‘Maskeler, süvariler, gacılar’ yeniden

‘Maskeler, süvariler, gacılar’ yeniden

0
PAYLAŞ

Sayım Çınar’ın www.medyatava.com da yayınlanan Pınar Selek söyleşisini sizinle paylaşmak istiyoruz.

“Kitapta ‘Ataerkil Dışlama ve Eşcinsellik Alt Kültürü’, ‘Türkiye’de Ataerkil İktidar Yapısı ve Eşcinsellik Alt Kültürü’, ‘Ülker Sokak: Eski Bir Alt Kültür Mekânı’, ‘Dışlayanlar: Birleşik Temizleme Cephesi’, ‘Dışlananlar: Travesti ve Transeksüeller’ bölümleri ayrı bir ilgiyle okunması gereken bölümler.

Kitabın ikinci planı diyebileceğimiz bir bölüm, tamamen röportajlara ayrılmış. Dışlayanlar ve Dışlananlar olarak iki gruba ayrılan röportajlarda dışlayanlar olarak medya, Beyoğlu Ekipler Amirliği ve Beyoğlu ve Ayaspaşa Güzelleştirme Derneği gösteriliyor. Dönemin Beyoğlu Ekipler Amiri Süleyman Ulusoy’la yapılan röportaj kitabın belki de en ilginç bölümlerinden biri. Yine aynı konuda Ülkü Ocaklarıyla yapılan bir başka röportaj, belleklerde yer edebilecek türden. Dışlananlar olarak travesti ve transseksüellerle yapılan çok sayıda röportaj, çoğumuzun hiç bilmediği üçüncü hatta dördüncü tür yaşamların farklı dünyasına ışık tutuyor.

Pınar Selek,Amargi diye bir kadın dergisi de çıkarıyor.Yazar Amargi sözcüğünü şöyle tanımlıyor.Amargi Sümerce bir kelime. Sümer, bu topraklarda ataerkilliğin ilk kurumsallaştığı en eski uygarlıklardan biri. Bu uygarlıkta Amargi, iki anlama geliyor. “Anaya dönüş” ve “özgürlük” anlamında. Çok ilginç değil mi? Ataerkilliğin ilk kurumsallaştığı bir uygarlıkta özgürlük, aynı zamanda anaya dönüş demekmiş.

– 2001 yılında Aykırı yayıncılıktan yayımlanan Maskeler, Süvariler, Gacılar adlı kitabınız, İstiklal Kitabevi tarafından yeniden yayımlandı. Ülker sokakta bir değişiklik var mı sizce? Neler oluyor bize?
– Ne Ülker sokakta, ne Türkiye’de, ne de dünyada bir değişiklik var. Bundan on yıl önce, İstanbul Beyoğlu’nda yaşanan bir olay, maalesef şimdiki zamanın birçok çelişkisini gösteren bir denklemler yumağıydı. Bu yumak sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada gittikçe karmaşıklaşıyor. İnsanlığın ağır deneyimler sonucu damıttığı değerler, elde ettiği hak ve özgürlükler hızla parçalanıyor. Yaşadığımız tam anlamıyla bir dehşet. Bir korku filminin içinde anlamsız bir yüz ifadesiyle kalakalmış durumdayız. Dünyada her gün insanlar ölüyor. Şiddet, tüm sorunların tek çözüm yöntemi sayılıyor, bu da sadece çözümsüzlüğü değil, ölümcül hastalıkları yaratıyor. Hrant’ın ölümü nasıl bir dehşet içinde olduğumuzu özetliyor. Farklılığa hiçbir şekilde tahammül edilmiyor. Sesini yükseltene, görüntüsünü değiştirene, içini açana tak diye vuruluyor. Toplu bir hapishane hali içindeyiz. Kaçamıyoruz. Bu hapishanede bir kısım insan, hepimizden daha farklı biçimlerde ayrıştırılıyor. Duvarları yıkmak isteyenler, nefes almaya çalışanlar, hapishanenin havasını bozanlar, insanların aklını çelenler, yemekleri beğenmeyenler, kurallara uymayanlar önce lanetleniyor, sonra yalıtılıyor ve çoğunlukla da öldürülüyor. Bunun çok haksız olduğunu bilsek de, hissetsek de, bir şey yapamıyoruz. Öğrenilmiş çaresizlik içinde, başımızı çeviriyoruz. Sonra yüksek sesle söylenen sözleri benimsemeye çalışıyoruz. Başka türlü yaşamayı artık hayal bile edemiyoruz.Tam da böyle zamanlarda köklü sorgulamalara ihtiyaç var. “Maskeler Süvariler Gacılar” bu arayışla yazıldı. Köklü sorgulamak için. Dünyanın milyonlarca sokağından birinde yaşananların bizi zorladığı bu sorgulamaları,  yeniden paylaşmak istedim. Çünkü sorgulamazsak dehşet büyüyecek, bunu hep birlikte öğrendik…

