Londra İzlenimleri

Ailevi bir nedenle, 2019’un son on gününü Londra’da geçirmek nasip oldu. 15 yıldan fazla bir süredir bu şehre uğramışlığım yoktu. Bu uzun boşluğu alelacele telafi edercesine, on gün boyunca şehrin ufak da olsa bir bölümünü iyice tavaf ettim ve memlekete renkli izlenimlerle döndüm. Bu izlenimlerimden bir-iki tanesini—naçizane—burada paylaşmak isterim. Açık Gazete’nin hem yazarlarının hem de okuyucularının çoğunun bir şekilde Londra-bağlantılı olduğunu, bir kısmının da zaten Londra’da yaşadığını tahmin ediyorum.  Söyleyeceklerim, şehrin sakinlerinin elbette bilmediği şeyler değil, fakat onca aradan sonra yabancı bir göze çarpan bazı görüntüler belki onlara da bir şey ifade eder diye düşündüm.  

Londra’ya gelişim, Brexit’in kaderini tayin eden genel seçimlerin hemen ertesine rastladı. Tabii ilk işim, Londra’da yıllardır oturan, oraya yerleşmiş dost ve tanıdıkları görmek oldu. Bunların hemen hepsi, güçlü siyasi fikirleri olan kişilerdi. Nitekim uzun sohbetlerimizde bol bol dünya ve memleket meseleleri konuşuldu, fakat söz bir türlü Brexit’e gelmedi; getirmeye çalıştıysam da, olmadı. Anladım ki, Brexit’le ilgili insanların üzerinde ‘metal yorgunluğu’ denen şeye benzer bir bıkkınlık var, bir tür gizli yas sanki. Türk’ünden Yunanlı’sına, Alman’ından Yeni Zelandalı’sına dek, bu dost ve tanıdıkların çoğunluğu yabancı kökenli oldukları için anlaşılır bir durumdu bu. Hepsi istisnasız Brexit karşıtıydı, aralarındaki bir kaç ‘has İngiliz’ de dahil. Uzun bir direnişten sonra, kaderlerine razı olmuş, hatta küsmüş bir halleri vardı.

Brexit konusu şimdi basın ve medyada da biraz küllenmiş gibiyse de, son seçimlere kadar bütün dünyada gündemin baş maddelerinden biriydi. Britanya Avrupa Birliği’nden koptuğu takdirde, yeryüzünün önde gelen metropollerinden olan Londra’nın bu statüsünü koruyup koruyamayacağı da hararetle tartışılan konulardandı.

Bunu görmek için henüz çok erken, ama Londra’nın statü kaybına uğrayacağına dair hiçbir belirti yok.  Tam tersine, Britanya gerilese hatta günün birinde parçalansa dahi, Londra yerinde sapasağlam duracakmış gibi bir izlenim bırakıyor.  Şehrin hemen her tarafı cıvıl cıvıl, ışıklı, hareketli ve fevkalâde dinamik. Tabii ilerdeki yıllarda son sözü söyleyecek olan istatistiklerdir, fakat şimdilik edinilen ilk izlenim bu.

İster istemez, Londra’nın bugünkü durumuyla 40 yıl önceki halini kıyaslıyorum hep. 80’li yılların başlarında Paris’te yaşarken, arada Londra’ya giderdim. O zamanlar Eurostar gibi hızlı ulaşım imkânları yoktu, Londra’ya gitmek uzunca bir yolculuk yapmak demekti; o yolculukların hakkını vermek için de, şehrin iyice keyfini çıkarmaya bakardım. Ama doğrusu, her gidişimde imparatorluk bakiyesi bu görkemli kentin Paris’in yanında ne kadar köhne, silik, bakımsız kaldığını hisseder,  şaşardım.

Sonra uzun yıllar Londra’ya yolum düşmedi.  Yaklaşık yirmi yıl kadar önce tekrar gittiğimde, her şeyi çok değişmiş buldum. Şehre sanki daha bir hareket, hayatiyet, canlılık gelmişti. Caddeleriyle, galerileriyle, mağazalarıyla, lokantalarıyla, ulaşım ağlarıyla Londra Paris’e âdetâ yetişmiş görünüyordu. Tekrardan araya bir 15 yıl girdikten sonra, bu seferki gelişimde ise aynı gelişme trendinin daha da belirginleşmiş olduğunu farkettim. Havaalanları, terminaller ve benzeri tesisler yepyeni olmuştu. Metro vagonlarının ve dehlizlerinin eskiliğinden gayrı, şehrin köhneliğinden eser kalmamış gibiydi (Metrolarının eskiliğini de, yola ilk koyulmuş ülkelerden biri olmalarına vermek gerekir. New York’un metroları da felaket durumdaydı, ama şimdi kökten yenilendiklerini duyuyorum.  Londra’nınkilerin yenilenmesi de yakındır.).

