M. Şenol’dan bir Çerkes romanı daha

-Anne tarafından Çerkes kökenli olduğunuzu biliyorum. “Çerkes Adil Paşa’nın Tahsildarlık Günleri” adlı romandan sonra yine bir Çerkes romanıyla okurların karşısına çıktınız. Zaten “Mahmudiye Üçlemesi”nin ikinci kitabı buydu… Öyleyse, Çerkes köyü olan Çanakkale Biga’daki Mahmudiye’den belli ki üçüncü bir Çerkes romanı daha çıkacak. Bu kez ne olacak acaba? Merakla bekliyoruz haberiniz olsun…

Anne tarafından Çerkes olmak, Çerkeslerde yeter de artar. Zira kadınların yönettiği bir toplumdur Çerkeslerin yaşadığı… Kaş göz oynatarak çocuklarını mum gibi yaparlar evvel Allah… O yüzden anne tarafından Çerkes, baba tarafından Ahıska Türkü olmakla daha ziyade Çerkes kültürünü solumuş bulunuyorum. Romanlara bu yansıdı tabii… Kurgusal Mahmudiye Köyü merkezli kasaba ve büyük kent-İstanbul romanlarının ikincisi Capon Çayevi’ydi… Üçüncü kitap, birbirlerinden bağımsızca okunabilecek, sadece her romanın kahramanlarını zaman zaman tesadüfle köşe başında göreceğimiz bu üçlemenin son kitabı, DALKAVUK HANIM başlığını taşıyor… Her şey el verirse, Dalkavuk Hanım’ı önümüzdeki yıla yetiştirmek telaşındayım; bakalım…

-“Çerkes Adil Paşa’nın Tahsildarlık Günleri”nde yaşam tarzlarını çok iyi bildiğiniz Çerkesler hakkında epey bilgi edinmiştik. “Capon Çayevi”yle bu bilgilerimiz ikiye katlandı. Biraz fazla Çerkes-Seversiniz galiba. Biraz da Çerkes milliyetçiliği fazla gibi… Umarım haynape olmamıştır bu sorum.

O hâlde, önce Haynape sözcüğünü bir anlatalım; kısaca toplumsal ayıp demektir, Çerkeslerin bir anlamda gizli anayasası gibidir, kurallar bütünüdür, ayıp denildi mi bitti… Çerkes-severlik bir ölçüde şovenizm hisleri bırakıyor insanda, dinleyende, okuyanda… Bu tanımı tercih etmezdim, zira Çerkeslik milliyetçilik değildir… Çerkesliğin daha ziyade kültür ve hars meselesi olduğunu zannediyorum. Eğer 19.yüzyıldan beri insanlığın başına bela olmuş Avrupa tarzı milliyetçilikleri savunuyor olsalardı, Çerkeslerin bunu haydi haydi başarmış olabileceğini düşünürdüm. Sadrazamlık derecelerine çıkmış Çerkeslerin bulunduğu Osmanlı’da Çerkes sadece devletten yana olmuş, sadece kültürünü sürdürmek istemiştir. O yüzden Çerkes-severliği milliyetçi tonda söylemek istemem ama içeriye kim girerse girsin hâlen ayağa kalkıp saygı gösteriyorsam, bunun izlerini Çerkes kültüründe bulurum; bu anlamıyla bir öz saygı durumu var Çerkeslerde… Yani, bunu yapmamak, karşıdakine değil her şeyden evvel kendi kendine bir saygısızlık gibi his var Çerkeslerde… Haynape de işte tam bu duruma işaret ediyor.

-“Romanlarım bir ölçüde Pieter Bruegel’in resimlerini kağıda aktarıp temize geçmek gibidir. Hollandalı ressamın tablolarını görüyorum kendi yazdıklarımda” diyorsunuz. Bruegel’in resimleri mi ilham veriyor size? Bu hikayeleri, karakterleri ona mı borçluyuz?

İkisi karşılıklı demeliyim! Bruegel’in resimlerindeki komik, saçma, eğlenceli, hüzünlü ve acıma hisleri bırakan ne varsa, bir bir hatırlıyorum; görsel belleğim bu yönde sıkı çalışıyor. Sonra ben yazmaya koyulunca, yazdıklarımı bir okur olarak önce ben okuduğumdan bir yerlerden kitapta yazdığım bir olayı veya karakteri hatırlıyor ve sonra ¨A-aaa, ben bu adamı bir yerden tanıyorum!¨ diyorum… Capon Çayevi’nde mahkeme kapısına dayanıp çalgıyla Nuridin’in zalim bir kadından boşanmasını kutlayan Bigalı Çingeneler sahnesini yazmıştım, sonra hatırladım ki Bruegel’in böyle bir resmi vardı…

-“Capon Çayevi”nin kurgusu, öyküsü nasıl oluştu? Nuridin’i nasıl var ettiniz? Biz okurlar Nuridin’i çok sevdik. Çok naif bir karakter. Bu kadar saf ve temiz biri var mıdır hayatta? Varsa bile bu kadar temiz ve saf biri bu kadar kolay katil olabilir mi?

