Kaynaklar mı kıt yoksa birileri mi açgözlü?

Kaynaklar mı kıt yoksa birileri mi açgözlü?

0
PAYLAŞ

Bugünün anlayışı kıt kaynaklar söylemine dayanıyor. Herkesin her şeye sahip olabileceği kadar kaynakların bol olmadığı anlayışına… Herkesin iş sahibi olabileceği kadar iş olmadığı anlayışına… Herkesin sahip olabileceği kadar ev,  araba olmadığı anlayışına… Herkesin karnının tok olduğu bir dünyada nüfus artışından dolayı kıtlık olacağı anlayışına…

Böylece neden herkesin her şeye sahip olamayacağı anlayışı meşrulaştırılmış oluyor. Gerçek şu aslında, herkesin her şeye sahip olabildiği bir dünyada, sahip olmanın, olabilmenin bir ayrıcalığı kalmayacağı ve bazı zihniyetlerin bu ayrıcalıklı olmama fikrine asla tahammül edemedikleri için bizzat kıtlığı, yokluğu, yoksulluğu yaratıyor, savunuyor olmaları… 

Mesela, kapitalist sistemde işlerin kıt olması, yani birilerinin işsiz kalması bizzat istenen bir şey değil midir, böylece dışarıdaki yedek işsizler ordusu kapitalistlerin pazarlık gücünü emekçilere karşı arttırır ve ücretler istenen düzeyde düşük tutabildiği için işverenlerin kazançlarına kazanç katılır, böylece ayrıcalıklı konumlar ve konumlular güçlendirilmiş olur…

Peki ne gibi ayrıcalıklardır bunlar… Mesela herkesin giremediği ortamlara girebilme ayrıcalığı, herkesin gidemediği okullara gidebilme, herkesin alamadığı eğitimi alabilme ayrıcalığı, herkesin yaşayamadığı semtlerde yaşayabilme herkesin  sahip olamadığı evlerde oturabilme ayrıcalığı, herkesin kalamadığı otellerde kalma ayrıcalığı, herkesin yemek yiyemediği restoranlarda yemek ayrıcalığı, herkesin bulunamayacağı ortamlarda eğlenme ayrıcalığı, herkesin üye olamadığı klüplere üye olabilme ayrıcalığı, herkesin seyahat edemediği yerlere seyahat edebilme ve tatil yapabilme ayrıcalığı, herkesin sahip olamayacağı eşya ve metalara sahip olabilme, kullanabilme ayrıcalığı, bu liste bu şekilde sonsuza kadar uzatılabilir…

Kaynaklar kıttır ama bunların bitmek bilmeyen isteklerini karşılamalarının sınırı yoktur… Bu herkesin ulaşamadığı şeylere ulaşma ayrıcalığının putlaştırıldığı ve  tapınıldığı bir sistemdir…

Bu sistemde bir şeyin herkese açık olması,herkes tarafından o şeyin kolayca elde edilebilmesi, onun değerini düşürür ve avamlaştırır onu… Halk pazarlarına gitmek, halk konserlerinde bulunmak, halka açık yerlerde yemek, içmek, halk günlerinde sinemaya gitmek vb. gibi başına halk getirilen her şey avamdır ve istenmez…

Ayrıcalıklı olanlar, ayrıcalıklı olmayanlarla aynı ortamlarda bulunmaktan, onlarla aynı havayı solumaktan nefret ederler, tiksinti duyarlar…

Peki neden bazı insanlar herkes gibi olmaktan bu kadar korkarlar… Neden ayrıcalıkları olmadığında kendilerini çırılçıplak savunmasız hissederler… Herkesle aynı şekilde aynı haklara, aynı olanaklara sahip olabilmek neden bu kadar kötü gelir bu insanlara…  Herkes her şeye sahip olamazsa bile, en azından bunlara ulaşmada fırsat eşitliğine sahip olabilse, bunun neresi kötü…

Ayrıcalıkların olmadığı, bireylerin ayrıcalık elde etme ve koruma derdine düşmediği ve tüm çabalarını toplumsal değerler ve insanlığın ortak gelişimi için harcadığı bir sistemde, her şey ne kadar farklı olabilirdi oysa… İnsanlar kendi konumlarını ve ayrıcalıklarını güçlendirmek yerine paylaştıkları ortak yaşamı ve dünyayı geliştirmek için mücadele ederlerdi ve bugün hayal bile edemeyeceğimiz noktalarda olabilirdi insanlığın ortak birikimi ve yaşam düzeyimiz…

Düşünsenize böyle bir sistemde, yani, herkese yaşamak ve gelişmek için eşit  fırsatlar verilen bir sistemde, dünyanın en ücra köşelerinde bile Edisonlar, Einstein’lar,  Mozart’lar, Dostoyevski’ler yetişebilirdi ve bunun gibi nice yetenekler kendilerini ortaya çıkarma fırsatı bulabilirdi.

