“Kentsel dönüşüm” tersine krize sürüklüyor

“Kentsel dönüşüm” tersine krize sürüklüyor

0
PAYLAŞ

TÜRKİYE’DE UYGULANAN KENTSEL DÖNÜŞÜM ÜLKEYİ KRİZDEN ÇIKARMIYOR KRİZE SÜRÜKLÜYOR…

Bugün Türkiye’de ‘Kentsel Dönüşüm’ adı altında sınıfsal ve mekansal ayrışmalara yol açan, toplumu kategorilere bölen, uzun vadede yoksulluğu ve işsizliği arttıran çok yanlış uygulamalarla karşı karşıyayız. Bu anlamda bu uygulamaları hayata geçiren politikalar olarak bildiğimiz neo-liberal kent politikalarının sürdürülebilir politikalar olmadığı görülmektedir. Ekonomik dengeler gözetilmeden, tek taraflı, sadece tek bir sektörü gözeterek yapılan düzenlemeler ve uygulamalar uzun vadede ülkenin geleceğini yok etmektedir. Ekonomi bir bütündür; toplumsal ihtiyaçların toplumsal olarak karşılanabilmesi için ülke kaynak ve olanaklarının en verimli şekilde nasıl kullanılacağını, değerlendirileceğini belirler ve bunun politikalarını üreterek uygular. Fakat esas amaç toplumsal ihtiyaçların karşılanması hedefinden sapıp, bu kaynak ve olanakların sadece belli bir ayrıcalıklı sınıf için kullanılması, onlara aktarılması haline dönüşürse bu noktada bilimsellikten uzaklaşılmış olur ve ülkede toplumsal adalet, dengeli büyüme ve ekonomik istikrar bozulma tehlikesi ile karşılaşır.

Kapitalizmin doğası maalesef böyle bir eşitsizlik yaratan ve bu eşitsizlikle beslenen bir yapıya sahiptir. Bir süre sonra eşitsizliğin boyutu büyür, toplum yoksullaşır ve toplumsal talep düşerse, sistemin istikrarı bozulur ve sistem kendini yok edecek şekilde negatif yönde hareket etmeye başlar, kriz oluşur. Kapitalizmin bu yapısal çelişkisi gereği sürekli kriz tehdidi altındadır. Keynes’in de söylediği gibi Kapitalizm Walrasgil sürekli dengenin olduğu bir sistem değil, aksine dengelerin anlık fotoğraflar olduğu bir dengesizlik sistemidir; yani kapitalist istikrar aslında dengesizliklerin dengesidir. Bu anlamda kriz kapitalizmin yapısal sorunudur; sermaye sınıfının üretim araçlarının sahibi olması, sistemde güç dengelerini elinde tutması, bu gücünü kullanarak ülke kaynak ve olanaklarını sürekli olarak kendi lehine kendi çıkarı için kullanma eğiliminde olması, daha çok kar etme güdüsünün sermayenin doğasını oluşturması, bütün bunlar sistemin istikrarını bozucu, kriz yaratıcı sebeplerdir.

