İktidarların ayarı: Sanat

Şimdi bir an için şöyle düşünün: Türkiye’de hükümetin binlerce eserden oluşan bir sanat koleksiyonu var. Bu koleksiyondan bir kısmı kamuya açık bir galeride, örneğin İstanbul Modern’de sergilenecek. Daha da önemlisi, sergide yer alacak eserleri, aralarında Başbakan’ın eşi Emine Erdoğan, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın da bulunduğu bakan ve hükümet görevlileri seçecek! Evet kabul ediyorum şaka gibi…

Sanat galerilerinin, konser salonlarının “tıksırıncaya kadar içenler”le dolu olduğu gerekçesiyle linç girişimlerine maruz kaldığı, tiyatrocuların sahnedeki hareketlerinin bile kontrol edilmeye çalışıldığı, “ucube” heykellerin yıkıldığı, kitapların yasaklandığı, neredeyse hakkında dava açılmamış bır karikatüristin kalmadığı, hükümeti eleştiren sanatçıların hedef gösterildiği, “müsvedde” ilan edildiği, tarihin barajlara tercih edildiği, bir müze müdürünün tarihi bir tahtı evinin oturma salonuna taşırken yakalandığı bir ülkede böyle bir senaryoya inanmak gerçekten zor.

Ancak, İngiltere’de bu hafta başlayan sergi, tam da böyle bir sergi. Tarihi Whitechapel Galerisi’nde açılan, “İş Başında” adlı serginin küratörlüğünü, Başbakan David Cameron’un eşi Samantha Cameron, Başbakan Yardımcısı Nick Clegg, Kültür Bakanı Ed Vaizey, İşçi Partisi eski Çalışma Bakanı Peter Mandelson, MI6 (İngiliz Gizli Servisi) Başkanı John Sawers’ın da aralarında bulunduğu yedi eski ve yeni hükümet görevlisi üstlenmiş.

İngiltere’de ‘Hükümet Sanat Koleksiyonu’ adıyla bilinen koleksiyonun tarihi yüz yılı aşkın. 1898’de hükümet, başbakanlık ofisinde, bakanlıklarda ve yabancı elçiliklerde asılmak üzere sanat eserleri alınmasına karar vermiş. Ertesi yıl ilk defa 150 sterline 5 portre alınmış. O günden beri gelen her hükümet, tarihi eserlerden çağdaş sanata kadar, yabancı veya Britanyalı sanatçıların eserlerini koleksiyona katmış. Bugün koleksiyondaki eser sayısı 13 bin beşyüze dayanıyor. (1)

Ekonomik kriz dolayısıyla ilk defa bu yıl ve önümüzdeki yıl herhangi bir eser alınmayacağı açıklandı. Belki de bunun verdiği ‘suçluluk’ duygusuyla, tarihte ilk defa bu koleksiyondaki eserlerden bir kısmının halka açık bir galeride sergilenmesine karar verildi.

İlk sergi derken, her yıl satın alınan eserlerin bir depoya kaldırıldığı ve bir daha gün yüzüne çıkmadığı anlaşılmasın. Özünde halkın olan bu koleksiyonun ilginç yanı, seçilen ve göreve getirilen her başbakan, bakan veya elçinin bu eserlerin korunduğu depoya gidip, zevkine göre seçtiği eserleri alıp, resmi ofis veya elçiliğine asmak hakkına sahip olması.. (Eğer Topkapı Müze Müdürüne herhangi bir şekilde bu bilgi verildiyse, sanırım yanlış yorumlamış kendisi!) Yani dönüşümlü olarak bu koleksiyonun büyük bir bölümü bir şekilde bakanlık binalarında, yabancı konsolosluklarda yine halkın gözü önündedir.

Böyle bir içerikte sanat, seçtikleri eserlerle hükümetlerin politik rengini açığa çıkaran bir oranda “ölçü” yaratmış yüz yıldır. Bu sergi için seçilen eserler bile, retrospektif olarak böyle genel bir görüş öne sürmenin hiç de abartma olmayacağını gösteriyor. Örneğin, başbakanın eşinin, tipik popülist bir eğilimle, Lowry’nin, İngiltere’de bir Paskalya panayırını betimlediği panaromik bir insan manzarasını seçmesi; Lowry’nin karakteristik ‘çöpten adam’larının doldurduğu panayır alanında yarattığı ürkütücü yalnız kalabalık, adeta, hükümeti oluşturan elitin teleskopla seyrettiği sokağın görüntüsüdür.