Ayrıca, şehrin hemen her köşesinde hızlı bir yapılaşma da göze çarpıyordu. O açıdan, Londra Paris’i çoktan geçmiş görünüyordu.  Thames sahili boyunca bomboş olduğunu hatırladığım bir sürü alan yepyeni binalarla dolmuştu. Pek çok mahallenin de çehresi değişmiş, belli ki hızlı bir sınıf atlama sürecinden geçmişti. 

İstanbul’dan gelen benim gibi biri için, bütün bu değişiklikler devede kulak kalır kuşkusuz. Ama ben kıyaslamayı zıvanadan çıkmış İstanbul’la değil Paris’le yapıyorum. Paris’e göre Londra’daki değişimin daha hızlı seyrettiğini söylemek yanlış olmaz herhalde. 

Kıyaslamamı belki şöyle sürdürebilirim: Londra’nın yanında Paris bir ‘müze-şehir’ sayılabilir, çünkü çevresini boylu boyunca dolanan ve peripherique denen otoyol/bulvar sayesinde merkezi ile çeperi kesin bir sınırla ayrılmıştır.  Paris deyince, peripherique’in içinde kalan bu nüveyi anlarız. Paris’e ‘Müze-şehir’ yakıştırmasını mümkün kılan da işte bu nüvedir. Bir-iki mahallesini saymazsak (13. Arrondissement gibi), Paris 19. Yüzyıl’dan bu yana hemen hiç bozulmamış bir tarihi yapı stoğuna sahiptir. Bu tarihi yapılar, mükemmele yakın bir bütünlük sunar, bu bütünlüğü de ayrıca gene mükemmele yakın bir simetri tamamlar. Ne var ki, böyle bir mükemmelliğin, güzelliğin mükemmelliği de olsa, bir noktadan sonra şehre belirli bir donukluk, bir monotonluk getirdiği söylenebilir. Pompidou Merkezi veya Piramid gibi modernist sanat yapılarının Paris’in tam ortasına kondurulması, biraz da bu monotonluğu kırma ihtiyaçından kaynaklanmış olsa gerek.

Londra’nın ise, merkezini çeperinden kesinkes ayıran bir peripherique’i yok. O bakımdan daha yaygın ve dağınık bir yerleşim durumunda.  Diğer taraftan, gene Paris’ten farklı olarak, Londra son dünya savaşında ciddi bir hava bombardımanına maruz kalmıştı.  Bunun sonucu olarak eski tarihsel dokusu bozulmuş, yüzeyinin bir çok noktasında da yıkılan binalardan kalan geniş alanlar oluşmuştu. Bu alanlar zaman içinde yeni yapılarla doldukça, şehir eskiyle yeninin karışımı bir metropol görüntüsüne büründü. Bu haliyle, Paris türünden bir ‘müze-şehir’ sayılamayacağı açık.

Fakat bugünden geriye bakıldığında, savaşın getirdiği yıkımın Londra’nın lehine bir sonuç doğurduğu pekâlâ ileri sürülebilir. Çünkü boş arsalarda yükselen binaların hatırısayılır bir bölümü, çağımızın ruhunu yenilikçi ve cesur şekilde yansıtan nitelikli yapılardır; savaşın sonuçlarının Londra’da en başarılı mimari örneklerin yeşermesine fırsat verdiği sanırım genel kabul gören bir gerçektir. Yeni ile eskinin yarattığı tezatın bu şehre kattığı ilave dinamizm de cabası. Bunu özellikle son gelişimde daha çok hissettim.

Ne var ki, Londra’nın sonunda bu artan cazibesinin kurbanı olma tehlikesi az değil. Şehrin cıvıl cıvıl olduğundan dem vurdum ama, özellikle merkezi bölgelerine akan kalabalığın haddi hesabı yok. Müzelerin önünde kuyruk, tiyatroların önünde kuyruk, mağazaların önünde kuyruk, lokantaların önünde kuyruk, hatta sokak satıcılarının bile önlerinde kuyruk—hem de bazen bir kaç sokağı birden tutacak uzunlukta. ‘Metropollerin olağan görüntülerinden’ denebilir, ama bu kadarı biraz fazla gibiydi.