Üretim, Dolaşım ve Bölüşüm Alanındaki Dengenin Önemi

Genel olarak ekonomide üç önemli sorun alanı bulunmaktadır; Üretim; Dolaşım ve Bölüşüm… Yatırım kapasitesi Üretim alanını belirler; yani sermayenin yeniden üretime devam edecek yeterli tasarrufa, yatırım olanağına sahip olup olmadığını, üretime başlanıp başlanamayacağını belirler. Eğer sermaye o yıl yeterince kar edememişse, üretimi başlatacak yeterli yatırım miktarına sahip değilse sistem arz yetersizliğinden krize girer. Fakat yeterli yatırımın olması hala üretimin istikrarlı olarak döngüsünü tamamlamasını garantilemeyecektir. Bunun için dolaşım alanında da sorun olmaması gerekmektedir; toplumsal arzı karşılayacak toplumsal bir talep oluşumu istikrarlı bir ekonomi için şarttır. Eğer üretilen ürünler pazarda satılamazsa üretim gerçekleşmiş sayılmaz, çünkü artı-değer (kar) ancak satış gerçekleştiğinde ortaya çıkar. Ama artı değerin gerçekleşmesi de tek başına ekonomik istikrarı ve üretimin kesintisiz sürmesini garantilemez. Bunun için yarınki üretimi de güvence altına alacak adil bir bölüşüm mekanizmasının varlığı gereklidir. Örneğin ücretler sürekli baskı altında tutulur, toplumun alım gücü sürekli düşürülürse, ücretleri arttıracak ücret politikaları izlenmezse, üretim hacminin arttırılmasının hiçbir önemi olmaz; yeterli talep yaratılmadığı için bu kez de eksik talep krizinden sistem krize girer. Sonuç olarak artı-değer kesintiye uğramadan sermaye birikiminin sorunsuz devam edebilmesi için bu üç alanın sorunsuz şekilde işlemesi ve birbirini dengelemesi gerekmektedir. Kriz sermaye birikiminin kesintiye uğraması ve sistemin geçici olarak kar elde edememesidir. Geçici olarak diyoruz, çünkü kriz geçirilemez boyuta ulaşır ve atlatılamazsa, zaten varlığını sürdüremez ve başka bir sisteme geçiş olur; yani kapitalizm sona erer. Bu anlamda şemalarımızdan herhangi birindeki sorun bütün üretimi etkileyeceği için bu üç şemanın bütünlüğünün ve dengesinin korunması çok önemlidir.

Bu arada bunlardan en önemli sorun alanı; hem yatırım kapasitesini hem de toplumsal talebi belirlediği için bölüşüm alanıdır. Yani bölüşümün nasıl gerçekleştiği ekonominin geleceğini de, istikrarlı bir üretimin olup olmayacağını da belirler. Gelir dağılımının adil ya da dengesiz olması sistemin krize grip girmeyeceğinin de ipuçlarını taşır. Eğer siz Milli Gelirin toplumun farklı kesimleri arasında adil dağılımını sağlamazsanız, bir süre sonra üretim şemasının ya ‘üretim’ alanında ya da ‘dolaşım’ alanında mutlaka sorunla karşılaşırsınız. Eğer Milli gelirden ücretli kesime yeterli pay vermezseniz örneğin, bir süre sonra toplumsal talebin düştüğünü ve ülkede üretilen ürünlerin satışının gerçekleşmediğini görürsünüz. Diğer yandan, sermaye kesimi yeterli geliri elde edemezse de, bu sefer gelecek yatırımların güvence altına alınamadığı, üretimin sürdürülebilirliğinin sağlanamadığı, yani yeniden üretim koşullarının gerçekleşemediği görülür… Demek ki bölüşüm alanı, diğer bir deyişle bölüşümün nasıl yapıldığı, hem yatırım kapasitesinin, yani üretimin başlayabilme koşullarının hem de toplumsal talebin düzeyinin belirlendiği esas alandır. Bu anlamda Bölüşüm alanının ülke ekonomisinin geleceğini, sürdürülebilirliğini de belirlediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bölüşüm adil olmazsa, dengeli olmazsa, ekonominin de dengesi bozulacak ve sermaye birikimi kesintiye uğrayarak ekonomi krize girecektir.

Sendikalar Aslında Sistemin Güvencesidir

Sendikaların asmında bölüşümde belli bir dengeyi ve adaleti sağlayan kurumlar olarak sistemin güvencesi olduğunu, ekonominin dengeli bir şekilde işlemesinin sigortası olduğunu söylemek yanlış değildir. Tabii sendikalar gereği gibi işlevlerini yerine getirebilirse bu söz konusudur. Ama emeğin sendikal haklarının, örgütlenme hakkının gasp edildiği, baskı altına alındığı, işçi ne zaman ücret pazarlığı için grev yapsa, meydana çıksa biber gazıyla, tazyikli suyla terör estirilirse; sendikalar devlet baskısı altına alınarak etkisiz hale getirilirse ya da sermayenin güdümünde oyuncak haline getirilirse, o zaman sendikanın istikrar sağlayıcı işlevi gerçekleşmez ve sistem bu güvenceden yoksun kalır; Bu tür baskılar sendikaların yapısını bozar ve sistemin dengesinin sağlanmasında sendikaları işlevsiz bırakır. Çünkü sendikaların varlığı zaten sermayenin kar güdüsünü frenleyememesine karşı toplumsal talebi belli bir düzeyde tutmak ve gelir dağılımındaki adaleti sağlamaktır. Sermaye kar hırsıyla sendikaların bunu yapmasına izin vermezse, sendikaların bu konudaki görevine engel olursa aslında bindiği dalı kesmiş olur.