Başbakan Yardımcısı Clegg’in seçimi ise, bir liberal politikacının politik perspektifini hem kompozisyon hem de teknik olarak yansıtıyor. (2) David Tindle’ın natürmortu, bir çayır üzerine serilmiş kilim üzerinde bir termos ve çay bardağını gösteriyor. Hiç bir insanın görünmediği piknik alanında, resmi dikey olarak kesen, daha çok bir füze rampasını andıran devasa boyutlardaki termos, resmi yatay olarak kesen ufuk çizgisi üzerindeki ürkütücü karanlığa karışıyor. Biraz sonra ateşlenerek bilinmeze doğru heyecanlı bir yolculuğa çıkmaktan çok, “tarihin sonu”nda çıkılmış bir pikniği betimliyor sanki. Sadece bu serginin değil, ihtimal, tüm koleksiyonun en sıkıcı, anlamsız ve yeni bir şeyleri tetiklemeyen resmi.

Bu sergideki seçimleriyle sanatı, biraz da imgelemimizi kullanarak, politik ruh haliyle ilgili analizlerde kullanmakta biraz daha ileri gidersek, MI6 şefi John Sawers’ın seçtiği resimlerin bir ‘Rorschach Testi’ne dönüştüğünü görürüz. Sawers’ın ilk resminde, Norman Blamey’nin eşiyle birlikte yanyana portresini, bir ayna üzerindeki yansımasında görüyoruz. Sorgu odalarındaki çift taraflı aynalar üzerindeki görüntü gibi ayarlanmış bu çift-portrede, seyirci (biz) ve betimlenenler iki ayrı dünyaya yerleştirilmiş. Ancak bu iki ayrı dünya, sanatçının kurgu ve gerçekle tanımladığı dünyalar mıdır, yoksa Sawers’ın kapalı kapılar ardındaki dünyası mı? Sawers’ın ikinci seçimi daha da semptomatik: Claude Heath’in bir resmi. Resminden çok Heath’in geliştirdiği teknik Sawers’i etkilemiş olsa gerek. Çağdaş bir sanatçı olan Heath, gördüğü veya bir süre baktığı nesneleri, bazen de kişileri, gözlerini bağlayarak, veya sadece elle dokunarak tuval üzerine boyuyor. Hem belleğin, hem de elle bellek arasındaki koordinasyonun bir sınavına dönüşen, duyumları aracısız devreye sokmak isteyen bir yöntem izliyor. Çoğu zaman, doğal ki ortaya çıkan imge, sanatçının daha önce gördüğü ‘şey’den çok farklı oluyor. Figüratif bir alanda başlayan çalışma, sonuçta soyut bir imgeye dönüşüyor. Bir tür, insanın dürtülerine, duyumlarına geri yolculuk. Heath’in böyle bir deneyimi sonucunda bu yöntemle resim yapmaya başlamadığını biliyorum, ama ortaya çıkan sonuçları ve yöntemi, bir işkence mağdurunun çevresini, deneyimini tasvir etme çabasıyla ilişkilendirmemek de mümkün mü.

Şimdi eminim baştaki senaryoya dönüp Emine Erdoğan, Bülent Arınç ve MİT şefinin olası sergisinde yer alabilecek eserleri tahmin edeceğimi düşünüyorsunuz. Bunu size bırakıyorum.
Ama onların en azından ne yapamayacaklarını rahatlıkla söyleyebilirim. Politik spektruma sanat prizması içinden bakarsak, siyasi pratiğin gerçek karakteriyle ilgili çok sayıda belirti bulabiliriz. Bu perspektiften, ‘demokrasi’nin sadece bir sözcük olduğunu da görürüz. Ona anlam veren kültürdür. Pratik olarak, “demokrasi kurdum” diyebilirsiniz, ancak onu işlevsel kılan kültürdür. Biri olmadan diğeri de olmaz.

(1) http://www.gac.culture.gov.uk/index.html
(2) http://www.gac.culture.gov.uk/work.aspx?obj=33806

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

18 − 2 =