– Ülker Sokak’ta, Eryaman’da travesti-transseksüeller bir dışlanma süreci yaşıyor. Siz bu dışlanmanın sebebini neye bağlıyorsunuz?
– Toplumsal ilişkilerde ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal anlamda egemen olan gruplar, kendi çıkarlarına uygun olan anlamları evrensel kılıp, bunları tüm topluma mal ederler. Bu anlamlara uygun olmayan tüm tavır, tutum ve düşünceler sadece egemen gruplar tarafından değil, onların suç ortakları olan ezilenler tarafından da dışlanır. Tek tek bireylerin bu sürece katılması farklı dürtülerle olur. Ülker sokak, Bursa ya da Eryaman’da, travestileri linç eden topluluğa katılanların farklı farklı gerekçesi vardı. Çıkan olaylarda tek bir neden yok. Bir yandan kentlerin yeni ihtiyaçlara göre yeniden yapılandırılması, öte yandan egemen kültürün alt kültürlere karşı bilinen dışlama eğilimleri; bir yandan çeşitli grupların ekonomik ve siyasi çıkar hesapları, kendini ispatlama ihtiyacı içindeki erkeklik, bu erkekliğe dayanan milliyetçilik, öte yandan travesti ve transseksüellerin yaşadıkları ekonomik, toplumsal, biyolojik, kültürel sorunlara çözüm geliştirememenin yarattığı inkar ve yok sayma mantığı ve yaşadıkları kimlik bunalımının ve dışlanma psikolojisinin yarattığı tepkiler bir yerde birleşiveriyor. Sorunları demokrasiyle, tartışmayla, araştırmalarla çözme geleneğinin olmaması bu birliği şiddete yöneltiyor. Travesti ve transeksüellerin kendi yaşadıkları ve çevrelerine yaşattıkları sorunlar, toplumumuz açısından bir sınav. Bu sınavı geçmek, sorunu demokratik mekanizmalarla aşmakla olacak. Olmuyor. Şiddet kullanılıyor. Kullanılan her şiddet bir başka şiddetin tohumunu attığından, çözülmeyen her sorun iltihabını büyüterek, hatta urlaşarak ölümcül bir hal alıyor.

– Siz bir sosyolog olarak Ülker Sokak’a girme kararını nasıl verdiniz? Biraz bu maceranızı anlatır mısınız?
– Bir gün televizyon izlerken, bir baktım ki Ülker sokak bir savaş alanına dönmüş. Tanıdığım travesti ve transseksüeli ekranda gördüm. Saçları başları dağılmış, perişan olmuşlardı. Evleri yanıyordu… Sokak, ölüm sloganları atan milliyetçilerle doluydu. İlk işim ertesi gün Ülker Sokağa gitmek oldu. Bu, tanıdığım, sohbet ettiğim, karşılıklı kahve içtiğim insanlara karşı bir sorumluluktu. Olaylar başlamadan, yaklaşık beş ay önce, transeksüel bir aktivist olan Demet’in evinde yaptığımız sohbette gündeme gelen konular geçti aklımdan. Sokak çocukları için bir şeyler yapmak istiyorlardı. Para toplamaya karar vermişlerdi ama o parayla ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Ben ise, onlara sürekli “erkek olarak kadın dünyasına girişin nasıl bir şey olduğunu” soruyordum. Anlatamıyorlardı. Ya da buna vaktimiz olamamıştı.