Bugün tam da böyle bir durum söz konusudur; sistem bindiği dalı kesercesine gelir dağılımındaki adaletsizliği belli bir ayrıcalıklı sınıf lehine sürekli arttırmakta, sınıflar arası uçurumu sürekli olarak keskinleştirmekte; toplumun küçük bir kesiminde aşırı bir zenginleşme yaratırken toplumun büyük bir kesimini yoksulluğa, işsizliğe mahkum etmektedir. Toplumsal kaynak ve olanaklar sadece küçük bir zümrenin çıkarına adaletsiz bir şekilde dağıtılmakta; hatta kamusal alanların ve kamu kuruluşlarının özelleştirmesi yoluyla bu kaynaklar özel mülkiyete devredilerek ‘aşırı adaletsiz bir gelir dağılımı şeması’ ortaya çıkarılmaktadır. Daha önce toplumun geniş kesimlerinin kullanımında olan, toplumun bütün kesimlerinin erişimine eşit mesafede olan sosyal alanlar, sosyal hizmetler özelleştirilerek, bu hizmetlerin toplumsal olarak sunumuna son verilmekte, bütün hizmetler yüksek gelirli sınıflar için para karşılığı sunulan özel hizmetler haline dönüştürülmektedir. Bugün artık paramız olduğu sürece olanaklarından yararlanabileceğimiz, yerlerine giriş yapabileceğimiz, hizmetlerine ulaşabileceğimiz, yerleşip konutlarında yaşayabileceğimiz, eğlence ve donatı alanlarını kullanabileceğimiz, her şeyin ölçüsünün zenginlik olduğu, yaşamanın aşırı pahalı olduğu kentlerin tepeden inme projelerle inşa edildiği bir süreç yaşamaktayız. Bu projelerle, insanlar yıllarca yaşadıkları yerlerden toplu halde sürülerek, mahalleler zorla boşaltılarak, evler hunharca yıkılarak ve sahipleri zorla bölgeden uzaklaştırılarak yeni semtler yeni yaşam alanları inşa edilmekte ve buralarda ancak gücü yeten yüksek gelirli insanlar barınabilmektedirler. Eğer bu gelire sahip değillerse insanlar kent dışına, kent çeperlerine sürülecek, buralarda kendileri için yapılmış TOKİ konutlarında, yığınlar halinde, alt yapı sorunları ile iç içe, birçok toplumsal sorunla boğuşarak yaşamak zorunda bırakılacaklardır.

Bütün Düzenlemeler İnşaat Sektörü İçin…

Özellikle sanayi üretiminin artık pahalı girdiler nedeniyle atıl kalması, sermaye birikiminin hizmet sektöründen, özellikle de ekonominin motoru haline gelen inşaat sektöründen sağlanıyor olması; yeni zenginlerin de bu sektörden çıkmasını; ülkedeki bütün ekonomik düzenlemelerin ve politikaların da yine bu sektörü destekleyecek şekilde oluşmasını sağlamıştır. Bugün ülkede inşaat sektörünün önünü açmak için bütün imar yasaları, eski düzenlemeler değişmiştir; ülkede imara kapalı, yasal güvence altında korunan tarihi alanlar, sit alanları, orman arazileri, tarım arazileri, su havzaları koruma kapsamından çıkarılmış, bu konuda yeni yasalar, yeni kurullar oluşturulmuş, eski korumacı kurum ve kurullar devreden çıkarılmıştır. Sırf inşaat sektörünün önünü açmak için ülkede yeni bir hukuki zemin oluşturulmuş, özel bir hukuk alanı oluşturulmuştur. Kapitalizmin en kutsal haklarından biri olan mülkiyet hakkı bile, bu süreçte tapularıyla müteahhitlere direnç oluşturan mülk sahipleri engeli aşılabilsin diye çiğnenmiş, tapularımız güvencesizleştirilmiştir.