Bugüne kadar fırsatların hep sınırlı sayıda insan tarafından kullanılması nedeniyle dünyada bilime, sanata, gelişmeye katkısı olanların sayısı diyelim ki binlerse, on binlerse  bu sayı yüz binlere, beş yüz binlere, hatta milyonlara on milyonlara  ulaşacaktı.

Günümüze kadar insanlık kapasitesinin ancak yüzde 10 ya da 20’si gibi küçük bir bölümü kullanılarak bugünkü yaşam düzeyi ve gelişme noktasına ulaşılmışsa dünyada, bu kapasite tam kullanıldığında, yani tüm insanlığın yüzde yüz kapasite ile kendini tamamlayıp geliştirdiği ve en üst düzeyde üretime katıldığı bir dünyada, dünyanın bugünkü gelişmişlik düzeyi kim bilir nerelerde olacaktı…

Bir de buna, insanların kendi yaptıklarını yıkma, yok etme, tahrip etme özelliği göz önünde bulundurularak, böyle bir unsurun da ortadan kalktığı, en azından asgariye indirildiği eklenirse; yani barış içinde bir dünyanın asgari müşterekte gerçekleşebildiği, savaşlar yüzünden kaybolan medeniyetlerin, kültürlerin olmadığı, sanat eserlerinin, bilim eserlerinin tahrip edilmediği, kütüphanelerin, kitapların yakılmadığı, bilim insanları ve aydınların düşünceleri yüzünden zincirlere vurulmadığı, zindanlara atılmadığı eklenirse ve tüm bu birikimlerin günümüze kadar aynen ulaştığı düşünülürse, bugün dünyamızda nasıl bir kültürel zenginlik ve sanat birikimi olabilirdi kim bilir…

Afrika’da çocuklar daha açlık yüzünden ölürlerken onların bir gün büyüdüklerinde, gerekli eğitim ve  gelişim olanakları verildiğinde neler üretebilecekleri veya dünyaya nasıl bir katkı sağlayabilecekleri kimsenin aklına geliyor mu bugün, ya da kimsenin umurunda mı bu…

Yine bir zamanlar Vietnam’da, Hiroşima’da, bugün Bosna’da, Afganistan’da Irak’ta binlerce, on binlerce çocuk savaşlarda katledilmese, kan ve barut gölgesinde yok olmasalar, bombalar altında  can vermeseler, sakat kalmasalar, bu çocuklar okullarda, laboratuarlarda, konservatuarlarda yeteneklerini geliştirmek ve kendilerini gerçekleştirmek için fırsat bulsalar, içlerinden ne bilim adamları, ne dahiler, ne sanatçılar, ne yazarlar, ne mimarlar, ne mühendisler, ne tıpçılar, ne siyasetçiler çıkabileceği, kimsenin aklına geliyor mu…

Şimdi bazı kıt kaynaklar savunucularının kafalarından geçecek şu düşünceleri de tahmin edebiliyorum, “olur mu ya, herkes yaşasaydı, herkes her fırsata sahip olsaydı, dünyanın kaynakları kime yeterdi ki, dünyada her şey sınırsız, sonsuz değil ki”.

Hatta böyle düşünenler, açlığı, kıtlığı, savaşları, yoksulluğu, depremleri, afetleri dünya nüfusunu dengeliyor diye savunurlar bile, onlara göre “tabii birileri ölmeliydi ki dünya temizlenmeliydi, fazlalıklardan kurtulunmalıydı”  ve böylece  kendilerine daha çok yer, daha çok kaynak ve bereketli bir dünya kalmalıydı…

İnsanoğlu bugüne kadar doğayla mücadelesinde toprağı en verimli şekilde işleyip eskisinden çok daha fazla ürün almayı, eskisinden çok daha fazla kaynak yaratmayı başarmamış mıdır, başarmıştır; öyleyse neden korkuyoruz daha çok insanın yaşamasından…

Neden korkuyoruz daha çok insanın eğitim alıp,  bilgilenip, tam kapasite kendini gerçekleştirip, herkesin yaşamasına ve mutlu olmasına yetecek kadar refah ve zengin bir dünya için mücadele vermesinden ve eşit çaba göstermesinden…

İlle birileri ayrıcalıklı olmalı öyle mi… Neden birileri  vazgeçemiyor bir türlü bu kıtlık sevdasından,  bizzat kıtlık yaratarak, bizzat birilerini bir şeylerden mahrum ederek, sadece  kendilerine yaşam alanı yaratma uğraşından…