Nuridin olayı gazeteleri bir tararsanız sıkça karşınıza çıkacak, sıradan polisiye vâkalardan biridir. Bin türlüsü her gün olagelir Anadolu kasabalarında, köylerinde, büyük kentlerinde… Ben bu yönde bir söylentiyi, bir dedikoduyu, bir haberi ele almış, ondan yola çıkmıştım. Elbette roman o olay üzerine değil, olaydan etkilenip kurgusunu yapmış yazarına aittir. Nuridin karakteri böyle oluştu. Nuridin katil olacak çocuk değildir aslında, iyi kalpli birisidir, ama oldu bir kere…

Şimdi sıkı durun, size bir sır vereceğim: Herkes katil olabilir! Herkes, bana kalırsa potansiyel-gizil güç biçiminde bir caniyi içinde barındıyor. Haydi dürüst olalım, hiç hayatında bir kez olsun, ¨Ulen bu herifin gırtlağına çökeceksin, sıkacaksın sıkacaksın!¨ demiyen insan var mıdır? Yahut, ¨Sallandıracaksın iki kişiyi, bak gör, her şey süt liman olur!¨ diyen insan, aslında bir katil heveslisi değil midir? Bana kalırsa, herkesin birgün cinayet işlemesi mümkündür; hem baksanıza dünyada kan gövdeyi götürüyorken, bunların hepsi cinayet değil midir! Nuridin, naif bir insan, çekingen, korkak, çay demlemek sanatı dışında her şeyde başarısız, evliliklerini sürdürememiş, çevresindeki insanları birer ikişer kaybetmiş, yalnız kalmış bir adam… Nuridin’in cinayeti aslında cinayet bile sayılmaz, taammüden değil yani… Nuridin kendisine bir yatak döşek arıyordu, sığınacak bir ev arıyordu, azıcık sevilmek istiyordu, lakin ah o tesadüf denilen Şeytan işi yok mu, işte Şeytan araya girdi ve cinayete sebep oldu. Yoksa, bana göre, Nuridin masumdur; zaten herkes masumdur… Ama gerçekte kimse tamamen masum da değildir. Karışık bir iş vesselam…

-Peki zavalla Muhibbe’nin suçu neydi? Nasıl kıydınız yaşlı kadına?

Bakın, gördünüz mü, bunca yılın iletişim, basın yayın ve gazetecilik hocası Birsen Hoca dahi bana şimdi Muhibbe’ye nasıl kıydınız diye soruyor; gel de çıldırma… Yahu, ben bir şey yapmadım! Tamamen suçsuzum… ¨Madam Bovary denilen Fransız aşiftesi kadını tanıyor musunuz, tanıyorsanız nereden ahbaplığınız vardır¨ diye romanın yazarı Gustave Flaubert’i sorgulayan savcı karşısındayım sanki… Muhibbe, Nuridin’in elinde maktul olan, ölen kadındır; önce isim saptaması yapalım. Muhibbe’yi öldürmek istememişti ki Nuridin, ben öyle okumadım romanı… Nuridin, Muhibbe ablasından sevgi, azıcık ilgi, biraz hürmet bekliyordu, çorbasını kaynatsın, onu kocası diye evine alsın, hoşgeldin efendim diye kapıda karşılasın istiyordu da beceremedi, dedim ya araya Kör Şeytan girdi…

İyi kötü zengin sayılabilecek olan Muhibbe’nin cinayete kurban gitmesi, Dostoyevsky’nin Suç ve Ceza romanındaki Raskolnikov’un yaşlı zengin ev sahibi kadını öldürmesine benzemez; Rus delikanlısı bir bakıma sosyal adalet arayışı içinde cinayetini işlemişti. Nuridin’inkisi Şeytan’ın işidir…

-Nuridin’in çay ocağına çırak verilmesi hayatta başına gelen en güzel şey olmuş. Çay ocağıyla ve çayla öyle bütünleşmiş ki, bu işi bir sanata çevirmiş. Sahi çaycılık bir meslek midir? Daha doğru bir ifadeyle altın bir bilezik midir çaycılık? Bugün iyi çay demliyor diye iş bulabilir miydi Nuridin?