Afet yasası bu konuda dönüm noktası olmuştur. Artık afet yasası ile müdahale edemeyecekleri, kamulaştırma yapamayacakları, dönüştüremeyecekleri, kısacası arsalaştırıp müteahhitlerin hizmetine sunamayacakları hiçbir alan kalmamıştır. Ülkenin deprem risk haritası bile değiştirilmiştir bu uğurda. Daha önce bilimsel araştırmalar sonucu tespit edilmiş birinci derece risk alanlarının üstü çizilmiş, yeni risk haritasında birinci derece deprem risk alanları olarak kentin en kazanç getiren, müteahhitlerin en çok iştahlarını kabartacak yerleri risk alanları olarak tespit edilmiştir. Bunun için herhangi bir zemin etüdü veya bilimsel araştırma bile yapılmamıştır. Öncekiler de göz ardı edilmiştir. Afet yasası kapsamında herhangi bir yer Afet risk alanı ilan edildiğinde artık o alanda yaşayan hiç kimsenin tapusunun bir geçerliliği yoktur. Çünkü Afet yasası olağanüstü hal koşullarında geçerli bir yasa olarak düzenlenmiştir ve, afet risk alanında kalan tapu sahipleri uygulanacak projelere uymaya mecbur bırakılmışlardır. En büyük tehdit acele kamulaştırma yapılabilmesidir.Yine yasal olarak insanların elektriklerinin, suyunun, doğal gazlarının, yani yaşamla bağlarının kesilebilmesidir. Oysa ki savaş durumunda bile işgal altındaki yerlerde elektrik ve su kesmek, insanların doğal yaşantılarını kesintiye uğratacak uygulamalarda bulunmak savaş suçu, insanlık suçu sayılmaktadır.

Afet Yasasının Gerçek Amacı Müteahhitlere Ucuz Arsa Sağlamaktır…

Afet yasasının gerçek amacı depreme karşı önlem almak değil, kenti müteahhitler için arsalaştırmaktır. Bunun ip uçlarını, yani gerçek amacın ucuz arsa yaratmak olduğunun ip uçlarını veren bir uygulama olarak risk alanı ilan edilen yerlerde riskli binalarla birlikte proje bütünlüğü gereğince sağlam binaların da yıkılıyor olması gösterilebilir. Bu şu anlama gelmektedir, müteahhitlerin istedikleri gibi site yapabilmeleri için risk alanı ilan edilen bölgelerde gerekirse hiçbir binanın sağlamlaştırılmasına izin verilmemekte, sağlam binalar da müteahhitlerin proje bütünlüğünü korumak amacıyla yine gerekirse bütünüyle yıkılabilmektedir. Risk alanı ilan edilen bölgede riskli risksiz bütün binalar yıkılacaktır. Mülk sahiplerine de bina fiyatı değil enkaz bedeli ödenecektir. Enkaz kaldırma maliyeti de yine mülk sahipleri tarafından karşılanacaktır. Kiracılarla ilgili ise Afet yasasında hiçbir önlem, hiçbir düzenleme yapılmamıştır. Kiracılar hiç yerine konmakta ve hiçbir şey talep etmeden yaşadıkları yerleri terk etmeleri beklenmektedir. Oysa ki bu insanların çoğu daha ucuz kira imkanı olduğu için bu bölgelerde yaşamaktadırlar; bu insanlara birdenbire çık dendiğinde uygun koşullarda tekrar ev bulmaları, çocuklarına yeni okul ayarlamaları, gittikleri yerlere hemen uyum sağlamaları mümkün değildir. Bütün bunlar biriktikçe önemli toplumsal sorunlara yol açacaktır. Bu projelerle sosyal sorunlar hiç gözetilmeden, hiçbir sosyal tedbir alınmadan insanlar mülk sahibi veya kiracı olsunlar, bir eşya gibi oradan oraya sürülmekte, odan oraya taşınmaya zorlanmaktadırlar. Bu sürgünü iki kez üst üste yaşayan insanlar da oldukça çoğunluktadır. Örneğin daha önce Sulukule’den sürüldüğü için Ayvansaray’a yerleşen, şimdi de oradan ikinci kez sürülmek istenen bir sürü aile bulunmaktadır.