Başkaları pahasına var olma, başkalarının ölümü, açlığı, yoksulluğu pahasına zengin olma, müreffeh olma düşüncesinden nasıl kendilerini kurtaramıyorlar bunlar… Nasıl yüreklerine sindirebiliyorlar bu kadar bencilliği, kötülüğü, arsızlığı… Lokmalar nasıl düğümlenmeden geçebiliyor bu insanların boğazlarından etraflarında bunca yoksul, bunca sefil, bunca masum bebek açlıktan çığlık çığlığayken…

Onlara inat ben tekrarlamak istiyorum, bugün, yüz kişinin, bin kişinin, on bin kişinin kendini gerçekleştirebilmesi yerine, binlerce, yüz binlerce, milyonlarca insanın kendini gerçekleştirebilmesi mümkün olsaydı, dünyamızda ne çok beyin üretmek için uğraşır, ne çok yürek sevgi adına bir araya gelir ve dünyayı güzelleştirmeye çalışırdı…

Bu kadar insanın bilimin, müziğin, sanatın, tıbbın, gelişimine katkıda bulunabildiği bir dünya düşünün, hem de ayrıcalıklı bencil bir dünya değil tüm insanlık için eşit, barışçıl bir dünya olduğunu düşünün bunun, bu dünyada insanlık tarihi nasıl bir gelişme düzeyine ulaşabilirdi kim bilir.

Tarih boyunca gelmiş geçmiş bütün beyinler ve yeteneklerin kapasitelerini kullanabildiği bu dünyada, günümüze kadar ne  kültürler, ne medeniyetler,  ne icatlar, ne buluşlar birikebilirdi… 

Oysa bugüne kadar yapılan nedir, üretilenlerden çok var olanları yok etmek, tahrip etmek…  Kendi karınlarını doyurmak için doğayı, hayvanları yok ederler insanlar önce… Daha sonra işin içine başka insanlarla dünyayı paylaşmak sorunu çıkar ve bu sefer de doğa ve diğer canlılar yansıra birbirlerini yok etmeye başlarlar… Bundan sonrası ise paylaşım savaşıdır zaten…

Bundan sonrası, yokluk ve kıtlık üzerine yazılan bir insanlık tarihidir… Öyle çok insan yok olmuştur ki savaşlarda… Bu arada öyle çok insan da insanlıklarını gerçekleştiremeden, hayvanlar gibi ilkellik içinde, cahil tamamlanmamış olarak yaşamış ve ölmüştür. Tarihte köleler, tutsaklar, köylüler, birçok toplumda dün olsun bugün olsun kadınlar, günümüzde yoksullar, mülksüzler bu tanımlama içine girmektedir.

Bugün hala savaşlar devam etmektedir, yoksulluk, cahillik, açlık, sefalet devam etmektedir. Daha kötüsü bugün insan kendi yaşam alanını yok etmektedir. Herkese lazım olan oksijeni, havayı, suyu, denizi, meyveyi sebzeyi kirletmekte, tahrip etmektedir ve herkeslerden kıt diye sakındığı bu değerleri kendi kendisi için de saklayamamaktadır artık…

Bir yandan yaparken bir yandan yıkmaktadır insanoğlu. Bir yandan onarırken, güzelleştirirken diğer yandan tahrip etmekte çirkinleştirmektedir, zarar vermektedir çevresine.  Hatta bugünün  üretiminde,  iyileştirme, yararlılaştırma özelliğinden çok, tahrip etme, deformasyon, kirlilik, yok etme özelliği daha ön plandadır. Bütün bunlar ise daha çok kar etme ve kazanç elde etme uğruna yapılmaktadır…

Ne yazık ki birilerinin daha çok para kazanma kaygısı yüzünden dünya bugün kaybedilmektedir…

Herkese eşit paylaştırıldığında bitmesinden, yetmemesinden korkulan kaynaklar, bugün gerçekten bitme tükenme tehlikesi ile karşı karşıyadır; ama bunun sebebi daha çok kişi tarafından kullanılmaları değil, bir avuç insan tarafından daha çok kazanç uğruna heba edilmeleridir…

Birileri daha çok kazanmak için hormonlar kullanıyor, kimyasal katkı maddeleri kullanıyor yaşamı tehdit ediyor; savaşlar çıkarıyor, bombalar atıyor,  biyolojik, kimyasal silahlar kullanıyor, insanlar ve canlılar yanı sıra çevre yok oluyor, yaşam alanlarımız yok oluyor… Peki ne oluyor o zaman, gerçekten kıtlık oluyor, gerçekten yaşanmaz hale geliyor dünya…

Oysa herkesin elbirliği ile dünyamız için, insanlık için ortak çalıştığı, yeteneklerini ve bilgisini ortak kullandığı ve bunu insanlığın gelişimine sunduğu bir dünyada, birbirini geçme, yok etme, öldürme gibi haince uğraşlar da olmayacak, insanlar kıtlıklar yaratarak bir birinin yaşam alanını kısıtlamak yerine, bir araya getirdikleri enerji ve bilgi birikimi ile tüm dünyaya yetecek kadar zenginlik ve kaynak yaratabileceklerdir.

