Küba ve yılanlar…

PAYLAŞ

Yanlış hatırlamıyorsam 2004 yılıydı, Fener Patriği Bartholomeos, Fidel Castro’nun davetlisi olarak Küba’ya gitmişti.  Gidişine vesile olan, küçük bir Ortodoks kilisesinin açılışıydı.  Kilise, 19. Yüzyıl sonlarında Yunanlı denizcilerin uğrak noktalarından biri olan Havana’nın sahilinde inşa edilmiş ufak bir yapıydı.  Devrimden sonra diğer kiliseler gibi kapatılmış, bir müddet sonra da bir okul müştemilatı olarak kullanılmıştı.  Okulun boşaltılması ve restorasyonu daha zahmetli olur düşüncesiyle, yakın bir mevkide bir replikası yapılmıştı.  Açılışı yapılan, bu replikaydı.  İkonlarına varıncaya kadar her şeyiyle yepyeniydi ve koca şehrin ender görülen yeni yapılarından biriydi; muhtemelen de tek yeni kilisesiydi.
Söylentilere göre, kilisenin inşa masrafları ilk tahminleri çok aşmıştı.  Masrafların tamamen Küba devletinin kesesinden çıktığı düşünüldüğü zaman, meteliğe kurşun atan Küba hükümetinin Ortodoks cemaatine yönelik ne kadar fedakarca ve cömertce bir jestte bulunduğunu farketmek zor değildi.  İşin ilginç tarafı, ülkede Ortodoks cemaatinden eser yoktu!  Gerçi  Yunanlılar, yeryüzünün en yaygın kolonilerini oluşturduğu için, her taşın altından çıkabilir; Havana’da da yaşayan tek tük Yunanlı belki vardır.  Ama bunları ne gören, bilen vardır, ne de, olsalar bile, bir cemaat oluşturacak sayıları vardır.
Buna rağmen, kilisenin açılışına çok kalabalık bir Yunanlı gurup katıldı.  Bunların büyük çoğunluğu,  Kuzey, Orta ve Güney Amerika’dan gelen Yunan asıllı Amerikalılardı.  Yunanistan’dan gelenler nispeten daha azdı.  Tabiatıyla, bunda Küba’nın Amerika’ya coğrafi yakınlığı kadar, Kuzey ve Güney Ortodoks kiliseleri birliğinin Yunanistan’daki ulusal kiliseye değil, doğrudan Fener Patrikhanesi’ne bağlı olmasının da payı vardı.  Patriğin Küba ziyareti bu bakımdan en çok Amerika kıtasındakileri cezbeden ve heyecanlandıran bir olaydı.  Sonuçta bu ziyaret, Ortodoks cemaatin kendi dışındaki bir güç merkeziyle bağlantı kurması kadar, kendi içinde bir araya gelmesine ve iç ilişkilerini tazelemesine vesile oldu.  Küba’daki bu buluşma bazı bakımlardan, kendi ürünlerinin hiç satılmadığı ve tanınmadığı ilgisiz bir adadaki mutad bayi toplantılarından biri gibiydi: tropik bir iklimde, rutin hayatlarının dışına çıkarak stres atan ve coşan bayilerin bazen bir şölene dönüşen toplantılarını andırıyordu.


Yaklaşık bir hafta süren bu Ortodoks “şöleni” sırasında, Havana’da Türkler de eksik değildi.  Bir kısmı, Patriğin daveti veya çağrısı üzerine gelenlerdi (tabii tüm seyahat masrafları kendilerine ait olmak üzere).  Bir kısmı da, bu guruba kendi inisiyatifiyle katılanlardı.  Doğrusu, benim de aralarında bulunduğum bir uçak dolusu bu Türk gurubunun, görünürdeki amaçlarına uygun olarak, sözkonusu şöleni yakından izlediği söylenemez.  Tahmin edileceği gibi, guruptaki hemen herkesin esas derdi, o kısacık süre içinde mümkün mertebe ülkenin kendi insanlarıyla görüşmek  ve Havana’yı keşfetmekti.  “Davetli” statüsüyle orada bulunmak, bunu hem biraz engelledi, hem de bazen beklenmedik şekilde bazı kapıları aralayarak kolaylaştırdı.


