Kentsel Dönüşüm’ün gerçek yüzü

– ‘Kentsel Dönüşüm’ olgusunun günümüz Neo-liberal sistemdeki karşılığı nedir? Günümüz sisteminde kentsel dönüşümün ya da kentlerin ekonominin gerçek dinamiğini oluşturduğu söyleniyor, bunun nedenlerini açıklayabilir misiniz?
– Birçok kuramcının da dile getirdiği gibi günümüzde ‘Kentsel Dönüşüm’ Neo-liberal sitem’in Kentsel ideolojisidir; yani ideolojik bir olgudur. Bu yüzden kentsel dönüşüm eleştirisi yapılırken bunun kapitalist sermaye birikim süreçleri ile bağlantısı kurulmalı ve eleştirilerin de bu yönde yapılması gerekir. Kapitalizm dinamik bir olgudur ve kendisi dönüşürken bütün dünyayı dönüştürür; çevreyi, doğayı, insanı, mekanı, uzamı, tüm bu saydığımız olguları sermaye birikim sürecinde üretim ilişkilerine katar ve artı-değere dönüştürmek üzere yeniden ve yeniden üretir. Bu anlamda kent de bir mekan olarak ele alındığında, kapitalizmin sermaye birikim sürecinde müdahale edebildiği, dönüştürebildiği bir olgu olarak her yeni sermaye birikim rejiminde ya da kapitalist safhada üretim ilişkilerinin değişen koşullarına göre yeniden üretilir ve farklı formlar alır. Bu anlamda sanayi kapitalizmin ihtiyaçlarını karşılayan kentle neo-liberal, küresel kapitalizmin ihtiyaçlarını karşılayan kent aynı kent değildir. Üretim ilişkilerinin değişen nesnel koşulları üretim sürecindeki diğer nesneler gibi kenti de değiştirmiştir.

SANAYİ KAPİTALİZMİNİN KENTİ İŞÇİ KENTİDİR…
– Peki Günümüzdeki kentlerin bir önceki kapitalist safha olan fordizmin kentinden farklılığı nedir? Dünden bugüne neler değişmiştir?
– Sanayi kapitalizminde, sanayi esas olarak kentlerde yoğunlaştığı ve sanayide çalışan işçi kesiminin de fabrikalara yakın kent çeperlerinde yaşıyor olduğu için kent yeniden şekillenirken işçi sınıfının bu dönüşümü belirleyen önemli bir unsur haline geldiği görülmüştür. Özellikle kent genişledikçe işçilerin yaşadığı yerler kent merkezine dönüşmeye başladıkça işçiler artık kentin asıl kullanıcıları haline gelmiştir. Bu arada Fordizmin temel dayanağının istihdam ve alım gücünü arttırıcı politikalar olması nedeniyle, yani eksik talep krizi olarak ortaya çıkan 1929 Dünya krizinin işçi istihdamını ve işçilerin alım gücünü arttırıcı politikaları gerektirmesi yüzünden, alım gücünü aşındıracak barınma harcamaları, eğitim, sağlık gibi harcamalar devlet eliyle karşılanmış, bu hizmetler halka kamusal hizmetler olarak ücretsiz ya da çok cüzi ücretlerle sunulmuştur. Bunu gerçekleştirmek üzere önemli bir sosyal güvenlik ağı oluşturulmuştur. Aynı şekilde kent planlanırken yine işçi sınıfının ihtiyaçlarının oldukça belirleyici olduğu, kentin bütün bileşenlerinin bir bedel ödemeden ya da az bir bedelle kolayca erişebileceği, işçi sınıfının birbirleriyle karşılaşıp dayanışma ilişkileri geliştirebileceği, sosyalleşebileceği kamusal alanlar mümkün olduğunca çoğaltılmış, bugün içi boşaltılan bir kavram haline gelen ‘kamusal çıkar’ özel çıkardan üstün tutulmuştur. Kent mekan ve alanlarına müdahalede kamusal çıkar en önemli koşul olarak kabul edilmiş, başka kapsamdaki müdahaleler meşru sayılmamıştır. Fordizmin kenti bu bugünün kentine göre çok daha mütevazi, eşitlikçi, kent kaynak ve olanaklarının adil paylaşımına dayalı daha sosyal, daha demokratik bir kenttir. Parklar, lojmanlar, devlet okulları, devlet hastaneleri, devlet eliyle sunulan hizmetler, sanat faaliyetleri, tiyatrolar Fordist kenti belirleyen başlıca unsurlardır. Kısaca Fordist kent iddiasız ama insancıl bir kenttir… Bugün inşa edilmeye çalışan kentlere bakıyoruz, süper lüks villalar, post-modern refah ötesi yaşam standartları sunan mekanlar, konutlar, sınırsız eğlence ve rekreasyon alanları ve spor tesisleri, lüks oteller, dev alış veriş merkezleri, iş ve kongre sarayları, uluslararası sermayenin rahat dolaşımını sağlayacak otobanlar, havaalanlarının bugünün kentinin başlıca özelliklerini oluşturduğunu görüyoruz. Ama bu imkanlar sadece küçük bir azınlığın hizmetine sunulmuştur; bütün kent kaynaklarına sermaye sınıfı el koymakta, sermaye birikimini kentten sağlanan bu rant oluşturmaktadır. Bu süreç büyük kitlelerin yoksullaşması, işsizleşmesi ve evsiz bırakılması pahasına gerçekleşmektedir. Bu insanlar kent çeperlerine sürülerek, varsılların, zenginlerin yaşamına değmeyecek şekilde tecrit edilmekte, eskisinden daha kötü koşullarda, sağlıksız, alt yapısı yetersiz mekanlarda yaşamaya mahkum edilmektedir.