İşte bu sadece bir sınıfı ya da sektörü koruyan uygulamalar; yeter ki ekonomi ayakta kalsın, bu canlılık devam etsin diye inşaat sektörüne verilen aşırı taviz, günü kurtarma politikaları aslında ülkenin geleceğini yok etmektedir. Uzun vadede ülkeyi ciddi bir ekonomik krize doğru sürüklemektedir. Çünkü siz bir tarafın gelirini sürekli arttırarak, sürekli sınıflar arası eşitsizliği, uçurumu keskinleştirerek geçici bir süre ancak bir canlılık yaratabilirsiniz; uzun vadede ürettiğiniz her neyse satacak bir kitle bulamayacağınız gibi, yoksulluk ve işsizliğin sebep olduğu sosyal patlamalarla da uğraşmak zorunda kalacaksınızdır. Örneğin günümüzde ekonominin canlılığı inşaat sektörüne yani ‘konut üretimi’ ne mi bağlı, tamam siz insanları evlerinden etmek pahasına müteahhitlere ucuz arsa sağlayabilir, insanları evsizleştirmek, yoksullaştırmak pahasına konut üretimini hızlandırabilirsiniz; banka kredileri ile de bir süre konut talebini pompalayabilirsiniz; müteahhitler mülk sahiplerinin engeliyle karşılaşmasın diye insanların tapularını güvencesizleştiren, evlerine devlet gücüyle, hukuk yoluyla el konulabilen düzenlemeleri de yapabilirsiniz, bu şekilde bir sürü konut üretebilir bir sürü yeni zengin de yaratabilirsiniz, ama böyle bir ekonomiyle ülkeyi toplumu kalkındıramazsınız; sürdürülebilir bir kent, sürdürülebilir bir ve refah yaratamazsınız…

Türkiye’de Kentsel Dönüşümün Sonu Amerika’daki Mortgage Krizidir…

Bunun örneğini Amerika’da mortgage krizi ile yaşadı; Amerika’da bankalar geri ödeme koşulları hiç düşünülmeden önüne gelene konut kredisi verildi; böylece inşaat sektöründe canlılık yaratılacak, hızla üretilen konut arzını karşılayacak bir toplumsal talep yaratılmış olacaktı. Bir süre yaratıldı da; konut talebi arttıkça inşaat firmaları coştular, daha fazla konut ürettiler; konut fiyatları hızla artmaya başladı; bu arada ülkede işsizliğe karşı önlem alınamaması ve yoksulluğun artması sonucu bankalardan alınan kredilerin geri dönmemeye başlaması sistemi tepetaklak geri çevirdi. Bankalar verdikleri kredileri geri alamamaya ve iflas etmeye başladılar; insanlar işsizlik nedeniyle kredilerini ödeyemedikçe, satın aldıkları konutları da kaybettiler. Sokaklarda yaşayan evsizlerin sayısı arttı. Bir süre sonra konut talebi dibe çöktü ve bankaların ardından inşaat firmaları da iflas etmeye başladı, Sistem genel olarak krize girdi. Türkiye’nin de geleceği budur; Amerika gibi büyük bir ekonomi olmadığı için, dolar gibi avantajlı bir parası olmadığı için Türkiye’nin geleceği daha büyük bir tehdit altındadır; Türkiye’nin kendisini toparlaması da hiç kolay olmayacaktır. Bu arada ülkede günübirlik politikalara kurban edilen bir çok değer, tarih, kültür, estetik değerler, toplumsal hafızamız, mahalle kültürü, en acısı da İstanbul’un kendisi geri dönüşü olmayacak şekilde büyük yaralar alacaktır; büyük kayıplar yaşayacaktır

Ülkemizde Bugün Uygulanan Neo-Liberal Kent Politikaları Sürdürülebilir Politikalar Değildir…