Şehri gezerken tanışma fırsatı bulduğum yetkililerden biri, Havana’nın UNESCO’nun korunacak şehirler listesine alınmasında emeği geçmiş önemli bir mimardı.  Partide sözü geçen ve halen Havana’nın şehircilik ve anıtlar kurulunun başkanı olduğunu sonradan öğrendiğim bu yüksek bürokrat, rütbesine göre hayli açıksözlü, fakat bir o kadar da karamsar görünümlü bir adamdı.  Şehrin problemlerine, çelişkilerine ve geleceğine ilişkin anlattıklarından, reklam ve propaganda kokmayan gerçekçi bir tablo çıkmıştı.  Fakat Ortodoks şöleninden o kadar etkilenmiş olmalı ki, bu külyutmaz mimar bile, şölenin istimiyle hiç değilse bazı kiliselerin yakın gelecekte onarılabileceğine dair umutlandığını belli etmişti.   Lakin, mimarın kendinden de karamsar olan asistanı, şehirde onarılmayı bekleyen anıt niteliğinde yığınla bina dururken, kiliselere sıranın kolay kolay gelmeyeceğini söyleyerek, konuyu kapamıştı.


O sıralarda Küba 1990’lı yıllara damgasını vuran yoksunluk ve açlık döneminin (“periodo  especial”) yaralarını sarmakla meşguldu.  Etrafta hafiften bir liberalleşme esintisi hissediliyordu.  Devlet işletmesi lokantalara rakip çıkan aile işletmesi “paladar”lar kıyıda köşede görünür olmuştu.  Amerikan doları  resmen dolaşıma girmiş, özellikle turistlere satışlarda pesonun yerini almıştı.  Tek tük de olsa, sokaklarda bir takım yabancı marka ürünlere ve mağazalara rastlanıyordu.  Başta Rahmi Koç olmak üzere, Türk gurubunda bulunan bazı  işadamlarının bile piyasayı “kokladığı” söyleniyordu.  Diğer taraftan, siyasi hükümlülerden hiç değilse bir bölümünün salıverileceğine dair söylentiler de dolaşıyordu ortalıkta.  Ülkedeki turizm yatırımlarında büyük bir artış vardı; benzer bir artış, Küba’nın Avrupa ile ilişkilerinde ve siyasi trafiğinde de görülüyordu.   Bir kaç yıl önce, şaşaalı bir kutlamayla Papa II. Paul da Havana’da ağırlanmıştı; Papa’nın ardından Patriğin davet edilmesi, Küba’nın A.B.D. dışındaki Batı alemine açılma girişiminin bir parçası olarak algılanıyordu.


Bu dışarıya açılma sürecinin geçici olduğunu ve aslında gezimizin sözkonusu sürecin son anlarına denk geldiğini tabii o zaman anlamamıştık.  Türkiye’ye dönüşümüzden  kısa bir süre sonra, Küba’da hava birden değişti.  Venezuela ve diğer bazı Latin Amerika ülkelerinde yeni müttefikler bulan Küba, Sovyetlerin çöküşünden sonraki yanlızlık ve kuşatılmışlık duygusunu üzerinden atarak, Avrupa’da destek aramaktan fiilen vazgeçti.  Böylece, Kanada hariç, Kuzey yarım küredeki Batı alemiyle ilişkiler soğudu, iletişim kanalları tıkanmaya başladı.  Siyasi mahkumlar beklendiği şekilde salınmadı, tersine soruşturma ve tutuklamalar arttı; ayrıca, Küba vatandaşlarının yurtdışına çıkışlarına ve internette iletişim imkanlarına yeni kısıtlamalar getirildi.  Ülkedeki iş potansiyeline bakarak yatırıma hazırlanan pek çok işadamının iştahı kursağında kaldı.  “Kapitalist” virüs taşıdıkları düşüncesiyle, ülkede resmen izin verilen tek özel girişim örnekleri olan “paladar”lara ve pansiyonlara bile sıkı denetim geldi.  Amerikan doları tedavülden kaldırıldı, yerine turizm sektörüne dönük fakat gene Amerikan dolarına endeksli yapay bir para birimi (CUC) oluşturuldu.  Hayati bir döviz kaynağı olduğu için, bu yeni dalgada sekteye uğramayan tek sektör turizmdi, ancak bu sektörde de, eskiden beri varolan bir eğilim giderek güç kazandı: turizmin, ülkeden soyutlanmış bir takım kapalı bölgelere ve paketlere çekilmek ve hapsedilmek istendiğini gösteren işaretler iyice arttı.