NEO-LİBERALİZMİN GÖZDESİ “KÜRESEL KENTLER”
– Kapitalist sermaye birikiminde ne değişti de fordizmin kentini yerle bir etmeyi gerektiren yeni bir kent modeline gerek duyuldu? Bu kentleri talep edenler kimlerdir; bu kentlerin günümüz kapitalizmindeki rolü nedir?”
– Günümüz neo-liberal sisteminin kentleri ‘küresel Kentler’dir. Günümüz sermaye birikimi artık mekan üzerinden, yani kentin bizzat kendisinin meta haline gelmesi ve içinde taşıdığı soyut, somut bütün değerlerin pazarlanması yoluyla gerçekleşmektedir. Kentini en iyi değerlendiren, en iyi pazarlayan, her karışından en verimli şekilde yararlanan ekonomiler günümüz sisteminin en güçlü ekonomileridir. Bu en’leri sağlayan kentler ise ortalama kentlerden biraz daha farklı özelliklere sahip, bütün dünya değerlerini içinde barındıran, dünya vatandaşlarının zevk ve ihtiyaçlarına hitap edebilecek, onların her türlü talep ve ihtiyaçlarını karşılayabilecek donanım ve koşullara sahip, alt yapısı eksiksiz, uluslararası standartlarda hizmet sunabilecek tesis ve olanakları olan, küresel pazarda dolaşan müşterileri kendisine çekecek tarih gibi kültür gibi artı değerleri bulunan ve bu değerlerin de alınır satılır bir meta haline dönüştürüldüğü, vizyonu, misyonu farklı olan marka kentlerdir. Günümüzde küresel pazara eklemlenmenin yolu güçlü Küresel Kentlere sahip olmaktan geçmektedir. Bu yüzden her ülke kendisine bir Küresel Kent yaratma çabasındadır ve bu yarattığı küresel kenti en iyi şekilde pazarlama, onu küresel pazar için mümkün olduğunca cazip hale getirme telaşı içindedir. Kent ne kadar cilalanır, görünümü parlatılırsa, ne kadar güçlü bir imaj sergiler ne kadar büyük bir marka haline gelirse o kadar çok müşteri çeker ve sermayeyi o kadar palazlandırır, o kadar semirtir, o kadar zenginleşme olanakları sunar.

