Lizbon’da NATO’nun yeni nükleer stratejisi ve Türkiye (II)

LİZBON ANLAŞMASI ABD-AB ARASINDAKİ YENİ İTTİFAKI

ABD’nin ve AB’nin ittifakı hiç şühpesiz ki bölgesel çıkarların giderek aynılaşmasıdır. Ortadoğu ve Avrasya politikalarının bütünlüklü olarak aynılaşmamakla birlikte önemli oranda birbirine tamamlamaya başlaması aynı zamanda küresel kapitalist sistemin ilişkilerini de yeniden dengeleyecekktir.

Brzezinski, Irak savaşından sonra ABD ile AB arasındaki ilişkinin zorunluluğuna vurgu yaparken şunları belirtiyor: “…Irak üzerinde ortaya çıkan yoğun Atlantik ötesi anlaşmazlık, aslında çok taraflı Avrupa’nın ve oldukça tek taraflı Amerika’nın mükemmel bir küresel uygunluk evliliğine yol açabileceği gerçeğinin görülmesini güçleştirmemelidir. Amerika ayrı hareket ederek her şeye hâkim olabilir fakat her şeye gücü yetemez; Avrupa zengin olabilir fakat güçlü olmayabilir. Fakat beraber hareket ettiklerinde, Amerika ve Avrupa etkili bir şekilde küresel olarak her şeye gücü yetebilecek bir konumdadır. Atlantik’in iki tarafı da bunu bilmektedir. Amerika- tek boyutlu olarak terörizmle meşgul olmasına, mütteffiklerine karşı olan sabırsızlığına, kendine özgü küresel güvenlik rolüne ve tarihsel görevinin hissine bakarak- yine de, uluslararası istişare çatısına olduğu kadar, ilerleyici bölgesel gelişmeye istemeyerek uymaktadır. Bunu, ne Amerika ne de Avrupa bir diğeri olmadan yapabilecektir. İkisi birlikte, küresel düzenin merkezini oluşturmaktadırlar.”

Bu iki kapitalist blokun kapitalist küresel düzenin merkezini oluşturmak ve özellikle Ortadoğu’da daha etkin bir güç olabilmek için, bölgesel stratejilerini tekleştirdiklerinde önemli adımlar attılar. Aralarında hala bir kısım ciddi sorunlar olmakla birlikte, küresel hegomanya mücadelesinde, Ortadoğu ve Avrasya konusunda önemli oranda uzlaşmış bulunmaktadırlar. ABD stratejisiyenlerinin vurguladığı gibi kendisini ‘Roma veya Kartaca İmparatorluğu’ yerine koyarak, dünyayı tek başına yönetme çizgisinden vaz geçmek zorunda kalarak, özellikle AB ile kurduğu ittifakla uluslararası ilişkileri yeniden düzenlemesinin en somut örneği Ortadoğudur. Brzezinski, gelişme süreci içerisinde olan bu ittifakın somut yönelimleri üzerine şunları dile getirmektedir: “Avrupa’nın daha büyük ve önemli bir bölge dışı çatışma görevinde güvenlik rolü iddia etmesini ve hatta kendi stratejik amacının ayrı bir hissini geliştirmesini tetiklemesinin en olası noktası Ortadoğu’dur. Ortadoğu’nun Avrupa’ya yakınlığı ve Avrupa’nın Ortadoğu’daki tarihi, siyasi ve ekonomik çıkarları göz önünde bulundurulduğunda, Avrupa Birliği’nin bölgeyi yatıştırmakta çok daha aktif bir rol üstlenmesi gerekmektedir. Ancak bu rolü sürdürmek için Avrupa’nın aynı zamanda Amerika ile beraber barışı oluşturmaya kalışma rolünü de üstlenmesi ve bunun yetireceği bazı yükleri taşıması da gerekmektedir.”