Son olarak, 2008 Şubatı’nda Küba’ya gittiğimde gördüklerim ve karşılaştıklarım, bu son gelişmelere ilişkin önceden duyduklarımı çoğu kez doğrular nitelikteydi.  Karamsar mimarın karamsardan da beter asistanının dedikleri de doğru çıkmıştı.  Eski Havana’nın iki temel aksı üzerindeki bir kaç güzel restorasyon sayılmazsa, virane halindeki yığınla anıtsal binaya daha el bile sürülmemişti.  Kiliselere gelince, aslında onların durumu bir sürü kamu binasından daha kötü değildi.   Merkezi ve turistik mahallelerde olanlar, eskiden beri zaten iyi korunan ihtişamlı kiliselerdi (San Cristobal, Santa Clara veya San Francisco de Paula gibi).  Ambar, depo, okul, garaj, atölye gibi fonksiyonel mekanlara dönüştürülmüş olanlarsa, hiç değilse ayakta kalmayı başarmış görünüyorlardı.  Ama kapıları ve pencereleri briketlerle veya tahta perdelerle kapatılmış, bakımsızlıktan dökülen çok sayıda kilise de vardı tabii.  Bu durum taşrada daha da çarpıcıydı.  Küba’nın güneyindeki efsanevi Trinidad kasabasının ana meydanına bakan koca kilisenin görüntüsü, Cunda (Alibey) Adası’ndaki  Taksiyarhis kilisesinin acıklı halinden farksızdı, örneğin.  Bütün bu kiliselerin en antika olan ufak bir bölümünün dahi daha uzun bir süre restorasyon veya makyaj görmeyeceği belliydi.  Her halükarda şurası açıktı ki, anıtlar kurulu başkanının umduğunun aksine, Ortodoks patriğini geçtik, Papa’nın ziyaretinin bile bu eski Katolik yapılarının kaderini zerre kadar değiştireceği yoktu. 


Küba’ya son gidişim, Fidel Castro’nun devlet başkanlığını kardeşine asaleten devrettiği günlere rastladı.  Bu devir teslimle birlikte, ülkede bazı düğümlerin biraz gevşetileceğine dair beklentiler arttı.  Gerçekten de, bugüne kadar geçen zaman içinde, bu doğrultuda bazı işaretler görüldü, ancak genel manzarada fazla bir değişiklik olduğu söylenemez.  Sonuçta, Raul’un ağabeyi Fidel’in yarım yüzyıllık yoldaşı olduğunu, ayrıca Raul’a ilaveten Fidel’e bağlı kadronun da iktidarda aynen kaldığını unutmamak gerekir.  Üstelik Fidel, hasta yatağından da olsa, özellikle dış politika konularına hala müdahale etmekte, yazılar yazmakta.


Geçenlerde, Lider Maximo gene ilginç bir çıkış yaptı.  Önce, hastalandığından beri basında iyice seyrekleşen fotoğraflarından birini gördük (The Gazette, 19 Kasım).  Fotoğrafta Fidel, Rus Ortodoks Kilisesi’nin yüksek temsilcisi bir piskoposu ağırlıyordu.  Onu hasta yatağında Chavez’i ve diğer Latin Amerikalı yoldaşlarını ağırlarken görmeye alışmıştık.  Fakat bu sefer, pijamaları içinde ama ayakta,  piskoposla birlikte objektif karşısına geçmişti.  Piskoposun koluna tutunmasından, ayakta durmakta zorlandığı izlenimi veriyordu. Yüzünde de,  piskoposun mesafeli tebessümüne refakat edemeyen bir kaygı ve sıkıntı okunuyordu.


Bu fotoğrafı görünce, Fidel’in sıkıntılı halini rahatsızlığına ve yaşının getirdiği fiziki bir bitkinliğe yormak yerine, daha derin, manevi bir dönüşüme bağlamak isteyen epey insan çıktı.  Sık sık şakaya da vurulan sorular hep aynıydı:  Bu son yıllarda artan din adamı trafiği neyin nesiydi?  Yoksa bir ayağı çukurda, Fidel hidayete mi eriyordu?  Kaygılı hali, ahiret korkusunun bir ifadesi miydi yoksa?  Her şey iyi güzel de, Katolik diyarında Ortodoks papazların işi neydi?