Daha henüz kaynak dağılımındaki adaletsizlik sorununa gelemedik bile. Oysa kıt kaynaklar hikayesinin temelinde yatan gerçek sebep, kaynak dağılımındaki adaletsizliktir…

Bugün, yeryüzü kaynaklarının yüzde 70’lere varan büyük bir kısmı, dünya nüfusunun yüzde 15-20’lere varan küçük bir azınlığı tarafından kontrol edilip kullanılıyorken, yüzde 20 gibi ufak bir bölümünün ancak yüzde 80’lere varan yığınlar tarafından paylaşılıyor olması düşünülmesi gereken bir sorudur. Bu kaynaklar adil bir şekilde dağıtıldığında herkesin  insanca yaşayabilecek bir düzeyde her şeye sahip olabileceği kabul edilebilir bir gerçektir.

Öyleyse sorun birilerinin  birileri pahasına daha çok şeye sahip olma istekleridir…

Kendileri, bin kişinin, yüz bin kişinin hatta milyonlarca kişinin yaşam olanağına sahipken, binlerce, yüz binlerce  dönüm arsaya, yüzlerce, binlerce apartman katına, villalara, holdinglere sahipken,  gelecek, gelecek, gelecek soylarının dahi hiç çalışmadan yaşayabileceği bir mirası garantilemişken, bırakın evi olmayı daha kirasını bile ödeyemeyen sokaktaki vatandaşa dönüp “kaynaklar kıt canım, herkesin evi olursa, herkesin rahatı yerinde olursa, bu kaynaklar kime yeter, açlık olur alimallah” demeleri hangi vicdana sığar bilemiyorum… Bunlar vicdansızlar gerçekten…
 
Evet bazıları bazılarına göre daha çok yol kat etmiştir, bu doğrudur… Doğayı yok etmiştir bunlar, canlıları yok etmiştir, en acımasız ve anlaşılmaz şekilde birbirlerini yok etmiştir ve bunu daha çok kazanmak, başkalarından daha iyi ve zengin yaşamak uğruna yapmıştır… Ve halen de yapmaya devam etmektedir, üstelik daha zalimleşerek ve çirkinleşerek…

Bunun için yinelemekten bıkmayacağım ve gücüm yettiğince toplumsal düşüncenin, ortak yaşamın, paylaşımın güzelliklerini savunmaya devam edeceğim…

Sizleri bu yönde tekrar düşünmeye davet ediyorum. Evet  tekrar tekrar düşünelim, kendini gerçekleştirme sorununun bir parçası olarak, eğitimde herkesin fırsat eşitliğine sahip olduğu ve dolayısıyla kişisel gelişimini zeka ve yeteneğine göre en üst düzeyde tamamlayabildiği, herkesin iş sahibi olabildiği ve dolayısıyla üretebildiği, ürettiği değerle kendini ifade edebildiği, başka bir deyişle insanların kendilerine, ürettikleri değerlere yabancılaşmadığı, herkesin sağlık problemlerinin maddi olanaklarına bakılmaksızın insanlık meselesi olarak görüldüğü ve halledildiği ve böylece sağlıklı nesillerin yetişebildiği, toplumsal olarak moral çöküntüsü ve hastalıklarlar yüzünden  enerji ve çalışma gücü kayıplarının olmadığı, yetişmesi yıllar alan insan kaynaklarının günümüz sistemindeki gibi har vurup harman savrulmadığı, adeta gençliğin depresyona, umutsuzluğa terk edilmediği, insanların böylesi kaderleriyle baş başa bırakılmadığı, mutlu ve umutlu  olunabilen, toplum için bir şeyler yapmanın değerli olabildiği,  en güzel tatmin şeklinin kişisel ayrıcalık ve tüketimlerde değil, toplumsal gelişime katkı ve toplumsal değerlerde olduğuna inanılan bir dünyada yaşamak daha güzel olmaz mıydı gerçekten…