İNŞAAT SEKTÖRÜ İÇİN HUKUK YENİDEN YARATILIYOR?
– Küresel kentin inşası ekonomiye başlı başına bir dinamizm kazandıracağına göre inşaat sektörünün bu durumda küresel ekonominin motor gücünü oluşturduğunu söyleyebilirz değil mi?
– Başta da belirttiğim gibi kamusal alan ağırlıklı, kentin en güzel yerlerinde kamu kuruluşları ve tesislerinin yer aldığı, kent kaynak ve olanaklarının herkesin kullanımına açık ve parasız olduğu bir işçi kenti olarak Fordizmin kenti bugünün sermaye birikim koşullarına ve sermaye sınıfının çıkarlarına hitap etmemektedir. Onlar kente ait hiçbir yerin ya da binanın kamu mülkiyetinde kalmasını, kamu hizmeti için kullanılmasını istememektedirler. Yoksullarla birlikte yaşamak onlarla aynı mekanları paylaşmak da istememektedirler. Hatta mümkünse yoksullar hiç karşılarına çıkmasın, gözden ırak gönülden ırak olsunlar istemektedirler. Mütevazi, orta halli fordist yaşam standardını değil, ultra lüks, rüya ötesi yaşamlar, standartlar hayal etmektedirler. Bu hayallerinin gerçekleşmesi öncelikle fordizmin bütün kalıntılarının kentten sökülüp atılması sonra da kentin kendi arzuları doğrultusunda yeniden inşa edilmesi ile gerçekleşecektir. Neo-liberalizmin hayallerini süsleyen bu kenti inşa edecek sektör inşaat sektörü olduğu için ve sermaye birikimi bizzat inşaat sektörünün ekonomiye kazandırdığı ivme ile sağlandığı için, inşaat sektörü günümüz ekonomisinin adeta prensi haline gelmiştir. Bütün sitsem bu prense hizmet edecek, neo liberal kent politikaları onun önündeki engelleri kaldırmaya yönelik düzenlemeler yapacak, onun faaliyetini meşrulaştıracak yasal gerekçeleri bulacak, gerekirse hukuku bu uğurda araçsallaştıracaktır. Yani hukuk bu süreçte insanlara adalet sağlayan bir mekanizma olmaktan çıkacak ve inşaat sektörünün çıkarlarını gerçekleştirmek için kullanılan bir araç haline dönüşecektir. Bu arada bütün bu uygulamalar neo-liberal kent politikaları çerçevesinde gerçekleştirilecektir.

NEO-lİBERAL SİSTEM YOKSULLARI KENTİN GÖRÜNTÜSÜNÜ BOZAN ATIK GİBİ GÖRMEKTEDİR
– Neo-liberal kent politikalarına gelmişken, neo-liberal kent politikalarının yarattığı mağduriyetlerden, olumsuz sonuçlarından biraz bahseder misiniz?
– Kentin yeni talipleri yoksulları kenti kirleten, kentin görüntüsünü bozan bir atık, bir çöp olarak görmektedirler. Yeni yaratılmak istenen küresel kentte işçilere, yoksullara, emekçilere yer yoktur;bugün işçi sınıfı fordizmin değer yaratan üretici sınıfı olarak değil, atıl kalmış, kenti çirkinleştiren, pazarlık şansını azaltan unsurlar olarak görülmektedir. Ne üretici olarak ne de tüketici olarak sistemin onlara ihtiyacı kalmamıştır. Sistem bunca yoksulla, işsizle ne yapacağını bilememekte, bu yüzden kendi sınıfından olmayan insanlara zalimce, hunharca davranmaktadır. Adeta bu insanların sayısı ne kadar azalırsa o kadar güvenlikte olurum hissiyle zalimlikte, acımasızlıkta sınır tanımamaktadır. Şiddetin dozu artmış biçimleri çeşitlenmiştir. Sistem silahını artık dışarıdaki düşmana değil, kendi vatandaşına doğrultmaktadır. Sorunuza dönersek, bugün neo-liberal kent politikaları, yoksullaştıran, issizleştiren, evsizleştiren, yerinden eden, toplumu ayrıştırarak cephelere bölen, ötekileştiren çok ciddi sorunlara yol açan uygulamalarla hayata geçirilmektedir. Özelleştirmeler ve sanayinin tasfiye edilmesi işsizliği arttırmıştır; kentsel dönüşüm sürecinde kent rantından kentin şu an yaşayan halkına pay verilmediği gibi ellerinde olanın da pul değerine alınmak istenmesi, sahip olduklarına zorla el konulması, ellerinden evlerinin alınmasına karşılık ancak borçlanmak suretiyle yeniden tapu sahibi olabilecekleri bir mekanizma yaratılması yoksulların ve evsizlerin sayısını arttırmıştır. Çünkü insanlar evleri varken bir şekilde karınlarını doyurup yarı aç yarı tok geçinebilmekteydiler; oysa kaybettikleri evleri karşısında borçlu olarak gönderildikleri yeni evlerin taksitlerini, zaten işsizliğin olduğu, sigortalı, kalıcı iş bulmanın zorlaştığı bir sistemde düzenli ödemeleri mümkün olmamaktadır ve bir süre sonra sürüldükleri yeni evleri de kaybederek savunmasız ve güvencesiz halde sokaklara düşmektedirler ve diğer işsiz ve evsizlerle beraber sistemin atık insanları haline gelmektedirler.