Ben, Nuridin’in lastik tamircisine çırak verilmesini istemezdim, arada ezilir giderdi zavallı. Onun nârin kişiliğine en uygun meslek çaycılıktı… Japonların çay servisindeki teferruatı, bir sürü törensel sunuşu Nuridin bir yaşam biçimi gibi, daha CAPON lafını bilmeden, köyü Mahmudiye’de, sonra kasabası Biga’da, ardından Tophane’deki Gümrük Rıhtımı’nda bulundan kahvehanede yaşatıyordu. Bugün yaşasa iyi çay demlemesiyle ekmek parası kazanır mıydı, vallahi kestiremiyorum; işsizlik had safhada…

-Sizde bir aktarlık, bitki ve baharatlara ilgi sezinliyorum. Romanınızı okurken hissettiğim bir duygu bu…

İyi bir gözlemci olduğunuzu söylemem lazım; evet, doğru! Baharat kokularına karşı çok duyarlıyım, Mısır Çarşısı kokuları beni 1001 Gece Masalları’na götürürdü hep; ne zaman oradan geçsem… Sadece Capon Çayevi’nde değil, aynı zamanda ilk romanım Phaselis Adağı’ndan beri bitkiler, baharat ve ûsareler hep araya sıkışmıştır. İlhan Berk’in Şifalı Otlar Kitabı’nı tam da Phaselis Adağı’nı yazarken okumaktaydım, oradan mı bulaştı adaçayı, ıhlamur, karanfil, kakûle, tavşankulağı, ısırgan, gelincik kokuları kitaplara, bilmem…

-Biga kasabası çok canlı bir yer… Her milletten insan var Biga’da… Pomak, Boşnak, Manav, Muhacir, Arnavut, Abhaz, Çerkes, Türkmen, Yörük… Hatta hatta Habeş, Mısır Kıptisi, Romen Çingenesi bile var. En sonunda da Kürtler göç ediyor Biga’ya… Bunca millet birarada yaşamayı başarıyordu bir zamanlar. Şimdi niye başaramıyoruz?

Biga’nın bölgedeki diğer kasabalardan farkı biraz bu yanıdır. Öteki kasabaların, Gönen, Çan, Bigadiç, Ezine gibi yerlerin nüfusu bu kadar ebemkuşağı değildir. Oralarda da farklılar görülür, lakin Biga, bana göre, Anadolu’nun küçülüp de bir kasabaya sığışmış hâlidir. Rum, Yahudi, Ermeni, hatta sonradan adları Pomak olan Bulgar asıllı yurttaşlarımız vardı orada… Belki hâlâ onların soyundan gelen Ahmet, Mehmet, Fatmalara rast gelirsiniz sokaklarında… Cumhuriyet Dönemi romancılarımızdan, bir vakitler kasabaya kaymakam olmuş İlhan Tarus’un, şu sıralarda Kavis Yayıncılık tarafından baskısı yapılan, 1940-50 yıllarında yazdığı Biga romanları, başlı başına bu kasabayı anlatır tarih malzemesidir. Başka yazarlarımız da var, İbrahim Dizman mesela… Dizman’ın Biga üzerine bir kasaba romanı vardır, Başka Zaman Çocukları başlığıyla yayımlanmıştı. Mutlaka okunması gereken, kasaba yaşamını satır satır hissettiren kitaptır. İşte bütün bu romanlar, bir bakıma, Biga üzerine yazılı yapıtlardır ve sanıyorum Anadolu’da hiçbir başka kasabanın, [Akhisar hariç!] böylesine zengin roman malzemesi verdiği görülmez. Niyedir bu, öyledir zira bu kadar çok kültürü içinde barındıran bir kasabanın roman malzemesi de bol olur. Bugün niye bir arada olmayı başaramadığımızı, bence, Açık Gazete’nin Türk siyasal tarihi üzerine geniş bilgisi olan, siyaset uzmanı Hasan Aksakal’a sormalı; ben romanını yazıyorum… Mayası kabarmış hamuru tepsiden toplamak gibi zor, zahmetli ve meşakkatli bir iştir, bunu şimdi burada aktarması da topu Hasan Aksakal refikimize pas edeyim…

-Gazetecilik mesleği size çok uygun meslek. Bunu biliyoruz ve tartışmıyoruz zaten. Ama sizde öğretmenlik de var . Ne çok şey öğrendim kitabı okurken. Örneğin edepsizle terbiyesiz arasındaki farkı öğrendim. Bir de sizden dinleyelim mi?