Şuna mesela başka hiç bir şehirde rastlamamıştım: dolup dolup taşan metro istasyonlarının önünde, bir takım görevliler trafik idare eder gibi girişleri kâh açıyor, kâh kapıyor, kalabalıkları sıralı ve kademeli şekilde içeri alıyorlar veya başka girişlere yönlendiriyorlardı.

Bu kadar yoğunluğun nedeni, seyahatimin Noel tatiline rastlamasıydı kuşkusuz.  Fakat Londralı arkadaşlarım, ufak azalmalarla da olsa yoğunluğun yıl boyu sürdüğünü, şehrin tehna dönemlerine rastlamanın artık hayal olduğunu söyledi. Durum dedikleri gibiyse, Londra ‘istihap haddi’nin sınırlarına varmış demektir. Bu sınırları çoktan aşmış kentler yok değil, ama Barcelona gibi nispeten küçük kentler bunlar.  Turistlere veya kitle turizmi fikrine karşı alerijinin iyice arttığı bu kentleri Mekke’nin akıbeti bekliyor olmasın? Sakın onlar da günün birinde turist alımını yıllık kotalarla sınırlar vaziyete gelmesin? Fantezi bu ya, bir de Londra bunu yapsa? Şehre gitmek için sıraya dizilen turist kalabalığının herhalde ucu bucağı olmaz!

İzdihamdan uzak durmak için görmek istediğim bir çok müzeye gitmeyi göze alamadım, onun yerine kıyıda köşede kalan daha küçük ve butik müzelere gitmeyi tercih ettim. Sık sık sığındığım bir mekân da, müşteri yoğunluğu genellikle insani boyutları aşmayan kitabevleriydi. Diğer pek çok metropolden farklı olarak, kitabevleri ne kapanmış, ne küçülmüş, ne de hediye dükkanlarına dönüşmüştü; hemen hepsi sapasağlam yerlerinde duruyordu. Londra’nın değerine değer katan çok hoş bir durumdu kuşkusuz!

Bir müze gezintisinin arasında, yakınlardaki bistro türü bir yere uğradım. Orası da hayli kalabalık olmasına rağmen, şansıma, fazla beklemeden kendime oturacak bir masa buldum. Menüyü getiren garson, o kadar işinin arasında her nasılsa hangi ülkeden geldiğimi sormaktan geri durmadı. ‘Tipik bir İngiliz’in o meşguliyet içinde öyle sorular sormayacağı düşünülebilir, fakat hali, tavrı, boyu postu ve şivesiyle tam da tipik bir İngilizdi genç garson. Ama ülkemin adını duyunca verdiği cevap bayağı şaşırttı beni. Zira Türkiye’nin bahsi her açıldığında, ‘diktatörlük’, ‘baskı’, ‘sansür’, ‘hapishane’, ‘terör’, ‘savaş’ gibi kavramlarla bezeli yorum ve dokundurmalar duymaya alışıktım. Oysa genç garson, ellerini havaya kaldırıp, neşeli bir gülümsemeyle bana bir müjde verdi, fikrimi de sormayı ihmal etmeden: ‘’Türkiye kendi otomobilini piyasaya sürüyor, vay canına! Peki ne diyorsunuz bu işe?’’ Sanki kendisi Türkiye’denmiş gibi heyecanlı bir hali vardı.

O günün arifesinde milli otomobilimizin Türkiye’de lansmanının yapıldığını birden hatırladım, ama dünyada nasıl yankılandığını farketmemiştim; demek ki bu gencin duyacağı kadar ses getirmişti. Lâkin gencin de kulağı delikti herhalde, araba meraklısı olduğu belliydi. Bu milli otomobil işinin pahalıya patlayacak bir fiyaskoyla sonuçlanacağını düşünenlerden olmama rağmen, gencin heyecanını bozmak istemedim, ‘’bilmiyorum, göreceğiz’’ demekle yetindim.