Fotoğrafın hemen ardından, Fidel’in dünya medyasına da yansıyan izahatları, her şeyi açıklığa kavuşturdu.  Ortodoks Rus Kilisesi temsilcisinin Küba’ya davet edilmesi, Fidel’in son bir dış politika uvertürünün rutin töreninden başka birşey değildi.


Ülkenin resmi yayın organları olan Granma ve Juventud Rebelde (Asi Gençlik) adlı gazetelerde çıkan yazılarında Fidel, Rus Ortodoks Kilisesi’ne uzun bir övgü döşendikten sonra, bu kilisenin Rus tarihinde  büyük rol oynadığını, vazgeçilmez bir manevi güç olduğunu, Stalin’in bu güçten yararlanmayı bildiğini ve Büyük Savaş’ı önemli ölçüde bu sayede kazandığını anlatıyor, ülkenin başkentinde Rus-Küba dostluğu anısına bir katedral inşasına karar verildiğini, inşaatın temelinin atıldığını, üstelik bu anlamlı olayı daha da anlamlandırmak üzere, “ülkemizde onlarca yıl hizmet verip ölen Sovyet askerlerinin kalıntılarının da bu temele konulduğunu” müjdeliyordu (21 Ekim).


Ne var ki, Küba halkı arasında bu “müjde”yi kimin sevinçle karşılayacağı meçhuldu.  Rivayete göre, ülkede toplam 8000 cıvarında Ortodoks vardı ve bunların büyük bölümünün Rus asıllı olduğu tahmin ediliyordu.  Doğruysa, bu aslında yabana atılacak bir nüfus değildir; ancak, tıpkı Küba’daki Yunan asıllılar gibi, “Ortodoks” Rusların izine rastlamak kolay değildi.  Her halükarda, sıcak iklimi bulunca rehavet ve sefahata kapılmaya  yatkın Rusların Küba’da arayacakları son şey din olsa gerek.  Bu şartlar altında, pekçok Kübalının sözkonusu kilise inşasına sevinmek şöyle dursun, bozulup homurdanmış olması kuvvetle muhtemeldir.


Nitekim gazeteci Christopher Hitchens, yakınlarda çıkan bir yazısında, tam da buna tanık olduğunu anlatıyordu:  “Geçen on yıllar içinde Küba’ya defalarca gittim, fakat bizzat parti üyelerinin, sakallı ihtiyarın kafasından nelerin geçtiğini tahmin etmekte bile zorlandığını ve bunu açıkça da itiraf ettiğini ilk defa görüyorum.  Kültür Bakanlığı yetkililerinin bulunduğu bir yemekte bir hanımın şunları söylediğini duydum: ‘Bu ne biçim bir para israfı?  Hiçbir Kübalının ait olmadığı bir din için katedral inşa edeceğiz ha?… İyi, gelecek sefere de Amişler’e bir yardım yapalım bari!’ “(“Why on Earth did Castro Build a Russian Orthodox Church in Havana?”, Slate Magazine, www.slate.com, 17 Kasım 2008).


Laf aramızda, Küba’dan bir yardımı en çok hakedenler herhalde Amişler olmalıdır, çünkü bazı yönlerden Koca Amerika kıtasında Kübalılara en yakın yaşam tarzını tutturmuş olanlar onlardır.  Şaka bir yana,  Kübalı hanımın yakınmasına neden olan durumun acayipliği ortadadır: Prado’daki mescitli Arap merkezinden Rum ve Rus kiliselerine varıncaya kadar, Havana caddelerinde ardarda dikilmiş ve dikilecek olan bu ibadet mekanları, Lider Maximo’nun uzun dış politika serüveninin duraklarıdır yalnızca.  Turistlerin arada sırada uğradığı zamanlar dışında bomboş kalan ve sinek avlayan, cemaati olmayan yapılardır bunlar.  Cemaatini sonradan kaybetmiş ibadet yerlerinden farklı olarak, cemaati hiç bir zaman olmadığı halde ve olmayacağı biline biline yapılmış yapılardır.