Bireysel tatmini olan, ayrıcalık kaygısı olmayan, kendini eşitsiz, ezilmiş, tamamlanmamış hissetmeyen, aksine halinden, enerjisinden, elindekilerden memnun, yarınından umutlu, yarınlar için mücadele etmeyi anlamlı bulan,  yoksullukların ve eşitsizliklerin asgari düzeyde olduğu bir dünyada yaşama şansımız olsaydı, hayat daha güzel ve anlamlı olmaz mıydı, bunu bir düşünelim…

Eğer bir toplumda herkes her yere aynı şekilde girebiliyor, aynı olanaklardan yararlanabiliyor ve aynı haklara sahip olabiliyorsa, her bir birey yeteneği ölçüsünde bir işe ve adil bir gelire sahip olabildiği için istediği her ortamda bulunma ve ihtiyaçlarını gerektiği gibi karşılama olanağına sahipse, tiyatroya gitmek, sinemaya gitmek, sanatla uğraşmak bir ayrıcalık değil yeteneği ve arzusu olan herkese açıksa, herkesin bu konuda eşit hakları varsa, böyle bir toplumda kim hangi ayrıcalık için uğraşmak ister ki…

Kim kimden sadece bilmem ne klübünde eğlenebiliyor veya falan restoranda yemek yiyebiliyor diye üstün hissedebilir kendini… Ama bugün hissedenler var öyle değil mi…

Bu tür şeylere gülüp geçecektir bir gün insanlık, bu tür zaafları ilkellik olarak görecek ve küçümseyecektir…

Bu toplumun bireyleri yetenek ve zekalarını kendi ayrıcalıklı konumları veya olanakları için değil insanlığın ortak gelişimi için kullanmayı meziyet bileceklerdir. Çünkü gerçekleştirilen her gelişmeden kendileri de eşit düzeyde faydalanabileceği için, toplum için harcadıkları her çaba kendilerine hizmet ve fayda olarak geri dönecektir.

Toplumda gerçekleşen her fırsat ve ilerleme tüm bireylerle birlikte kendisinin de eşit kullanımına sunulacağı için, birey toplum için elde ettiklerini aynı zamanda kendisi için de elde etmiş olacaktır. Toplumsal yaşam düzeyinin yükselmesi demek kendi yaşam düzeyinin de yükselmesi demek olacaktır.

Örneğin toplu olarak harcanmış bir çabanın ve emeğin eseri olarak bilgisayarın icat edilmesini ele alalım. Bu bilgisayar icat edildiği andan itibaren, bugünkü sistemde olduğu gibi sadece belli bir ayrıcalığa sahip azınlıkların kullanımına sunulmayacak, herkesin bu  fırsattan eşit yararlanması sağlanacaktır.

Bilgisayarın herkesin evine eşit koşullarda girebilmesi başka bir olumlu etki yaratacak ve toplumsal gelişim hızlanacaktır. Böyle bir toplumda doğal olarak eşit  düzeyde bir gelişme olacağından geri kalmış bölgeler, ülkeler ve coğrafyalar olmayacaktır.

Bu toplumlarda bir avuç ayrıcalıklı teknokratın dünyayı eşitsiz  bir şekilde yönetmesi de mümkün olmayacaktır…

En önemlisi böyle bir dünyada, yeryüzü kaynaklarının kullanımı ve denetimi ayrıcalıklı bir küçük zümre veya ülkenin elinde olmayacaktır…

Sözün kısası, bu kıt kaynaklar hikayesi, insanlığın toplumsal olarak gelişimini sınırlı düzeyde tutup ayrıcalıklı konumdaki bir avuç insanın emrine tüm olanakları ve kaynakları vermenin hikayesinden başka bir şey değildir…

Öyleyse, paylaşmayı meziyet sayan, toplumsal değerleri yüceltmekten çekinmeyen ve her türlü ayrıcalıklı konum elde etme uğraşını hor gören yeni bir anlayışa ihtiyacı var dünyanızın… Bunu oluşturmak hepimizin görevi, haydi dostlar iş başına o zaman… En yakınlarımızdan başlayalım önce, ailemizden, çocuklarımızdan, yakın  çevremizden ve arkadaşlarımızdan başlayalım…

Onlara, kaynakların kıt olmadığını, bazı aç gözlü insanların başkalarının hakkında da sahip olmak istedikleri için bu masalı uydurduklarını anlatalım…

Daha güzel bir dünya oluşturmak için kat edilecek yola, bir çakıl taşı da biz koyalım, ne dersiniz…

____________

*  Yrd Doç. Dr. / İstanbul Üniversitesi

BİR CEVAP BIRAK

2 × 5 =