Kapitalizmin kadife eldiveni

1929 Krizi ve 2008 Krizi aynı kaynaktan ve sebepten çıkan, fakat farklı politika önlemleri ile farklı sonuçlara evrilen aynı yip, krizlerdir. İki krizin de benzer sebebi, finans piyasasında patlak vemiş olması ve reel sektöre yayılmasıdır. Politika farklılıkları ise, 1929 Krizi’nde banka işlemlerinin durdurulması ve devletin müdahalede geç kalmasından dolayı krizin reel sektörde çok derinleşmesi; günümüz krizinde ise, geçmiş deneyimlerin öğretilerinden yararlanılarak, banka işlemlerinin durdurulmaması ve devletin hem para hem de malî politikalarla devreye oldukça erken girmesi olmuştur. Buna rağmen, günümüz krizinde de önemli sermaye değersizleşmesi yaşanmış ve süreç henüz bitmemiştir.

Süreç henüz bitmemiştir, ancak sürecin sonlanış koridoru oldukça belirmiştir. Şöyle ki, krizden çıkış yolunun sermaye denetiminde olacağı artık netleşmiştir. Zira, sosyalizmin şimdilik çöküşte olması; parçalı ve esnek üretim süreçleri neticesinde dünya emekçilerinin birbirinden kopuk olduğu kadar, birbirine rakip konuma getirilmiş olması; dünyanın en güçlü silahlı ordularının olduğu kadar, kalemli ordularının da (üniversitelerin) burjuvazinin elinde olması; ve yine önemli bir faktör olarak, dünyada gelir dağılımının aşırı dengesiz konumda bulunuyor olması, maalesef, kapitalistlerin elini kolaylaştırmakta ve krizin kapial lehine evrilmesini gerçekleştirmektedir. Üstelik de, yaşadığımız kriz emekçiyi işsiz bırakırken soruna sosyal açıdan bakıldığı halde; sermaye çökerken meseleye ülke ekonomisi açısından bakılmıştır. Bunun sonucu olarak da, emekçilerin kurtarılması topluma sosyal politika olarak algılatılırken, sermayenin kurtarılması ise ekonomik politika olarak benimsetilmiştir. Bundan dolayı, hem ileri ülkelerde, hem de ülkemizde işsiz sayısı üzerinde fazla durulmadan, batan sermaye dert edilmektedir. Şu hale göre, krizden çıkışta sermaye yanlı politikaların başat olacağı artık çok açıktır.

Krizden çıkışta sermaye yanlı politikaların uygulanacağı açık olmakla beraber, sermaye yanlı politikaların topluma sempatik gösterilmesi de gerekmektedir. Bunun için ilk adım, IMF ve/veya Dünya Bankası eliyle uluslararası düzeyde atılabilir. Örneğin, IMF eli ile yeni borçlular yaratılması ya da yoksul ülkelerin borçlarının bir bölümünün silinmesi gündeme gelebilir. Nitekim, IMF derhal atağa geçerek, içinde Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülkeye borç vermeye kolları sıvamıştır. Böylece, hem kapitalizm sempatikleştirilecek, hem ileri ülkelere yeni pazarlar açılmış olacak, hem finansal piyasalar canlandırılarak yeni faiz kanalları oluşturulacak ve, en önemlisi, hem de yoksul ülkelerin siyasal olarak şekillendirilme kanalları aşılmış  olacaktır.

Ulusal düzeyde de para muslukları biraz gevşetilecek, bazı şirketler geçici olarak kamu sektörü içine alınacak, bütçe açığına izin verilecektir. Bu arada oluşacak kısmî enflâsyonla söz konusu politikaların bedeli halkın  üzerine bindirilecektir. Fazla ihtimal vermemekle beraber, krizi fırsat bilerek, bütçeden eğitim ve sağlık gibi çok temel sosyal harcamalara yer veriliyor olabilir. Örneğin, Türkiye’de ciddî ilk ve orta eğitim kademelerinde öğretmen açığı bulunmaktadır. Devlet üniversiteleri malî sıkıntı içindedir. Ancak, bu tür harcamalara fazla ihtimal vermiyorum, çünkü siyasal erkin krizi bahane ederek, bunu bir fırsat bilerek, sermayenin aktif faaliyet alanlarına el atmasını, maalesef, beklemiyorum. Zira, uygulanması olası politikaların felsefesi, sermayenin gücünü kırmak değil, önünü açmaktır. Politikanın amacı, halkların çıkarı doğrultusunda sermayenin gücünü kırmak olsa idi, hükümetin, özelleştirdiği ve yabancılara giden bankaları krizi bahane ederek kamulaştırmaya yönelmesi fevkalade olumlu olabilirdi! Ancak, böylesine piyasa imanıyla şartlanmış ve kendisini dünya emperyalizminin emrine sokmuş bir idarenin halkına dönük ve ulusa yararlı bir hizmet vermesi, efendilerine büyük ihanet olur! Bunu yapmazlar, yapamazlar; yapmaya güçleri yetmez!

İç sermayenin zaman zaman siyasal erkin hışmına uğraması ve bu durumdan şikayetçi olmasına karşın, yabancı sermayenin bu tiyatronun dışında kalıyor olması, senaryonun bizzat emperyalistler tarafından yazılıyor olmasının bir sonucudur. Bu konuda ufak bir örneğü, özelleştirilen ve yabancılara satılan bankaların durumu oluşturmaktadır. Bu bankalar ülke yasalarına dahil olmayıp, uluslararası tahkim hükümlerine tabi bulunmaktadır. Yarın ortaya çıkacak bir ihtilafta eğer gücümüz varsa, uluslararası tahkim komişyonlarında hakkımızı arayalım bakalım (!). Emperyalizm, ulusal siyasal erki iç sermayeye (!) karşı kendi yanına almaktadır. Bir zamanlar komünistler için, kökü dışarıda ideoloji kavramı kullanılırdı, şimdilerde de “erki dışarıda ulusal siyasal kadrolar” ya da “emperyalizm erkine dayalı ulusal görüntülü siyasal kadrolar” kavramını kullanmak yanlış olmayacaktır! İşte, krizin ve yarattığı sorunların küreselleşmesi bu demektir: krizde çevre ulusların siyasal erki ağırlıklı olarak merkez emperyal kapitalin etkisine girerek, aldığı kararlarda emperyalizmin ağırlığı büyük boyutlara ulaşır. Böylece, merkez ülkeler sermayesi sorunlarını çevre ekonomiler sermayesi aleyhine çözerken, çevre ülkelerini ekonomik işgale uğratırlar. Çevre ekonomiler de bu durumu, yabancı sermayenin kendi ülkelerini zenginleştirdiği algılama sarhoşluğu içinde, krizden çıkılmış olmanın zaferi olarak kutlarlar! Önce demir yumrukla sersemletip, sonra da kadife eldivenle şekillendirilen insan(cık)lar, tüm yaşadıkları acılara rağmen, hâlâ kapitalizmi ve onun tiyatrolarını anlayamıyorlarsa,  anlayamıyorlarsa, ne diyelim artık!

__________________

* Prof. Dr.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

4 × 5 =