İSTANBUL KÜRESEL KENT YAPILMAK İSTENİYOR…
– Bütün bu söyledikleriniz çerçevesinde, İstanbul’da artık can yakıcı bir sorun haline gelen ‘kentsel dönüşüm’ sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?
– Şüphesiz Türkiye’nin bu küresel kent yarışından geri kalması, küresel pazardan payını almak için gereğini yapmaması düşünülemez… Doğal olarak bu konuda en güçlü aday İstanbul olduğu için, Türkiye’nin küresel kenti İstanbul olacaktır. Düşünsenize bütün dünyanın imrendiği bir coğrafi konum ve tabiat güzelliği yetmiyormuş gibi, bir de yine bütün dünyayı kıskandıracak bir tarih ve medeniyet zenginliği… İş sadece bu hazinenin pazarlanması ve küresel müşterilerin (sermayenin) İstanbul’a çekilmesi için gerekli yatırımların yapılmasına ve İstanbul’un küllerinden doğarcasına yeniden inşa edilmesine kalmaktadır artık. Böyle düşünüldüğünde sermayenin şu an İstanbul’a bakıp gördüğü şey hiç hoşuna gitmemektedir; Fordizmin mütevazi, kamusal alanları yoğun olan, en güzel yerlerinin kamuya ayrılmış olduğu, örneğin sahilde, yeşillikler içinde ya da kentin merkezinde yer alan devlet okulları, kamu kurum ve kuruluşları, sosyal tesisler, hastaneler hiç işine gelmemektedir; İstanbul’un bu haliyle küresel pazara çıkarılması, incelmiş zevkleri olan, çeşitlilik, konfor, lüks arayan, yüksek yaşam standardına alışmış, İstanbul’dan da onu bekleyen küresel sermayeye pazarlanması mümkün değildir. O halde yeni bir İstanbul yaratmak gerekmektedir. Bu İstanbul’un yaratılmasına engel olacak her türlü uygulama, kanun, kurum, kurul ortadan kaldırılmalı, gerekirse sadece bu amaca hizmet edecek ÖZEL BİR HUKUK ALANI oluşturulmalıdır. Bu süreçte İstanbul’un eski sahipleri kentten sürülmeli, onların sahip olduğu yerler yeni sahiplerine yani küresel sermayeye peşkeş çekilmelidir. İstanbul yeni sahiplerini mutlu edecek şekilde yeniden inşa edilmelidir. Bu arada inşaat sektörüne arsa sağlamak için İstanbul’un canım yeşil alanları binalaşacak, ormanları talan edilecek, tarihi ve kültürel mirası tahrip edilip yıkılmak istenecektir. Gökdelenler arasında kaybolan boğaz, kız kulesi, galata kulesi, Topkapı saray, Süleymaniye artık kentin tarihi özelliğini ortaya koyan, ilk bakışta herkesin dikkatini çeken değerler olmaktan çıkacak, dev gökdelenler, lüks alış veriş merkezi ve oteller arasında İstanbul’un kendisi artık bir tarih olacaktır.