Eğitmen, öğretmen olmayı hiç düşünmemiştim yaşamım boyu, ancak 2007-2009 arasında, Kadir Has Üniversitesi’nde sosyal bilimler dersi, bir felsefe ağırlıklı siyaset dersi vermek talihine, kısmetine ve şansına, hatta lüksüne eriştim. Birbirinden değerli 200 civarında öğrencim oldu bu dönemde. O günden beri, Kadir Has’tan ayrılıp ABD’ye, Kanada’ya döndüğümden beri hayıflanıyorum, birgün tekrar öğrenciler karşısında olmayı diliyorum. Hasılı, bir anlatıcı olmaya başladım mı eğitmen yanımın da ortaya çıktığını kabul ediyorum. Gelelim edepsizle terbiyesiz arasındaki farka… Çok basit bir ayrım var, ama kelime olarak karıştırılıyor anlamı itibariyle… Edepsiz ruhunda, kimliğinde, kişiliğinde, varoluşunda edepsizliği bulunduran insandır, ona ne yapsanız edepsizliğini yok edemezsiniz, son söylenecek hatta hiç söylenmemesi gereken şeyi daha ilk cümlesinde adamı haşlar gibi söyleyen bu insan tipini edepsizliğinden uzaklaştıramazsınız. Terbiyesiz ise ne yazık ki aslında terbiyesiz olmak istememiş, fakat türlü nedenlerle bu terbiyeyi alamamış insandır, ona biraz yaklaşıp ¨Bakınız, minibüste, dolmuşta ayaklarınızı 90 dereceyle açıp, edep yerlerinizi karıştıra karıştıra oturmayınız, kemikli dizlerinizle bizi itmeyiniz¨ diye öğretebilirsiniz; eğer edepsiz değilse utanacaktır. Zira bir Ar Damarı vardır ki sanırım henüz çatlamamıştır. Şayet bir insan hem edepsiz hem de terbiyesizse, aman orada durmayın, kaçın… İkisi bir arada felaket oluyor.

-Bir de gazetecilik mesleğine dönelim. Epey ağır eleştirmişsiniz gazetecileri ve mesleği… Bigalı gazeteci Ahmet Levent’in yaptığına gazetecilik denir mi? Muhibbe’ye haksızlık edilmedi mi?

Ahmet Levent adlı kasaba gazetecisi olan roman kahramanını yaratırken zorlanmadım. Taşra basınında Ahmet Levent karakterinde yüzlerce meslektaşımız var… Ben onları, biraz da Cumhuriyet’te çalıştığım zamanlardan tanıyorum. Telefonla haber geçerler, biz istihbarat servisinde olan muhabirler daktilo eder, yazardık, eğer o sırada Yurt Haberler Servisi meşgulse… Öyle çelişkili, iler tutar yanı olmayan haberler veriyorlardı ki! Herbirinin kendi kasabasındaki Hacer ananın öküzü sütten kesildi, Fadime bacının tavukları altın yumurtladı gibi Acem yalanını geçen laflar ettiğini hatırlarım. Galiba, her biri, küçük bir kasabada tıkışıp, sıkışıp kalmaktan rahatsızdı. Bir biçimde Cumhuriyet gazetesinden elde ettikleri kasaba muhabirliğini kullanarak adını duyurmak, azıcık önemsenmek istiyorlardı. Ahmet Levent onlardan farklı aslında, o Babıali’de yetişmiş, fakat sonradan eşinin Bigalı olmasıyla kasabaya gelmiş bir roman kahramanı… Bana göre, Ahmet Levent, Babıali’de kalsaydı muhakkak önemli bir fıkra yazarı veya gazete yayın yönetmeni falan olurdu. Fakat talih onu Biga’ya göndermiş, o da yerel gazete çıkarıp hünerini sergilemiş; hepsi bu… Ahmet Levent’in yaptığına GONZO Gazetecilik deniyor, siz bilirsiniz. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeki öğrencilerinize öğretmişsinizdir, aslında sizden öğrenmeliyiz bu kez, ama laf madem bende, ben anlatayım. Mesela, Açık Gazete’ye ABD’den bir haber gönderip, ¨Beyaz Saray kapısında kokoreççiyle laflarken, Obama çıktı geldi, N’aber lan Başkan dedim, hiç beyav kanka dedi, çay içmeye beni içeri davet etti, bahçede Obamaların köpeği ayağıma saldırmak istedi, bir tekme attım çaktırmadan, sonra First Lady çok şıktı sabah sabah, fakat köpekleri Bobo’nun kıçında sabah kakasından bir parçacık kalmıştı, midem bulandı¨ gibi gerçeğe ait olmayan, hayali kahramanlar kullanıp, gazete romancılığı yaparsam işte bu Gonzo olur. Ahmet Levent’in Muhibbe olayında taraf tutan, Nuridin’i kollayan bir kalemi var, maktul Muhibbe bu yüzden haksızlığa uğruyor denilebilir; fakat bütün bunları bana sormayın, Ahmet Levent’e sorun, o yazdı… Bana kalırsa, kasabanın yoksul babası ve insan sever Necip Beyi, kaymakamı, Muhittin Bey adlı yardım sever zengini, eşrafı ve esnafı, Çingenelerden müzisyenleri dahil herkes aslında Nuridin’i kollayıp korumak istiyor; Ahmet Levent de öyle… Ama Nuridin, Pinokyo gibi uslu durmuyor, habire çocukluk yapıp koskoca yaşında başına iş alıyordu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.