Küresel Osmanlıcılık (II)

Küresel Osmanlıcılık (II)

0
PAYLAŞ

Davutoğlu’nun belirlediği dış politikada Kürdistan coğrafyası stratejik bir yer tutuyor. Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasındaki ilişkileri yanında özellikle bölgesel ve uluslar arası ilişkilerini değerlendirirken esasen Kürdistan coğrafyasının jeo-stratejik ve jeo-politik önemine vurgu yapmaktadır. “Kürt nüfusun yayıldığı coğrafyayı göz önüne aldığımızda ‘Kürt Meselesi’nin küresel ve belgesel dengelerde taşıdığı önemi ve bölge içinde bir belirsizlik unsuru haline dönüştürü1mesinin arka pla¬ndaki temel sebebi anlamak da kolaylaşır. Bu coğrafya, kendi içinde jeopolitik bir bütünlük o1usturmasi güç bir geçiş alanını, oluşturmaktadır. Ortadoğu ve Avrasya’nın en önemli geçiş alanla¬rın birini oluşturan bu coğrafya bu yönüyle küresel ve bölgesel rekabetlerin çekim alanı haline gelirken, jeopolitik bir iç bütünlük oluşturmaması dolayısıy1a da istikrarsızlık kaynağı o1maktadir…

Bölgenin bir geçiş alanı niteliği taşımasını sağlayan ve ‘Kürt Meselesi’nin jeopolitik arkaplanını oluşturan ikisi kıtasal, diğerleri daha bölgesel dört ana nitelikten bahsedilebilir. Birincisi, bö1genin Avrasya anakıtasının doğu-batı ekseninde Hazar Denizinin güneyinden geçen kıtasal bağlantının en kritik geçiş hattı üzerin¬de bulunmaktadır. İkincisi ise kuzey-güney ekseninde Avrasya step¬lerini güney denizlerine bağlayan dört önemli geçiş kuşağının biri olan Kafkasları (diğerleri Balkanlar, Afganistan/Hayber ve Tibet/Hind-i Çin) bir hat ile Basra Körfezi’ne, bir diğer hat ile doğu Akdeniz’e bağlayan jeopolitik bağlantı hattının da bu bölge üze¬rinde olmasıdır…

Daha bölgesel nitelikli bağlantılar açısından ele alındığında üçüncü olarak bu bölge iç Anadolu havzasını bir taraftan Mezopotamya havzasına, diğer taraftan İran üzerinden Asya derinliklerine bağlamaktadır ki Türkiye açısından bu bağlantı son derece bir önem arzetmektedir. Dördüncü olarak Karadeniz-Hazar-Basra-Doğu Akdeniz deniz bağlantısının karasal merkezi de ” Kürt Meselesi”nin jeopolitik arkaplanının önemli özellikleri arasındadır. Bu jeopolitik arkaplandır ki, basta ABD olmak üzere önemli Avrupa güçlerini ve Rusya’yı meselenin içine doğru çekmekte ve Avrasya üzerindeki jeopolitik rekabet kaçınılmaz bir şekilde bölgeye yansımaktadır.” Avrupa, Asya-Avrasya, Ortadoğu ve hatta Afrika kıtasının bağlantılarının tam merkezinde olan Kürdistan coğrafyası, uluslar arası güçler bakımından stratejik öneme sahip olduğu bir gerçek. Her ne kadar Kürdistan coğrafyası söz konusu işgalci devletlerin sınırları içerisinde bulunuyorsa da, söz konusu devletleri jeo-stratejik olarak önemi kılan Kürdistan topraklarıdır. Bölgesel işgalci devletler Kürdistan’ın bu tarihsel önemini ve rolünü bildiklerinden, aralarındaki bölgesel rekabete rağmen, ‘Kürt Sorunu ‘ karşısında genelde ortak bir politik çizgide hareket etmektedirler. Bu konuda en çok sıkıntı çeken ülke ise Türkiye’dir.

Kürt sorunu, bölgesel ilişkilerde hemen her dönem politik önemini ve güncelliğini korumuştur. Bunu farklı bir tarzda yorumlamaya çalışsa da, Kürdistan gerçeği bölgesel ilişkilerin temel sorunu olduğunu dolaylı olarak kabul ediyor. “Kürt Meselesi’nin jeokültürel/jeoetnik temelinde de Kürt nü¬fusunun Ortadoğu’nun diğer üç önemli yerleşik unsuru olan Türk Arap ve Acem nüfusun etkinlik alanlarına yayılmış olması yatmaktadır. Bu sebepledir ki bu üç temel unsur ile ilişkili politika geliştiren her büyük güç Kürtleri şu ya da bu şekilde stratejik denklemin bir yerinde kullanmaya çalışmaktadır. Yetmişli yıllarda Sovyet yanlısı Baas rejimi karşısında baba Barzani liderliğinde bir Irak meselesi haline dönüşen Kürt Meselesi, Iran Devriminden sonra bir Meselesi haline getirilmiştir. Soğuk Savaşın sona erme sürecinin getirdiği dengelerde Türkiye’nin Asya derinliğini tehdit eden PKK terör örgütü ile bir Türkiye meselesi haline getirilen Kürt Meselesi, Körfez Savaşına koşut bir tarzda da oğul Barzani öncülüğünde bir Irak meselesi olma niteliğini sürdürmüştür.”

