Leviathan: Canavar Devlet

Kapitalizm, her aşamasında, ihtiyaçlarına göre devlet aygıtını şekillendirmeyi bilmiş ve bunu gerçekleştirmiştir. Korunma gereksinimi döneminde ulus-devlet inşa ettirmiş ve dış rekabete karşı kendisini korumuştur. 1929 Kriz döneminde devleti ekonomiye çekerek, rahat nefes alıp yaşam süresini uzatabilmek amacıyla harcama artışı sağlayıp piyasaları genişletebilmiştir. Olgunluk aşamasına gelip tüm yerküreyi denetimi altına alma gücüne ulaştığında da bizzat devlet üzerinde hakimiyet kurmaya yönelmiştir. Tarih sahnesine çıkışını ve tüm gelişmesini devlete borçlu olan sermaye, hakimiyetini ilan ettiği bu aşamada mitolojik su canavarına benzettiği devletin elini kolunu bağlamaya yeltenmiştir.

Leviathan, İncil’de adı geçen mitolojik su canavarıdır. Genellikle liberal iktisatçılar devleti söz konusu canavara benzeterek, bireysel özgürlükleri sınırladığı ve yönetsel ve ekonomik işlyişinde etkinsizlik yaratarak ekonomik refahı kısıtladığını ileri sürer.Devletin sermayeye desteğini görmezden gelen ve ekonomiden elini çekmesini savunan Leviathan yanlı liberaller demokrasi kuralını siyaset ve yönetsel alandaki işleyişle sınırlandırmış ve kuvvetler ayırımı ilkesi çerçevesinde tanımlamaya çalışmıştır. Bu görüşe göre, yasama, yürütme ve yargı erkleri, herbiri kendi alanlarında etkin çalışarak, demokrasiyi yerleştirirler. Onlara göre devlet örgütü, elindeki yasama, yürütme ve yargı erkleri ile bireysel özgürlükleri sınırlama gücüne sahiptir ve çoğunlukla da bu gücünü kullanmaktan geri durmamaktadır. Siyasilerin hırsının salt yönetsel alanla sınırlı olmadığı, özel çıkar alanına da sarktığı ileri sürülür. Nitekim, Buchanan gibi ünlü düşünürler, siyasetçileri birer peygamber gibi düşünmemek gerektiğini, onların da birer insan olarak ele geçirdikleri olanakları kendileri ve çevreleri lehine çekinmeden kullanabileceklerini ifade etmiştir.

Salt hukuk ve politika alanında sürdürülen tartışmalarda Leviathan yandaşlarının savlarında çok ciddi mantıksal boşluklar olduğunu saptarız. Genelde liberaller, özelde de Leviathan yanlıları kapitalist sisteme, üretim ilişkisi alt-yapısından soyutlayarak salt siyasal yapı olarak bakmakla, üst-yapı kurumlarının nasıl şekillendiği ve neye hizmet ettiği gerçeğini gözardı etmişlerdir. Böyle bir yaklaşım, kapitalizmin ekonomik yönünü perdeleyerek, sistemin geniş kitlelerce ideolojik kabulünü sağlamaya yöneliktir. Leviathan’ın denetlenmesi ve böylece siyasal yapının demokratikleştirilmesi üzerinde kafa yoran liberallerce demokrasi tartışmaları güçler ayırımı görüşü etrafında şekillenir. Politik sistemdeki yasama, yürütme ve yargı ayırımı böyle bir yaklaşımın ürünüdür. Çok eskilerden itibaren bazı değişimlerle süzülerek günümüze dek gelmiş olan kapitalist demokrasi görüşü çerçevesindeki bu siyasal yapının amacının, olabildiğince bireysel özgürlükleri güvence altına alarak toplumsal refahın sağlanması olduğu iddia edilmektedir. Ne var ki, bu yaklaşımda ekonomik sürecin olumsuz sonuçları tümü ile halı altına süpürülmektedir.

Kapitalizmin şekilsel demokrasi anlayışına rağmen, kuvvetler ayırımı kavramı kendi içinde ilginçtir; sistem yönetsel güçleri biribirinden ayırmakta ve karşılıklı konumlandırmaktadır. Diğer bir deyişle, bu görüş gücün parçalanmasını ve temerküzünün önlenmesini amirdir. Buradaki anlamı ile, demokrasinin sasğlanabilmesi için siyasal güç parçalanmalıdır.

Politika alanında güçler ayırımı kavramı, ilginç şekilde, salt karar ünitelerinin ayrı yapıda veya özellikte olduğunu nitelememekte, bundan daha da önemli olarak, söz konusu erklerin birbirine karşıt olduklarını vurgulamaktadır. Siyaset ve yönetsel alanda kuvvetler birbirine karşıttır ve birbirini denetleme işlevi ile görevlendirilmişlerdir. Söz konusu karşıtlık, varolan hukukun lafzına ve ruhuna ayrkırı işlemlerin denetlenmesi anlamındadır. Anayasa Mahkemesi yasama organının kararlarını denetler, Danıştay ise idari kararları denetler. Açıktır ki, siyasiler Anayasa Mahkemesi ve Danıştay karşısında hareket serbestilerinin kısıtlandığını hisseder. Bunun anlamı şudur ki, düzenin hukuk yapısını şeklen ve ruhu ile yasama organı dahi kolay kolay bozamaz. Diğer bir deyişle, sistem, yasama organına karşı dahi korunmaktadır. Zira, kuvvetler ayırımı ilke ve uygulaması, bir üst yapı olan hukuk sisteminin korunması dışına çıkamaz; böyle bir yetkisi yoktur. Bilindiği üzere bir ülkenin hukuk sistemi ise, ekonomik ve sosyal alt-yapının bir tür yansımasıdır. Kuvvetler ayırımı ilke ve uygulaması da hukuk sisteminin dışına çıkamayacağına göre, kapitalist yapılarda kuvvetler ayırımı ilkesi şeklen mükemmel olarak çalışsa dahi, gerçek anlamda demokrasinin sağlanmış olduğu iddia edilemez. Bu bağlamda, “seçilmişler” ve “atanmışlar” tartışması kadar, “azınlık hakkı ilkesi” de demokrasi ve çok farklı bağlamlarda tartışmaya açıktır.

Böyle kısıtlı bağlamda düşündüğümüzde dahî, kapitalist sistemde kuvvetler ayırımı ilkesini salt yasama, yürütme ve yargı erkleri arasındaki dengede aramak da fazla doğru değildir. Zira, hukuk sistemine göre çalışan kurumların ipleri, bir bakıma, yasa yapma yolu ile yasama organının elindedir. Bu durumda kuvvetler çatışma ilkesinin gerçekleşme yeri olarak parlamentoyu görmek ve ilkenin parlamento ortamında oluşturulmasını sağlamak gerekmektedir. Seçim sistemi sonucunda muhalefetin zayıflatıldığı ve iktidar parti lideri diktası altında etkisiz ve kısıtlı temsil kabiliyetini haiz bir parlamentoda yasa yaparak şekilsel olarak hukuk oluşturma ve siyaset yapma durumunda kuvvetler çatışma ilkesi zaten rafa kaldırılmış olduğundan kuvvetler ayırımı “de facto” işlemiyor demektir. Türkiye’deki görüntüde yansıyan bu durum karşısında, gerisini ne tartışmaya ne de savunmaya gerek vardır!

Hal böyle ise, yukarıda dikkatlerinize sunduğum sorular çerçevesinde, kuvvetler ayırımı ilkesine kapitalizm niçin bu denli sarılıyor, konusunu ileride tartışmak üzere.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here