SOKAKLARA DÖKÜLMEK DIŞINDA HALKIN ADALET ARAYABİLECEĞİ TEK BİR MEKANİZMA BİLE KALMAMIŞTIR
– Her anlamda çok kötü bir süreç ve hala İstanbul’da yaşamayı sürdüren emekçi kesime, yoksullara çok büyük bir sorumluluk düşüyor bu süreçte. Bu konuda muhalif güçler ya da kent hareketleri nasıl bir strateji izleyeceklerdir; çözüm nedir?
– Yukarıda, şimdiye kadar anlattığımız şeyler şüphesiz sermayenin planları; kapitalizmin gerçekleştirmek istediği hedefler; ama gerçek dünyada halk ot değildir, ağaç değildir; ormanı imara açmak için ağaçları keserek önünüzdeki engelleri kaldırabilirsiniz ama insanları bir ağaç gibi kesip bir kenara atamazsınız; insanlar direnebilirler; güce karşı akıllarını ve birlikteliklerini kullanarak karşı güç yaratabilirler; birbirleriyle dayanışarak tek başına mücadele edemeyecekleri güçleri bir araya gelerek, birlik oluşturarak, örgütlenerek alt etmeyi başarabilirler… Daha da önemlisi hiçbir şey elde edemeyeceklerini bilseler bile, insanlar ölümü göze almak pahasına isyan edebilirler; gerektiğinde kendisini çiğnemek isteyen çizmenin altında kalan çimden farklı olarak çizmeyi giyenin başını ayaklar altına alacak aklı bile icat edebilirler. Hele başka çareleri yoksa; isyan etmekten, baş kaldırmaktan, karşı çıkmaktan, direnmekten başka çareleri yoksa; bu safhaya gelindiğinde halkların birleşmesi ve harekete geçmesi için gerekli nesnel koşullar oluşmuş olur artık; çığ gibi büyüyen, sel gibi akan o gücün karşısında hiçbir kuvvet, hiçbir güç duramaz, o akışı hiçbir kuvvet durduramaz. Sermaye bencilliğinden, açgözlülüğünden, kibirliğinden insanların bu noktaya gelene kadar çektiği azabı, acıyı, yoksulluğu, sefilliği görmez, görmek istemez; Gördüğü zaman ise iş işten geçmiş olur. Dilerim ülkemizde ve dünyada insanca yaşamanın bedelleri bu kadar ağır olmaz; her insanın onuruyla insanca yaşayabileceği bir dünyaya ulaşmak üzere verilecek mücadelede kaybettiklerimizi kuşaklar boyu onaramayacağımız derecede büyük yaralar açılmasına sebep olmaz. Umarım Küresel kapitalizmin krizi sermayeyi iflaslarla, ekonomik çöküşle dize getirir ve emekçiler, yoksullar, işsizler kendi ödedikleri bedelin arttığı ölçüde bedel ödetmeye kalkacakları kanlı sahnelerin öznesi olmaz; umarım hiçbirimiz böyle bir sürece şahit olmak zorunda kalmayız. Özlediğimiz insani sisteme daha yumuşak bir geçişle, kitlelerin bilinçlenmesi ve haklı talepleriyle demokratik yollardan kavuşmamız mümkün olabilir. Ben eminim ki insani bir dünyanın peşinde olan hiçbir insan hiçbir akıl kan akıtılsın, kitlesel ölümler olsun istemez; daha fazla zülüm, daha fazla şiddet görmek istemez; ben de istemiyorum; böylesi bir mücadelenin içinde yer almayı asla tercih etmiyorum. Ama adaletsiz bir dünyada bu şekilde eşitsiz ve ötekileştirilerek de yaşamak istemiyorum… Çözüm her koşulda örgütlü mücadele ve birlikte hareket etme kabiliyetine sahip olmaktan geçmektedir. Biz kent hakkına sahip çıkan, yaşam alanlarını savunmak ve birlikte olmanın, kenti barış içinde birlikte paylaşmanın, birlikte dönüştürmenin yollarını arayan bütün kent platformları, mahalle dernekleri, sendikalar ve meslek odaları bu amaçla birleşerek KENT HAREK’LERİ’ ni oluşturduk ve mücadelemize kararlılıkla devam edeceğiz.

_________________________

* Şahin’in bu yazısı Yarın Gazetesi’nde de yayınlandı

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.