Obama’nın Uluslar arası politikasında AB ile oluşturulacak ittifakın geliştirilmesi oldukça önemildir. Bush ile ciddi bozulan bir kısım ilişkilerin tamir edilmesi ve dünya küresel sistemi birlikte yönetilmesi için ortak hareket edilmesi gerektiğine özel bir vurgu yapması, Uluslar arası politikaları giderek çok daha fazla bütünleştirmeye çalışması ABD’nin strateijik yönelimlerini ortaya koymaktadır. Obama’nın Lizbon’da yapmış olduğu konuşma iki küresel güç arasındaki ilişkilerin gelecekteki yönelimleri hakkında bize çok daha somut bir fikir vermektedir. “Avrupalı müttefiklerimiz ve ortaklarımız ile olan ilişkimiz, dünya çapındaki ilişkilerimiz açısından bir temel taşı niteliğindedir ve küresel işbirliğimiz için bir katalizör gibidir. ABD başka hiçbir bölgeyle Avrupa ile olduğu kadar yakın değer, menfaat, beceri ve hedeflere sahip değildir. Dünyanın en büyük ekonomik ilişkisini içeren transatlantik ticaret, ABD ve Avrupa’da milyonlarca iş olanağını desteklemekte ve küresel ekonomik iyileşmeyi sürdürme çabalarımızın temelini oluşturmaktadır…
Avrupalılar ve Amerikalılar, 60 yılı aşkın süredir omuz omuza vermişlerdir, çünkü birlikte çalışmamız sayesinde, demokratik toplumlar olarak değer verdiğimiz özgürlükleri koruyor ve menfaatlerimizi artırıyoruz. Dünya değiştikçe, İttifakımız da değişmiştir, sonuç olarak daha güçlü, daha güvenli ve daha çok refah içindeyiz. Lizbon’daki görevimiz işte budur: bir kere daha İttifakımızı canlandırmak ve güvenliğimiz ve refahımızı önümüzdeki uzun yıllar boyunca temin etmek…” Obamalı ABD’nin bu politik yöneliminin en somut örneği ise Ortadoğudur. NATO’nun ana gövdesini oluşturan AB ülkeleri ile ABD arasında Ortadoğu politikalarının giderek tek merkezli bir yapıya doğru kayma eğilimine girmesi, hem iki gücün ekonomik-politik yönelimlerini hem de NATO’nun askeri stratejisinin hedeflerini çok daha belirgin olarak ortaya koymaktadır.

NATO’NUN LİZBON TOPLANTIsI VE TÜRKİyE’yE BİÇİLEN ROL

selçuklu ve Osmanlı imparatorluğunun tarihsel mirası üzerinde yükselen Türk devletinin, bölgedeki en deneyimli ülkelerden biri olduğu söylenebilir. Jeostratejik yapısı ile üç kıta arasında ilişki sağlamaya uygun bir konumda olması NATO’nun stratejik ilişkilerinde önemli bir ülke olarak ön plana çıkmaktadır.
Küresel güçlerin Ortadoğu’da denetim altında tuttukları toprakların bir dönem, Osmanlılar tarafından ilhak edilmiş topraklar olması bakımından ilginç bir benzerlik bulunmaktadır. Bu nedenle bölge coğrafyasındaki her gelişmeTürkiye’nin iç ve dış politikasını doğrudan ilgilendirmektedir. Bu hem tarihsel, hem de jeostratejik konumundan kaynaklanan politik ilişkiler nedeniyle özgün bir durumu oluşturmaktadır. Özellikle sınır bölgelerinde yaşanan olağanüstü gelişmeler, Türkiye’nin iç siyasal ilişkileri üzerinde de ciddi bir basınç oluşturmaktadır. Bir yandan küresel sistem güçleriyle, diğer yandan bölge ülkeleri ile olan ilişkileri ve bunlar arasındaki denge unsurunun korumaya çalışılmasının, Türk dış politikasında bir kısım handikaplar yarattığı bir gerçek. Aynı zamanda küresel kapitalist güçlerin Ortadoğu ve Avrasya kıtasına duydukları ilgi nedeniyle Türkiye’ye yönelik politikaları oldukça önemsenmektedir.

Başta ABD olmak üzere bölgenin küresel sistem güçleri Türkiye’de bölgede etkin bir güç haline getirmek ve bölgesel ilişkilerde roller vermek için özel bir kısım politikalar geliştirdikleri biliniyor. Türk devleti de, hem içteki kırılgan politik ilişkileri hem de bölgesel dengeler nedeniyle dünya küresel güçlerle sürekli uyumlu bir politika izledi.

Türkiye’nin dış politikasının arka planında iç varlığını korumaya yönelik dışta gelebilecek bir kısım planları boşa çıkarmaya çalışmaktadır. Dünya kapitalist güçleri Türk devletinin bu zayıf yönünü bildiklerinden, kendi stratejik çıkarları için bunu kullanmaya devam etmektedirler.

