Katlanmak ama neden?

Katlanmak ama neden?

0
PAYLAŞ
Afşar Timuçin
Afşar Timuçin

Zamanın basitliklerine bayağılıklarına katlanmak kolay değil. Basitlikler bayağılıklar yakınımıza kadar geliyor. Birileri getiriyor onları. Bize düşen basitliklerle ve bayağılıklarla savaşmaktır. Her olumsuzlukla savaşırken onlarla da savaşmalıyız. Belli bir düzeyin üstünde olanla bildiğiniz gibi savaşırsınız. Belli bir düzeyin altına düşene gücünüz kolay kolay yetmez. O sizi aşağılara çekmek ister, ama siz o aşağılara inemezsiniz. O zaman yapacağınız şey katlanmaktır. Bir çeşit yenilgidir bu da. Olağan koşullarda kolay yenilmezsiniz ama basitlikler bayağılıklar karşısında yapabileceğiniz çok şey yoktur. Çek kılıcını! Kılıcını çekmez o. Kılıcı yoktur onun. Onun belli bir “kendisi” de yoktur: düzeysiz bir hayalet. Kılıç çekmek mi? Bizler kılıçla savaşmayız diyecektir. Bizler küçük oynarız, arkadan vururuz, görmezsin bile bizi.

Basitliklerini bayağılıklarını ödemeyeceklerini düşünürler, her şey yanlarına kalacaktır, iyi ki bunları bunları yaptık derler, ne var ki kazın ayağı öyle değildir. Senin dünyanı kirletmeye çalışırken asıl kendi yaşamlarını berbat ederler. Başlarına gelenler kendi ahmaklıkları yüzündendir, ancak bunun böyle olduğunu görmek istemezler. Doğayı oyuna getirdiklerini düşünmüşlerdi. Elde ettikleri şeylerin hiçbir değeri olmadığını gördükleri zaman akşam olmuştur. Size bir iki zarar verirken kendilerine bin zarar vermişlerdir. Günün o eşsiz saatlerini hileyle hurdayla geçirmişler ve boş işler peşinde akşamı etmişlerdir. Şimdi önlerinde kocaman bir gece vardır. Geceden çıkma umudu ya da dileği vardır gönüllerinde. Bundan böyle o bir daha geri gelmeyecek ışıklı zamanları özleyeceklerdir. İki defa yaşamak olası olsaydı ikinciyi daha düzgün yaşarlar mıydı? Olmayacak şeyler üzerinden görüş bildirmenin ne anlamı var. Yaşam hepimiz için bir kerelik bir armağandır. Bana sorarsanız on kere de yaşasalar aynı ahmaklıkları yapacaklardır.

İnsanın dünyayı, yaşam denen güzelliği anlayamaması kadar acı bir şey düşünemiyorum. Bunu anlayabilmek için çok derin kültürümüz mü olmalı? Hiç de değil. Elbette bilmekle bilmemeyi aynı şey sayamayız. Ama yaşamın oyuna getirilemeyecek bir gerçeklik olduğunu anlamak için bilge ya da bilgin olmak gerekmiyor. Nice sağduyulu insan sıradan dünyalarında yaşamın ne olup ne olmadığını sezmiş, yaşadıklarını tam bir doğallıkta yaşamışlardır. Bunlarsa körlemesine yaşadılar. Körlemesine yaşadıklarında başlarına neler geleceğini kestiremediler. Oysa her şey tabak gibi görünüyordu. Hiçbir şey kat kat örtülerin altına gizlenmiş değildi. Yaşam kadar içten yaşam kadar süssüz yaşam kadar açık ne vardır? Görmek için birazcık çaba yeter. Onlar yaşamı yaşanası değil yararlanılası hatta sömürülesi bir değer saydılar. Bir sağmal inekti yaşam, ne kadar sağarsan o kadar süt verecekti. Ona bir şey vermek gerekmiyordu, önemli olan ondan bir şeyler almayı bilmekti.

Yaşamı bu kolaycılar, bu basitliğin ve bayağılığın küçük insanları çirkinleştirdiler. Bir şeylerden koparak, birilerinden ayrılarak, birileriyle aramıza uzaklıklar koyarak yaşıyoruz. Oysa dünya insanla güzel, dünya başkalarıyla anlamlı: başkalarının olmadığı yerde ben kimim? O başkaları nerede şimdi? O güzelim “başkası”na “öteki” deyip çıkmadılar mı bir güzel? Bir sen varsın bir de “öteki” var değil mi? “Öteki” yani gerektiğinde kullandığın yaratık. Sanırsınız adam ayakkabıcıdan ayakkabı alıyor. Bunu mu istersiniz? Hayır öteki. Böylece kendini tüketen bir dünya kurulmuştur. Kimsenin vermeyi düşünmediği ve herkesin almaya çalıştığı yerde kimse doğru dürüst bir şey alamaz olmuştur. Alınabilecek şeyler çirkin evlerdir, her biri bir zevksizlik örneği olan korkunç otomobillerdir. Yitirilen nedir? Yitirilen saymakla bitmez. Yitirilen öncelikle yol gösteren usumuzdur ve insan yüreğimizdir.

Zamanın basitliklerine bayağılıklarına katlanmak hiç kolay değil dostlar. Her gün biraz daha kendine kapanan, kendi üstüne çöken, kendiyle kavgalı duruma gelen dünyada çocuklar acı çekerek büyüyorlar, babalarının ve annelerinin örneği durumuna geldiklerinde de zaten tükenmiş oluyorlar. Cahillik zehirli bir ağaç gibi büyüdükçe büyüyor, fahişelik utanılır olmaktan çıkıyor, yıkıntıda eşelenenler ne bulurlarsa alıp gidiyorlar, her şeyin sahtesi daha değerli oluyor, yalan üreten makineler tıkır tıkır işliyor, genç adam daha dünyayı öğrenmeden hergeleliğin bütün kurallarını sular seller gibi ezberliyor, kızımız güzelliğinin bütün olanaklarını kullanarak bir yağlı kapı bulmaya çalışıyor… Bu durumda kendini bilen insanların işi çok zor. Kırılıp bir köşeye çekilmekle bir savaşı umutsuzca sürdürmek arasında kalan doğru insanlar acılı bir yaşam sürmeyi göze alıyorlar. Günler aylar yıllar geçiyor, her şey kendi ekseninde boş boş dönüyor. Dünya ne onlara ne başkalarına yarıyor.

BİR CEVAP BIRAK