Fidel’in, zorlama bir anlamlandırma gayretiyle, kemikleri kilise temeline konan Sovyet askerlerini Küba’da bir savaşa katılmış gaziler veya şehitler gibi sunması da, bu acayipliğin bir sonucudur.  Oysa Hitchens’ın da vurguladığı gibi bu askerler, Küba’da günlerini gün ettikleri uzun dönem içinde, ölümü çoğu kez alkol, firengi, intihar ve kendi ecelleriyle bulmuş eski Sovyet teknisyenleri ve memurlarıdır.  Üstelik, Hıristiyanlık adına değil, komünizm adına oraya gönderilmiş insanlardır bunlar.  Eğer Fidel’in kendisi bu gerçekleri hatırlayıp da bıyık altından gülmemişse, pek çok Kübalı onun yerine gülmüş olmalıdır.  
Tabii esas sorun, Küba’nın bu kiliselerle ne yapacağı veya yapamayacağı değil, bu kiliselerin temsil ettiği dini kurumlarla nereye varmak istediğidir.  Hitchens, Rus kilisesine kucak açmanın pek hayra alamet olmadığı kanısındadır.  Fidel’in açıklamalarına getirdiği sert eleştiriler de, bu noktada toplanmakta.  Hitchens’a göre, kilisenin Rus tarihindeki rolü elbette büyüktür, fakat fazlasıyla olumsuz ve uğursuz bir roldür bu.  Ortodoks kilisesi, esaretten de beter serflik ve çarlık düzeninin en kararlı destekçisi ve kutsayıcısıdır; aynı şekilde, Rusya’nın kendi sınırlarını dahi aşan bir çapta, başta Yahudi düşmanlığı olmak üzere türlü ırkçı ve ayrımcı akımların tükenmez bir kaynağıdır.  Rus devrimcilerinin tıpkı Fransız selefleri gibi,  bu kilisenin gücünü olabildiğince sınırlamaya çalışması boşuna değildir; tabiatıyla, hemen ardından, kiliseyi karşı-devrimin kanlı güçlerinin saflarında bulması da şaşırtıcı değildir.  Stalin’in Büyük Savaş’ta kiliseden destek beklediği ve aldığı doğrudur, fakat 1941’den itibaren Kilise’yi maaşa bağladığı da doğrudur.  Ama bu gerçekler Rusya tarihinin, hatta komünizmin ve Hıristiyanlığın da, övünç değil utanç duyulacak en karanlık evrelerini oluşturur.


Hitchens’ın söyledikleri biraz fazla kestirme ve sert kaçabilir, fakat aslında bunlar herhangi bir tanrıtanımaz sosyalistin getireceği bildik eleştirilerden pek farklı şeyler değildir.  Hitchens ateizmin öndegelen militanlarından biridir; ayrıca geçmişinde sıkı bir Troçkizm damarı vardır ( Yazarın geçen yıl yayımlanan ve epey yankı uyandıran ateist manifestosu üzerine yazdığım yazıyı yakında bu köşeye koyacağım).   Troçkizm,  Stalin’in uzakgörüşlülükten ve etikten yoksun fırsatçılığına karşı en çok direnmiş sosyalist akımların başında gelir.  Fidel’in Stalin’in politikalarına Sovyet diktatörünü onaylarcasına göndermede bulunması, hem de bunu  Ortodoks Kilisesi’ni kucaklama politikasını temellendirmek için yapması, Hitchens’in konumundaki birinin kanını beynine sıçratmak için fazlasıyla yeterlidir.


Hitchens’a göre kilise,  bugün Rusya’da kurulmakta olan yeni otoriter düzenin en sadık hizmetçisidir.  Hem de, Stalin döneminde olduğu gibi kerhen değil, tıpkı Çarlık dönemindeki gibi yürekten, azimle sürdürmektedir bu rolünü.   Bu yeni çarlık düzeninin şimdilerde hortlatmaya çalıştığı eski tip Rus emperyalizmi güç kazandıkça, Rus Ortodoks Kilisesi’ne daha da kritik ilave roller biçilecektir.  Rus papazların Havana gibi kendi doğal habitatları dışında görülmeye başlaması, bu yöndeki gelişmenin hafife alınamayacak bir göstergesidir.
Hitchens’ın bu tespit ve öndeyileri gözönünde bulundurulduğunda, başta kendi partilileri olmak üzere, Fidel’in kafasından geçenleri anlamakta kimsenin zorlanması için bir neden yoktur.  Açıktır ki Fidel, daha önce paylaşılan sosyalist ideoloji ortadan kalkınca, eski büyük ağabeyle ilişkileri sürdürebilmek için, kilisenin aracılığına başvurmakta, kilise de bu yeni rolünü keyifle değerlendirmektedir.  Fidel’in bu son açılımı, daha önce Papa ve Rum Patriğine yönelik açılımlar dizisinin bir devamı sayılabilir; ama şu farkla ki, daha önceki açılımlar Batı dünyasını hedeflerken, bu sonuncusu, “Doğu”nun yeniden önderliğine soyunan Rusya’ya yönelik bir ittifak arayışı görünümündedir.