Geçmişte olduğu gibi bugün ve gelecekte, küresel güçlerin oynadıkları ‘büyük oyunun’ merkezi Kürdistandır. Kürdistan hesaba katılmaksızın, dünya kapitalist güçlerin Avrasya ve Ortadoğu projeleri her zaman başarısız kalınacağı biliniyor. Çünkü bölgesel ve uluslar arası rekabete konu olan bütün enerji yatakları ve su havzalarının merkezine Kürdistan bulunuyor. Davutoğlu, Türkiye’nin bölgesel politikalarını belirlerken bu gerçeği çok açık olarak analiz ediyor: “Kürt Meselesi’nin jeoekonomik arkaplanında ise bu jeopolitik yapının kaçınılmaz olarak kurduğu petrol-su-petrol yatmaktadır. Kafkasya ve Hazar petrollerini Mezopotamya havzası üzerinden Körfez petrol kaynaklarına bağlayan jeoekonomik hat bölgeyi uluslararası rekabetin odak noktasına çeken diğer önemli bir unsurdur…

Daha geniş ölçekli Ortadoğu Meselesini daha dar ölçekli Kürt Meselesi haline dönüştürme çabalarının arkasında da bu jeoekonomik altyapı vardır. Orta Asya’dan Akdeniz, Avrupa ve Hint Okyanusuna uzanan enerji kaynaklarının aktarım hatlarının oluşturduğu yeni reel coğrafya da cari sınırları asan bölgesel inisiyatif alanlarının devreye sokulmasına yol açmaktadır.” Uluslar arası büyük oyunların oynandığı Kürdistan coğrafyasında her küresel gücün ve her bölgesel devletin kendi çıkarlarına göre planları bulunuyor.

Davutoğlu ile aktifleşen Türk devletinin bölgesel dış politikanın merkezinde Kürtlerin bulunduğu biliniyor. İç politik ilişkilerde ciddi bir politik krizle karşı karşıya olan devlet, aynı durumu bölgesel ilişkilerde de yaşıyor. Bunun için merkezinde birincisi Güney Kürdistan Federasyonu bulunuyor. Özellikle Kerkük’ün Federasyon sınırlarına dâhil edilmemesi için bütün gücünü kullanmaktadır. Bağdat merkezli Şii hükümetinin bu konudaki yaklaşımını bildiğinden, ortak bir politik tavır geliştirerek Kürdistan Federasyonu üzerinde kapsamlı bir baskı oluşturuyor. Çünkü Kerküklü bir Kürdistan devleti, uluslar arası alanda önemli bir politik etki yaratacaktır. Tersi bir durum ise Kürdistan Federasyonun varlığı sanıldığı gibi ciddiye alınmayacaktır. Davutoğlu bu noktayı çok iyi bildiği için, bütün gücüyle Kerkük üzerine belirlediği politikayı uygulatmaya çalışmaktadır.

Diğer önemli bir nokta ise hem Türk devletinin kendi iç politik dengeleri hem de bölgesel ilişkiler bakımından PKK’ye yönelik izlenen politikadır. Aslında İslamcı AKP hükümeti tarafından geliştirilen, ‘Açılım Projesi’nin mimarlarından biri Davutoğlu’dur. Uygulanan Kürt politikasının arka planında, aidiyet duygusu olarak tanımladığı ve daha çok dini ve kültürel etkileri ön plana çıkararak Kürtler ile onun toplumsal gücünü ayrıştırmayı esas alıyor. “Sabit veriler olan ortak tarih, coğrafya, din ve kültür unsurları Anadolu’nun değişik bö1gelerinde yaşayan bu insanların ortak bir, sosyal aidiyet hissi ile kaynaşmalarını sağlamıştır. PKK, bütün çabalarına rağmen, Kürt nüfus içinde yeterli bir destek bulamamışsa bunun sebebi sadece alınan askerî tedbirler değil, bu aidiyet hissinin getirdiği ortak hayat alanı bilincidir. Tarihî birikim ile des¬teklenen bu aidiyet hissinin zaafa uğratılması PKK’den daha tehlikeli sonuçlar doğurabilir.” Sistemin en büyük korkusu, Kürtlerin sistemden zihinsel olarak kopmalarıdır. İçinde bulunduğumuz politik süreç dikkate alındığında, bu kopuş fiilen yaşanmaktadır. Kürtlerin metropollerde artık ‘yabancı’ olarak görülüp dışlanması söz konusu ‘aidiyet hissi’nin çok belirgin olarak ortaya çıktığını gösteriyor. Bürokrat dışişleri bakanının en büyük kaygısı da budur. Bunu engellemek için de, PKK’ye yönelik tasfiyenin devam etmesini ve bölgeye yönelik ekonomik ve sosyal açılımlarla halkın yeniden sömürgeci rejim içerisine çekilmesi gerektiğini söylüyor. “Türkiye teröre ciddi bir darbe vurulduğu bu dönemde toplumsal aidiyet hissini sarsma riski taşıyan bir söylem yerine, terörist grup ile Kürt halkını ayrıştıracak ve masum bölge halkını yeni bir aidiyet hissi ile kucaklayacak, kültürel, siyası ve ekonomik politikalar geliştirmek zorundadır.”

Bu değerlendirmeden anlaşılabileceği gibi, bölge ülkelerinin iç politikasının en önemli sorununun Kürt gerçeği olduğunu bilen yeni dışişleri bakanı, Kürtlere yönelik ortak bir saldırı politikasını uygulamak için daha çok yoğunlaşacaktır. Bu konuda ABD ve AB’nin de yakın desteğini alarak PKK’ye karşı topyekûn bir imha konsepti için diplomasi ve askeri saldırıları eş zamanlı yürütebilecek politikaları daha aktif olarak uygulamaya koymaya başladılar. Bu politikanın boyutları, Başbakan Erdoğan’ın bu ay içerisinde yapacağı ABD ziyareti ile netlik kazanacaktır.

BİR CEVAP BIRAK