V&A (Victoria & Albert Museum), şehir merkezinde gitmeye cesaret edebildiğim tek büyük müzeydi. Girişi British Museum gibi bedava olmadığı için, ezici kalabalıklardan nispeten korunmuş gibiydi. Müzenin bir köşesinde, ilk icadından günümüze dek otomobil olgusunun hikâyesini sunan, ayrıca geleceğe dönük fütürist kıvılcımlar saçan geçici bir sergi vardı. Otomobil meraklısı olmadığım halde, bir dostun tavsiyesi üzerine bu sergiyi özellikle gezdim ve ziyadesiyle yararlandım.  Bir otomobil nasıl tasarlanır, bir marka nasıl yaratılır, reklâmı nasıl yapılır, piyasası nasıl oluşturulur ve bölüşülür, otomobille gelen özgürlük ve tutsaklık nasıl tanımlanır; bu ve daha bir sürü maddi-manevi soruya doyurucu yanıtlar getiren çok aydınlatıcı bir sergiydi. Cumhurbaşkanımızın ve ilgili danışmanlarının bu sergiyi görmesini ne kadar isterdim! Böylece milli otomobil üretme sevdalarını hayata geçirmeden, şapkalarını önlerine koyup belki bir kere daha düşünürlerdi.

Şehrin merkezindeki bunaltıcı yoğunluktan bahsettim ama, çevre semtlerde rahatsız edici bir kalabalığa rastlamadım.  Tersine, tatilin de etkisiyle, muhtemelen normalde olduklarından da tenhaydılar. Şehrin kuzey yakasındaki Stoke Newington da böyleydi. Londra’da yaşayan akademisyen bir arkadaşımın evinde kalma şansım olmasaydı, herhalde ne şehrin merkezi dışına çıkma ne de bu semti tanıma fırsatı bulacaktım.

En tenha gün, şüphesiz 25 Aralık’tı, yani Noel günü. Pakistanlı yahut Hintli ağırlıklı esnafa ait bakkalları ve kafe (ya da ‘pub’) tarzı tek tük mekânları saymazsak, her yer silme kapalıydı. Yalnız bankalar, müzeler değil, mağazalar, dükkanlar, marketler, lokantalar…hemen hepsi. Ama dahası var: tüm otobüs ve metro ağları da kapalıydı. Belli ki Londra sakinlerinin alışık olduğu ve doğal bulduğu bir durumdu bu. Fakat itiraf etmeliyim ki ben yadırgadım.  Doğrudur, Noel çok özeldir; nihayetinde Hıristiyanlığın en kutsal günüdür. Üstelik dini kökenlerinden bağımsız olarak, dünya âlemin sıcak ve neşeli bir bayram olarak kutladığı gündür. Gene de, Londra gibi her türlü insan topluluğunun ve onca turist akımının bulunduğu kozmopolit ve dev bir kentte, istisnasız tüm kamu araçlarının da 24 saat süreyle devre dışı kalması, biraz tuhaftı. Dünyanın başka metropollerinde hiç örneği var mı bilmiyorum, ama bunun muadili bir durum sözgelimi İstanbul’da olsa, kıyametler kopar.

Beni şehir merkezine götürecek otobüs veya metro yokluğunu fırsat bilerek, Stoke Newington ve çevresini keşfetmeye karar verdim. Semtin sokaklarını arşınlarken, ilk ilgimi çeken bir mezarlık oldu. Birbirine geçmiş, dağınık ve devrik mezar taşlarıyla bu yer, Karacaahmet mezarlığının bir kısım üstüste binmiş, keşmekeş halini hatırlattı bana; ama bir bakıma ondan da beter görünüyordu. Ulu ağaçlarından, çok eski bir mezarlık olduğu anlaşılıyordu, belli ki zamanla büyüyen semtin tam ortasında kalmıştı ve hayli geniş bir alana yayılmıştı. Depremden çıkmışı andıran o acayip görüntüsünün mutlaka bir açıklaması vardır, fakat araştırıp öğrenemedim. Ama girişindeki tabeladan, tarihi bir mezarlık olduğunu anladım. Muhtemelen Paris’teki Pere Lachaise mezarlığından da eskiydi, fakat onun tersine, bakımsız, ihmal edilmiş bir hali vardı–bağrında Pere Lachaise’deki kadar büyük şöhretleri barındırmadığından da olsa gerek.  

İhmal edilmiş görüntüsüne rağmen, unutulmuş bir yere de benzemiyordu bu mezarlık; aksine, içinde dolaşan epey insan vardı, fakat aile kabirlerini ziyaret eden değil, bir parkta gezer gibi dolaşan insanlardı bunlar. Nitekim, adından da anlaşılacağı üzere (‘Abney Cemetary Park’), düpedüz park muamelesi gören bir mezarlıktı burası.

