Kurnazlıklarımız

KurnazlIk aptallığın değişik bir biçimidir. Aptallar gibi kurnazlar da kendilerine çok güvenirler. Kurnazların kendilerinde güvendikleri nedir? İnsanı oyuna getirme ustalığıdır. Kurnaz bu ustalığı günlük yaşamın sıradan ilişkileri içinde birilerine külah giydirme temrinleri yaparak kazanır. Onun becerilerini hafife almak yanlış olur. Kurnaz kurnazlaştıkça kendine güveni artar, giderek oyunculuğunu yaşamın bütün alanlarına yaymaya başlar. Onu bir bilim yuvasında birilerini kündeye getirerek yükselmeye çalışırken bulabilirsiniz: bilimin dar ve dikenli yollarında yıllarca sürünüp duracağına kurnazlık biliminin inceliklerini kullanmak ve erkenden “bilim adamı” olmanın koşullarını yaratmak daha doğrudur. Onu eşsiz bir romancı, benzersiz bir şair, yetkin bir siyaset adamı tezgahında sırıtırken görebilirsiniz.

Kurnazın gözünde bütün akıllılar birer aptaldır. Kurnazın mantığı bellidir: kısa ve sağlam yollar varken uzun yolları denemek eşekliktir. Şaşar size: kurnazlık bu kadar verimli bir işken siz neden bir başka yolu denemekte direniyorsunuz? Özellikle bazı alanlarda gerçek anlamda çaba göstermek akıl işi değildir. Bu baş derdi alanların başında felsefe gelir. İnsana kolay kolay ün de unvan da para da onur da getirmeyen bu alan “aykırı insan” damgasını yemek için birebirdir. Siz bu alanda gerçekten kendinize bir yer edinmeyi düşünüyorsanız, gerçekten bir felsefe adamı olmak gibi bir kaygınız varsa önce iyi bir doktora gidip kendinizi bir güzel inceletin bakalım, bir yerinizde bir sakatlık bulunmasın. Felsefede başarmanın da en iyi yolu kurnazlık yoludur. Dünyada felsefe kadar kurnazlık kaldıran bir alan daha yoktur.

Filozof denen adamlar ne yaparlar? Bir takım soyut kavramları kullanarak yaşamı ayrıştırmaya, yorumlamaya, tartışmaya yönelirler. Onların kullandıkları somut kavramlar da gerçekte bir takım soyut ilişkileri açıklamak için değil midir? Bir filozof “tava” ya da “tencere” diyorsa elbet mutfak yaşamından daha başka bir şeyi anlatmaya çalışıyordur. Dünyanın o güzelim ilkesi felsefenin ahlaktan siyasete kadar bütün alanlarında geçerlidir. Nedir o ilke? O ilke suya gidenin de testiyi kıranın da bir olduğu ilkesidir. Dünyanın hiçbir yerinde bu alanda suya gidenle testiyi kıranı birbirinden ayırmazlar. Öte yandan dünyanın her yerinde bu alanda testiyi kırmanın suya gitmekten daha doğru bir iş olduğu konusunda yerleşik özel ve resmi görüşler vardır. Sizi birileri suya giderken görse ne yaparsınız? “Şüpheli şahıs” durumuna düşmek bir yana, düpedüz enayi yerine konursunuz. İnsanlar sizden bu düzenin korunması için elinizden geleni yapmanızı bekliyor. Siz kalkmış yaşamı kökten tartışmak gibi sakat bir işin peşine gidiyorsunuz. Amacınız ne? İnsanları ayaklandırmak mı istiyorsunuz? Oturun oturduğunuz yerde. Bazı safdil ya da yüreği temiz kişiler bu testiyi kırma durumunun yalnız bizde ya da bizimkine çok benzeyen ülkelerde geçerli olduğunu, ileri ülkelerde bütün yerleşik düzenin felsefeye ya da genel olarak düşünceye büyük prim verdiğini düşünerek kendilerini kandırırlar. Onlara öyle gelir ki falanca ülkeye gittiklerinde onları çok sağlam bir düşünce genişliği, sarsılmaz bir felsefe merakı karşılayacak.

Böylece kurnazlık kişisel bir seçim işi olmaktan çıkmış, toplumsal uzlaşmanın ana yöntemlerinden biri olmuştur. Ben çalıştığım kurumda emekli işlemlerimi yaptırmak için sağa sola koştururken orada artık istenmediğimi çok iyi biliyordum ama eğitilmelerine özene özene katkıda bulunduğum gençlerin geleceğinden kaygılıydım. “Gözüm arkada gidiyorum, bu çocukların eğitimi ne olacak?” dediğimde sorumlu yerlerden birinde bulunan bir memur arkadaşımız bana alaylı bir biçimde açık açık ve hiç tedirgin olmadan şunları söylemişti: “Yanılıyorsunuz hocam, devlet başta olmak üzere kimse sizden felsefe üretmenizi beklemiyor.” Bunun böyle olduğunu ben de biliyordum. O yüzden hiç sesimi çıkarmadım. Bana söylenen bu sözü bir suçlama gibi algılamış olsam da bir aşağılama olarak algılamadım. Hepimiz yaşadığımız gerçeklerin rengini, kokusunu, biçimini iyi biliyorduk, bu gerçeklere nereden baktığımızı da. Ne o memur bana bunları söylerken yeni bir görüş ürettiği inancı içindeydi ne de ben yepyeni bir görüşle karşılaşmış olmanın heyecanı içindeydim. İkimiz de bir gerçeğin orta yerinde duruyorduk. Aramızdaki ayrım onun bir şeyleri olağan görmesi, benimse bu şeyleri giderilmesi gereken bir zehirli etken saymamdı. Çünkü o kurnazlıkla elde edilen toplumsal kazanımların sağlıklı kazanımlar olduğuna inanıyordu, bense bu tür kazanımları öldürücü buluyordum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

18 − fifteen =