir. Üstelik de bu kabuller asker zoru ile değil, bizzat uluslararası anlaşmalarla gerçekleştirilmektedir. Söz konusu anlaşmalar kapalı kapılar arkasında yapıldığından, ilgili ülkelere ne tür tehdit, şantaj yapıldığı ya da zor durumda olanlar ne miktar rüşvetle iknaya zorlanarak yapıldığı tam olarak bilinmemektedir. Küreselleşmenin en önemli yanı üretimin parçalanarak her bir parçasının farklı ülkelerde yoğun rekabet altında yaptırılması, böylece merkez firmanın kârlarının yükseltilmesidir. Örneğin bir marka bilgisayarın ekranı, örneğin Malezya’da, klavyesi belki Türkiye’de, yongaları mesela Güney Kore’de olarak ve her bir ülkedeki üretim yoğun rekabet altında yapıldığından, ana firma maliyet tasarrufu sağlamakta ve kârı yükselmiş olmaktadır.
İşte küreselleşme ile oluşan sömürü, yani emperyalizm böyle işlemekte, ancak emperyalizmde sömüren ekonomi bunu fark edememektedir. Örneğin, Türkiye bilgisayar klavyesi üretirken, potansiyel üreticiler birbiri ile sıkı rekabete girer ve Türkiye bu üretimden ancak boğaz tokluğu düzeyinde kazanç elde ederken, ana firma Türkiye’den ucuz girdi sağlamış olur. Böylece Türkiye’den dış ekonomilere kaynak aktarılmış olur. Bu konuda çok acı bir örneği iki yıl önce, kriz ilk patlak verdiğinde otomotiv sektörü zarara giderken, hükümetin bazı vergilerde indirim yaparak, zengin kesime hitap eden ithal araçların fiyatını ucuzlatması oluşturmaktadır. Bu araçlar tümü ile dışarıda üretilmekte olduğundan, hükümetin bu politikası dış ülkelere istihdam olanağı sağlamış ve içeride de, kamu harcamalarından yararlanan halkın aleyhine zenginlerin cebine bir miktar para koymuş oldu. Küreselleşme böyle bir şeydir; bir ülke hükümeti olayları anlayamayan kendi halkının da aleyhine olarak, halkların bilmediği bir avantaj karşılığında başka ekonomilere avantaj sağlayabilir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.