‘’Civarda hiç park mı yok ki burada dolaşıyorlar’’ diye ister istemez bir soru takıldı aklıma. Yeşil fakiri metropollerde, insanların mezarlıklardan park niyetine yararlandıkları, seçeneksizlikten oralarda yürüyüş ve piknik yaptıkları görülmeyen durumlar değildir. Fakat burada öyle bir yoksunluk söz konusu değildi elbet.  Londra, parklarının bolluğuyla bilinen bir şehirdir. Stoke Newington’da da parklar hiç eksik değildi. Bizzat kaldığım ev, doğrudan doğruya hayli geniş bir parka bakıyordu. İçinde ufak göletleri, hatta geyikleri bile olan güzel bir parktı bu (‘Clissold Park’).

Bu parkı da bir kaç kere dolandım. Bir defasında, parkta köpek gezdiren bir mahalle sakiniyle de ayaküstü fakat uzunca bir sohbetim oldu. Fakat laf lafı açınca, Londra’nın da parklarıyla dertleri olduğunu anladım. Parkımızın hoşsohbet müdavimi, sadece kendi semtlerinde değil, Londra’nın tamamında türlü bütçe kısıtlamalarıyla bir çok parkın ve doğal alanın bakımsızlığa terkedildiğinden, bazısının özel kullanım ve tasarruflara açılarak kenarından köşesinden kırpıldığından, bir kısmının ise bitmeyen bir inşaat furyası içinde işlevini kaybettiğinden yakındı. Bu sonuncusunun bir örneği bizzat yakınlardaki bir su toplama alanında vuku bulmaktaydı sanırım: Stoke Newington Rezervuarı diye bilinen büyük göletin çevresinde devam eden hızlı yapılaşmayı görünce, doğrusu şaşırmıştım. Kuşkusuz çapı küçük bir hadiseydi, fakat çevre bilinci ve denetiminin gelişkin olduğu bir ülkede, göleti açıkça tehdit eder görünen böyle inşaatlara yol verilmiş olması gene de yadırgatıcıydı.

Aslına bakılırsa, sorunlar yalnız parklarla ve Londra ile sınırlı değil elbet. 80’li yıllarda Thatcher’le yükselen özelleştirme ve ‘deregülasyon’ dalgasının, gerek fiziki gerek toplumsal ve kültürel tüm kamusal varlıkların aşınmasına yol açtığı bir gerçek. Yakınlarda çıkan kitabında, Guy Standing İngiltere genelinde bu aşınmanın hangi boyutlara vardığını keskin gözlemlerle anlatıyor(Plunder of the Commons, Penguin, 2019). Yaklaşık 40 yıldır süregelen neo-liberal politikaların, ülkeye ve özellikle de Londra’ya belirli bir zenginlik kattığı şüphesiz.  Şehrin pırıltılı halinde de, bu politikaların hatırısayılır bir rolü olduğu söylenebilir. Londra’ya bir kaç gün veya haftalığına gezmeye gelen bir turistin, bu pırıltıdan kolaylıkla gözleri kamaşabilir ve gerisini görmeyebilir; ama Standing’in de gösterdiği gibi, pırıltının gerisinde epey gölgeli, gri bir gerçeklik var. Salt ekonomik açıdan dahi, neo-liberal politikalardan beklenen verimlilik gelmişe benzemiyor; geldiği kadarıyla da, bu verimliliğin bedelinin artan eşitsizlik, işsizlik, evsizlik vs. şeklinde giderek ağırlaştığı anlaşılıyor.

Stoke Newington’un merkezinde dolaşırken dikkatimi çeken bir diğer şey de, bazı caddelerinde Türklere ait işletmelerin çokluğuydu. ‘Türk’ derken, Kürtler de dahil tüm ‘Türkiyeli’leri kastediyorum elbet. Hatta biraz zorlayarak, Kıbrıslı Türkleri de bu kategoriye katarsam çok ters kaçmaz umarım.

Yanlış hatırlamıyorsam, 40 yıl önce Londra’da Türklerin varlığı pek hissedilmiyordu. Hissedildiği kadarını da, daha çok Kıbrıslılar oluşturuyordu. Oysa şimdi sadece Stoke Newington’da değil, Londra’nın diğer bazı bölgelerinde hatta merkezinde de gayet görünür durumdalar. 40 yıl önce,  özellikle Yunanlılara ait işletmeler daha çok göze çarpardı; şimdi onların yerini Türkler almış sanki.