Hitchens’a göre yeni bir soğuk savaş kapıdadır.  Havana’nın Moskova’yla yeni bir “kutsal ittifak”ta buluşması, iç karartıcı bir olasılıktır; üstelik bu olasılık gerçekleşme yolundadır.  İngiliz yazarın kaygılarını hafife almak yanlış olur, ancak “Yeni Soğuk Savaş”a ilişkin eski korkulara hemen kapılmak da doğru değildir.  Hitchens’in bazı gözlemlerinden, “Yeni Soğuk Savaş”ın eskisinin bir tekerrürü olacağını  varsaydığı izlenimi doğmaktadır.  Oysa herhalde önce kendisinin de kabul edeceği gibi, sakat bir varsayımdır bu.  Günümüzde uluslar ve toplumlar arasındaki bölünme, çatışma ve ittifak hatlarının çok daha kaygan bir zemin üzerinde oluştuğu hepimizin malumudur.  Batı alemi, tek bir blok olmanın çok uzağındadır; üstelik geçmişe nazaran, kendi içinde daha da bölünmüş ve çeşitlenmiş bir görüntü içindedir.  “Doğu”nun da durumu bundan pek farklı değildir.  Bugün “Doğu” deyince, öncelikle otoriter ve kapalı rejimlere sahip devletler akla gelmektedir.  Bunların çoğu, ikide bir savaş çıkarmaya yatkın ve her an birbirini yemeye hazır, istikrarsız devletlerdir.  Rusya’nın şimdilerde bu devletlere önderlik yapmaya soyunduğu düşünülüyorsa, işinin bayağı zor olduğunu da teslim etmek gerekir.  Son zamanlarda siyasal korku literatürünün gözdesi haline gelen “Yeni Rus emperyalizmi”nin, eski “Sovyet emperyalizmi”nin gölgesi bile olamayacağı aşikardır.  Emperyalist olmak için petrol zengini olmak yetmez, tüm insanlığa umut vaadeden bir ideolojinin de sahibi olmak gerekir.  Rusya’nın elinde bütün ulusları birbirine bağlayacak bir harç yoktur artık.  Üstelik, Rusya’nın bizzat kendi içinde bir soğuk savaş varmışcasına iki karşıt dinamik yaratan temel bir çelişkiyi de gözden kaçırmamak gerekir: politik planda Batı’ya karşı cephe kuran ya da kendini böyle bir potansiyel cephenin başında gören Rusya ile, ekonomik planda Batı kapitalizmine eklemlenen ve daha da eklemlenmek için can atan Rusya, her nasılsa aynı Rusya’dır.
Velhasıl, yeni bir Havana – Moskova ittifakına ilişkin kesin bir öndeyide bulunmak için, vakit hem erkendir, hem de halihazırdaki uluslararası konjonktür fazlasıyla karmaşıktır.  Böyle bir ittifak gerçekleşse bile, herhalde Sovyet döneminkinden çok daha kırılgan ve kısa ömürlü olur.  Sözgelimi, Amerika’nın Küba politikasında ufak bir değişiklik, ambargonun kaldırılmasına dönük küçük bir adım bile, bu ittifakın bozulmasına yetebilir.  Beklenmedik bir sürü başka gelişme de, bölgede taşları kolayca oynatabilir.


Denize düşerken yılana sarılmak, anlaşılır birşeydir.  Küba’nın da, tepesindeki aslanın ağzına düşmemek için her yolu denemesi bir dereceye kadar anlaşılabilir, ama özünde doğru değildir; üstelik bedeli de yüksek olabilir, hatta aslanın ağzına düşmekten bile fazlaya gelebilir.  Oysa Küba’nın önünde, yılana sarılmaktan başka seçenekler vardır.  Fakat bunları görmek ve değerlendirmek, Fidel’den sonrakilere kalacak gibi görünüyor.

CEVAP VER