ABD ve AB tarafından Türkiye’ye dayatıllan yeni rol ise son derece önemlidir. Türkiye, 21.yüzyılın küresel NATO’nun nükleer askeri gücünün merkezi olarak işlev görecek. Bu bir bakıma Türkiye’nin 1952’den beri NATO’ya alınmasından beri devam ettirdiği rolünü sürdürmesidir.

ABD’nin Türkiye politikasının ana unsuru özellikle Ortadoğu’yu denetim altına alacak stratejinin ana üssü haline getirmekti. Türkiye bunu çok açık olarak kabullenmiş bulunuyor. Lizbon zirveasi ile bu bütünlüklü olarak somutlaştırıldı. ABD’nin Türkiye’nin iç politikasında bu kadar hassas olması ve İslamcı AKP hükümetini desteklemesi, generallerin önüne barikat olmasının arka planında NATO’nun yeni nükleer savaş konsepti bulunuyor.

Türkiye’de ne hükümetin ne de ordunun bu talebi redetmesi mümkündür. AKP dikkatleri üzerine çekmemek için doğrudan Cumhurbaşkanı Gül’ü devreye soktu. Böyllikle bir devlet politikası olarak kamuoyuna yansıtmaya çalıştı. AKP çok açık olarak Türkiye’yi NATO’nun nükleer depposu haline getirerek, küresel sermayeye bütünlüklü olarak teslim olmuştur. Devlet politikası olarak yansıtılan bu politikada ön plana çıkan Birkaç nokta bulunuyor.

Herkesin bildiği bir gerçek var. NATO’nun stratejik hedefinde Ortadoğu ve konjektörel olarak İran bulunuyor. İran ile yakın ilişki içinde olan Türkiye’nin bu tutumu aslında bölgesel dış politikasının ne kadar zayıf ve iki yüzlü olduğunu gösteriyor. Ortadoğu’da kendine özgü bir politika izlediğini iddia eden Türkiye’nin dış politikası Hiçbir şekilde küresel güçlerin planlarının dışına olmayacağı orntaya çıktı.

İkinci bir manüplasyon da. Konsepte hedeflenen hiçbir ülkenin isminin verilmemesidir. Bunu bir başarı olarak gösteren İslamcı hükümet NATO’nun yeni konseptini imzalayarak aslında islam dünyasını bütünlüklü olarak hedef haline getirdi. İran veya bir başka ülkenin isminin ğeçmesinin hiçbir önemi olmadığı biliniyor. Çünkü, NATO’nun askeri konseptinde Ortadoğu, Avrasya, Kafkasya olduğu zaten biliniyor.
İslamcı AKP hükümeti özellikle Kürt sorununu NATO’nun gündemine getirerek bir bakıma pazarlık masasına koydu. Özellikle “toprakların ve nüfusun tamamının korunması” ve “güvenliğin bölünmezliği” tanımını metine yerleştirerek Kürt sorununa yöhelik yapılan bir değerlendirmeyi ifade ediyor. Obama “ittifak’ın candamarını oluşturan ve 5. Maddede belirtilen ‘içimizden birine yönelik bir saldırı hepimize yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirilir’ şeklindeki taahhüdü tekrar teyit etmekle başlamalıdır.Obama’nın Türkiye’nin beklentilerine yanıt vermek için genel kurulda yaptığı konuşmada NATO’nun 5. maddesinin çok daha aktif olarak işlevi haline getirileceğine vurgu yapması esasen Türkiye’nin ihtiyaçlarına yanıt vermesidir.

Nükleer başlıkların önemli bir kısmı Kürt coğrafyasına yerleştirilmesi planlanıyor. Türkiye’ye ise ‘bölünmez bütünlüğe’ özel bir vurgu yaparak NATO’nun hedefine Kürt toplumsal hareketini oturtuyor. Kürt hareketinin yürüttüğü mücadeleyi, bir başka gücün saldırısı olarak gösterip, bir bakıma NATO askeri güçlerini bu kirli savaşta doğrudan kullanyı amaçlıyor. Bütün bunları NATO masasına koydu. NATO askeri ve politik güçlerinin Türkiye’ye verdiği mesajlar dikkatle takip edildiğinde sorunun ciddiyeti çok daha net olarak anlaşılacaktır.

_______________________-

* 9. BRZEZİNsKİ Zbigniew, Tercih-Küresel Hakimiyet mi? Küresel Liderlik mi?, İstanbul, inkilap yay., 2004, syf. 123.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.