Bu görüntü bana, dünya genelinde hayli yaygın şekilde gözlemlenebilen bir olguyu hatırlattı. Bir metropole dışardan göçle yerleşen her etnik topluluğun, zenginleştikçe yerini kendinden sonra gelenlere bırakıp, daha üst kademelere ve semtlere taşınmasını içeren, sınıflararası hareketliliğe ilişkin bir olgudur bu. Nispeten iyi bildiğim bir şehirden örnek verecek olursam, Kanada’nın Montreal kentinde böyle bir ‘yukarı’ doğru hareketlilikten bahsedilebilir.  Sözgelimi, bir mahallede başlangıçta şehrin eski ‘yerlisi’ Fransız Quebec’liler oturmaktadır; biraz para yüzü görünce azıcık daha bakımlı bir başka mahalleye giderler, yerlerini Yahudi göçmenlere bırakırlar. Yahudiler palazlanınca yerlerini Yunanlı göçmenlere, Yunanlılar da aynı yoldan geçerek yerlerini Türklere terkederler, vs. Burada izlenen sıra da, göçmenlerin etnik kimlikleri de semtten semte, şehirden şehire değişebilir; önemli olan, etnik toplulukların basamaklarını tırmandığı sınıfsal merdivenin sabit varlığıdır.

Londra’da Türkler, günümüzde bu sınıfsal merdivenin acaba hangi basamağındalar? Dahası, gerek ticaret gerek kültür ve sanat yönünden Londra’da nasıl bir profile sahipler? Ayrıca, Almanya, Fransa, Belçika gibi sair ülkelerdeki Türklerle kıyaslandığında, nasıl bir farklılık gösterirler?  Homojen bir topluluk olamayacaklarına göre, kendi içlerindeki ayrışma ve katmanlaşma ne özellikler taşır? 

Stoke Newington’un sokaklarında yürürken gayrı ihtiyari kendime sorduğum sorulardı bunlar. Bu ve benzeri sorulara halihazırda ışık tutan çalışmalar var mıdır bilmiyorum. Yalnız, Açık Gazete kurucusu ve yazarlarından Faruk Eskioğlu’nun Londra’daki Türklerle ilgili üç ciltlik eserinin geçenlerde piyasaya çıktığını farkettim, ancak bakma fırsatı bulamadım. Lâkin, o çalışmada yukarıdaki sorulara ve daha pek çok bağlantılı konuya ilişkin önemli miktarda veri ve ipucu bulunacağını tahmin ediyorum.

Bütün bunların üstüne, söyleyebileceğim şundan ibaret: Londra Londra’dır. Verdiği ilhama, yaydığı ışığa doyum olmaz. Yaldızı silinse bile, yıldızı hep parlayacak şehirlerdendir.

Önceki haberABD’den Irak’a “Fed” tehdidi iddiası
Sonraki haberİNGİLTERE… Sivil İtaatsızlık – mı acaba
Adnan Ekşigil
Adnan Ekşigil 1953’te Istanbul’da doğdu. UCLA’da (University of California at Los Angeles) siyasal bilimler okudu, 1974’te mezun oldu. 1975 – 1981 arasında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1980 darbesinin ardından, YÖK’ün de kurulmasıyla birlikte fakülteden ayrıldı. 1982 – 1987 yılları arasında Fransa’da yaşadı, çeşitli yayın ve çeviri işlerinde çalıştı ve gençliğinden beri hobisi olan tarımla bağlantılı bazı projelere katıldı. 1983 – 84 yıllarında Sorbonne’un (Université de Paris) Felsefe Fakültesi’nde en sevdiği Fransız düşünürlerden olan Jacques Bouveresse’in seminerlerini izledi ve DEA yaptı. 1991’de, Trakya’da önceden başlatmış olduğu kavak yetiştiriciliğini genişleterek, fide ve fidan üretimine dönük çiftlik kurdu. 1992 – 2004 yılları arasında, Boğaziçi Üniversitesi’nin Felsefe Bölümü’nde, Yeditepe Üniversitesi’nin de Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yarım ve tam-zamanlı olarak belirli aralıklarla dersler verdi. 2007’ten beri zamanının önemli bölümünü Kanada’nın Montreal kentinde geçirmekte olup, halen eski ve “arkaik” tohum koleksiyonculuğu, ağaç fidesi üretimi ve fidancılık ürünleriyle ilgili çeşitli ticari ve deneysel faaliyetlerde yer almaktadır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.