Konuşa konuşa kirletmek

Konuşa konuşa kirletmek

0
PAYLAŞ

Bir şeyi yaşamayı bilmeyenler o şeyi gerçekten yaşıyormuş gibi konuşa konuşa kirletirler. “Demokrasi” kavramı elli yılı aşkın bir süredir yazık ki böyle kirletildi, böyle kirletiliyor. Çoklarının adını doğru dürüst söyleyemedikleri ve ne olduğu gerçekten benim diyen uzmanlarca da doğru dürüst bilinmeyen bu şey artık bir tehdit silahı olarak da pek güzel kullanılabiliyor. Yoksa siz demokrasi düşmanı mısınız? Yok efendim, ben anadan doğma demokratım. Ah canım, sevsinler… Kimsenin demokrat olmadığı ya da olamadığı yerde herkesin, en küçük bir eleştiriyi kendisine yapılmış en büyük hakaret sayanın bile, sevgilisine çarşının ortasında tokadı basanın bile, kısa etek giydi diye karısının gözünü morartanın bile demokrat olmasını siz nasıl açıklarsınız? Kimin milletvekili olacağına kimin liste dışı kalacağına tek başına ya da bir iki kişiyle karar veren parti başkanının demokratlığı insana düpedüz gülme duygusu veriyor.

Kirletilmiş başka kavramlar da yok mu? Olmaz olur mu, elbette var! “Ahlak” kavramı iyiden iyiye kirlenince onun yerine “etik”i icat ettiler, hem de “ahlak” başka şeydir “etik” başka şeydir yalanını bilenin bilmeyenin gözünün içine baka baka söyleyerek. Bakıyorsunuz, ayakkabısını bağlamayı iyi bilmeyen bir adam “Olamaz efendim, etik değil” deyiveriyor. Dört yıl kadar önce beni ameliyat edecek olan doktoruma sohbet sırasında “Size birkaç kitabımı göndereceğim” dediğimde ondan “Etik değil” yanıtını alınca donup kalmıştım. Aynı üniversitenin öğretim üyeleriydik. Benim ona birkaç kitabımı yollamamın nasıl olup da ahlakdışı diye değerlendirilebileceğini bugün de anlamış değilim. Ben bu ahlakdışı işi yaptım, ameliyattan sonra ona birkaç kitabımı gönderdim, kitapları geri yollamadığına göre benim ahlakdışı eylemime ortak olmuş oldu. Benim böyle domuzluklarım vardır. Belki de bir gün gelecek ya da o günler geldi: ahlaki olan ahlakdışı, ahlakdışı olan ahlaki sayılacak. Dağlara taşlara…

“Aşk” kavramı da şu sıralar böyle kirletiliyor. Sürekli kameraların önünde durma becerisini gösteren ve kendine sanatçı diyen ve sanatçı olduğu düşünülen, çoğu benim gibi kendini bilmezlerin hiç mi hiç izlemediği dizilerde ve filmlerde boy gösteren bir takım hırslı mı hırlı süslü mü süslü genç hanımlar “aşk”ı dillerinden düşürmüyorlar ama onların yaşadıkları aşklar nasıl aşklarsa en güçlüsü en kabadayısı birkaç ay sürüyor. Onlar, bu durumda, birer resmi aşk uzmanı kesilerek aşk üzerine bilgiler, görüşler, yargılar ortaya koyup çok hızlı tartışmalara girebiliyorlar. Özellikle de hemen hepsi arabeskin acısızı gibi aşkın acısızından yanalar. Zaten genel görünümleri onların aşk acısı çekecek kadar basit insanlar olmadığını pek güzel ortaya koyuyor. Aşk da neymiş güzel güzel evlenmek ya da “birlikte olmak” varken. Bu uçkur namusuna sözde çok önem veren insanlar ortamında yüz kocadan arta kalmış bir bakirenin size tekeşlilik dersi verdiğini görünce gülmekten çatlamamak için kendinizi iyice sıkıyorsunuz.

“Tarih”i de birileri gevşek bilinçleriyle tanınmaz ettiler. Şimdi dar kafalar görüş üretemeyince uydurma “tarihe geçme” görünümleri üretiyorlar. Şöyle on metreden gol atan bir futbolcu tarihe geçiyor. Güçlü bir takımı yenen daha az güçlü bir futbol takımı tarih yazmış oluyor. Tarih öylesine geniş bir alan mı ki onun içine aklınıza gelen ya da hoşunuza giden her şeyi kafanıza göre bir güzel yerleştireceksiniz. Tarih ki kendini ayıklaya ayıklaya ağır ağır ilerler. Bir de bakarsınız, bir yüzyıl önce pırıl pırıl parıldayarak tarihin ortasında yer alan bir kişilik yavaş yavaş silinmeye başlamış. Baudelaire döneminin ünlü birçok sanatçısı bugün unutulup gitmiştir. Horace Verner, William Haussoulier, Robert Fleury, Achille Devéria, Victor Robert, Théodore Chassériau, Auguste Hesse, Joseph Fay, Léon Cognier, Hippolyte Flandrin, Ernest Meissonier bugün hemen hemen hiç bilinmeyen adlardır. Bu sanat adamlarının adları bazı uzmanların belleğinde kalmış olsa bile asıl yaşaması gereken yerden, insanların belleğinden silinip gitmiştir. Hem tarihin asıl sahipleri ne der siz sıradan bir golcüyü de hiçbir sakınca görmeden tarihe kattıkça? Napolyon’lar, Hitler’ler, Sezar’lar, Mussolini’ler, Peistratos’lar, Aleksandros’lar, Perikles’ler, Neron’lar, İsa’lar, Charlemagne’lar bozulmazlar mı? Bu ne rezalet, bu iş bu kadar ayağa mı düştü yani demezler mi?

İyi düşünmek için gerekli bilinç yetkinliğine ulaşamadığımız zaman insan dünyasının içinde gibi duysak da kendimizi, bu dünyanın dışına düşüyoruz. İşte o zaman önyargılar rahatça her şeyin önüne geçiyor. O zaman yalnız sözcükleri kirletmekle kalmıyoruz, yaşamı da kirletiyoruz. İşe öte yanından baktığımız zaman da şöyle diyebiliriz: yaşamı kirlettiğimiz için dili de kirletmeye doğru gidiyoruz. Hep deriz ya, insanlar yaşamlarına özen gösterip bilinçlerini yetkin kılabilselerdi çok temiz bir dünyada yaşayacaktık.

BİR CEVAP BIRAK