Siz sırf inşaat sektörü ayakta kalsın diye ülkenin tarihini, kültürünü yok ederseniz, yeşil alanlarını, ormanlarını yok ederseniz; meralarını, su havzalarını, tarım alanlarını yok ederseniz; bütün yapıları, sokakları, semtleri birbirine benzetir, birbirinin aynı lüks konutlar, gökdelenler, alışveriş merkezleri ve otellerden oluşan prototip projeleri her yere uygularsanız, bu şekilde aslında kenti de bitirirsiniz… O kentteki turizmi bitirirsiniz; o kentin akciğerlerini yok ederek insanları soluk alamaz hale getirir, kentin yaşanılabilirliğini yok edersiniz. Sadece yoksulların değil koruduğunuz, gözettiğiniz sermaye sınıfının da nefes alamayacağı bir kent yaratırsınız. Oksijeni kalmayan bir kente trilyonlar verseniz nefes almayı satın alamazsınız; Ayrıca kentte bir sürü olanak yaratın, bir sürü tiyatro, konser, sergi alanı açın, her olasılığı sunun, bir yerden bir yere iki saate gidilen bir kentte, olanak ve hizmetlerden insanların yeterince yararlanabildiğini, insanların mutlu ve huzurlu bir hayat yaşanabileceğini savunamazsınız. Bu arada günümüzde kentteki bütün kamusal alanlar özelleştirilerek, kent alanları sadece parası olan, gelir düzeyi yüksek sınıfların kullanımına açık hale getirilirken, bu süreçte kent kaynak ve olanaklarından tamamen dışlanan halkın huzursuzluğunu ve isyanını da durduramazsınız; Toplumsal ayaklanmaların önünü kesemezsiniz. Yoksulların sayısı artan, işsizliğin arttığı, evsizlerin sayısının çoğaldığı, ötekileştirilmiş, hor görülen insanlardan oluşan bir halkın sisteme karşı düşmanlık beslemesini önleyemezsiniz. Ne güvenlikli sitelerin ardında saklanmakla başarabilirsiniz bunu ne de halkınıza silah doğrultmakla… Bunların hiç biri huzur ve istikrarı sağlamaz, sürdürülebilir bir toplum, sürdürülebilir bir sistem, sürdürülebilir bir kent yaratmaz.

Bu Politikalarla Türkiye’nin Geleceği Yok Edilmektedir…

Zenginler için lüks villalar, güvenlikli siteler yapıp, bunlara birer bekçi, gardiyan koyduğunuzda sorunlar bitmiş olmuyor çünkü… Kentsel dönüşüm adı altında toplumun %80’inden fazlasını dışlayıp % 10’luk bir kesim için sanal bir cennet yarattığını düşünenler yanılıyorlar… İnsanların evlerinden, yerinden etmek, ne istediklerini, hatta isteyip istemediklerini sormadan, aldırmadan yığınlar halinde onları kent dışına sürmek; her biri sanki aynı sosyal çevreden kültürden geliyormuş gibi tek tip TOKİ evlerine hapsetmek, insanları yoksulluklarıyla, çaresizlikleriyle kaderlerine terk etmek, birilerinin daha çok zenginleşmesi ve refahı için sürekli birilerini, toplumun çoğunluğunun yaşamını ve yaşam alanlarını kurban etmek sürdürülebilir bir gelecek, sürdürülebilir bir yaşam yaratmaz; yaratamaz… Gelir dağılımının adil olmadığı, toplumsal adaletin sağlanmadığı; kaynakların eşit ve adaletli paylaşılmadığı, doğanın, çevrenin, tarihin, kültürün korunmadığı bir ülkede yaşanabilir, sürdürülebilir bir gelecek oluşturulmaz; oluşturulamaz… Bu tür ülkelerin geleceği yok olur, sistemlerinin sürdürülebilirliği mümkün olmaz, gerçek budur… Bugün Türkiye’de uygulanan kent politikalarından geri adım atılmaz, acımasızca uygulanan kentsel dönüşüm sürecini insanileştirecek tedbirler alınmazsa, tarihi, doğayı, kültürü, insanca yaşamı yok eden yasal düzenlemelerle ilgili gerekli değişiklikler yapılmazsa Türkiye’nin yakın geleceği hiç iç açıcı görünmemektedir; Bu politikalar sürdürülebilir politikalar değildir. Neo-Liberal kent politikaları uzun vadede Türkiye’nin geleceğini yok etmektedir.

BİR CEVAP BIRAK