Operasyon ertesi, sokağa girdiğimde ise bu sokağın artık onları barındırmayacağını, barındıramayacağını hissettim. Birçok cam kırıktı. Sımsıkı kapalı siyah perdeleri görünce, bir kısmının hala burada olduğunu anladım. Demet’in perdeleri de sımsıkı kapalıydı. Polis arabalarıyla dolu sokağın hemen başındaki binaya girdim, karanlık merdivenlerden çıkarak Demet’in dairesine ulaştım. Kapıyı defalarca vurmama rağmen kimse açmadı, sonra akıl edip kendi adımla seslenince, hiç tanımadığım bir travesti karşıma dikildi. Kısa bir süre sonra, evlerden birinde oturup olayları dinlerken, yan binanın camları yeniden kırıldı. Aşağıdan slogan sesleri geliyordu. Travestiler içeriye molotof kokteyli atıldığını söylediler.
Akşam olduğunda, ışıkları yakmadılar. Korkuyorlardı. Gitmemi istemediklerini, belki kendileri için güvence olabileceğimi düşündüklerini hissettiğim için o gece onlarla kaldım.
Sonraki günlerde de dışarı çıkamayanlara simit, sigara vs. taşıdım. Kısa zamanda anlaşıldı ki operasyon, korkutmaya değil, onları sokaktan silip atmaya yönelikti. Yani sokak sürekli alev alev yanmıyordu ama her an her şey olabiliyordu. Sonuçta travesti ve transeksüellerin büyük bir kısmı sokağı terk ettiler. Sokağın girişinde Türk bayrağıyla örtülmüş büyük bir masa kuruldu. Masada oturanlar, bağıra çığıra konuşuyorlar ve gelene geçene laf atıyorlardı. Ülkücü gençlerin sesini, gittiğim ilk günden itibaren çeşitli aralıklarla duydum. Erkektiler. Maçlarda bağırıp rahatlayan fanatikleri andırıyorlardı. Sonra yavaş yavaş sokağın giriş ve çıkışlarına çekildiler, karanlık çökünce sessiz “eylemler” yapmayı sürdürdüler. Bu eylemlerin sesi travesti ve transeksüellerin çığlıklarıyla duyuluyordu.

Ve kameraları gördüm… Ekranlardaki ilk görüntüleri evimde bana sunan kameramanların sıkıntılı bekleyişlerini gözlemledim. Olay isteyen, en küçük bir kıpırtıda hareketlenen bu insanlarla konuşamadım. Bu kameralardan ekranlara yansıyan görüntüleri ve gazete haberlerini kimi zaman Ülker Sokak’ta kimi zaman kendi evimde izledim, okudum.
Travesti ve transeksüeller sürekli olarak “Birileri de gerçekleri yazsa, bu sokakta dönen dolapları anlatsa” diyorlardı, ama bir gün bana, “Sen yazsana… bizim hakkımızda ya da bu sokakta olup bitenler hakkında bir araştırma yapsana. Sosyolog değil misin?” dediklerinde kendimi ilk defa çaresiz hissettim. “Çaresiz” diyorum, çünkü içinde bulunduğum ruh halini daha iyi ifade edebilecek bir kelime yok. Araştırma bu çaresizlikle başladı.

– Eşcinselliğe çok farklı bakıyorsunuz. Çünkü onlar gibi yaşadınız, onlar gibi düşündünüz. Türkiye’de eşcinsellik nasıl bir şey?
– Eşcinselliğe çok farklı bakmıyorum. Herhangi bir feministin baktığı pencereden görüyorum cinsel yönelim meselesini. Eşcinselliğe yönelik ayrımcılığın, eşcinsellerin ötekileşmesinin, ataerkillikle ve diğer egemenlik biçimleriyle nasıl iç içe olduğunu tüm feministler gibi ben de analiz etmeye çalışıyorum. Türkiye’de eşcinsellik, tıpkı heteroseksüellik gibi, tarihi çok eski olan, farklı dönemlerde farklı dışlanma süreçleri yaşayan, son otuz yıl içinde de mücadelelerle kendini ortaya koyan bir kimlik.

– Jean Genet sizin için özel bir yazar değil mi? “Eşcinsel olduğumu anladım. Tamam bu panik yaratacak bir şey değil.Nasıl ve neden soruları gereksiz. Gözlerimin neden yeşil olduklarını merak etmek gibi.”
– Evet, kitabımdan alıntıladığınız söz, Genet’ye ait. Genet, benim için çok özel bir insan. Hep hayatımın içinde olan birisi… Her cümlesi hayattaki tüm iktidar ilişkilerinin boğuntusunu çarpıyor insanın yüzüne. İkiyüzlülüğü çarpıyor. İnsan onu okurken William Shakespeare’le yeniden karşılaşıyor sanki. Genet, çağın trajedisini yazıyor.  İnce hesapları, ince kopuşları, yok oluşları, yürekli direnişleri, aşkı, yaşamın mutlu sancılarını, nefreti anlatıyor.
Ama Genet’de, beni etkileyen şey sadece yazdıkları değil, onun özgül, bireysel sesi ve mevcudiyeti. Onun sözcüklerine sanatsal bir incelikle yaratılmış olan bir hayat yansır. İnsanı etkileyen de bu hayattır. Genet sıradan yaşamadı. Yaşamının sözünü de kaygısızca eserlerine akıttı. Asla nabza göre şerbet vermedi. Egosunu güçlendirmek için değil, yüreğindeki yangını dindirmek için yazdı. Modern iletişim araçlarının insanı gömen klişe görüş ve düşünce batağının maskelerini indirdi. Yeni sesler yaratarak, insanın çığlığını açığa çıkardı. Bu nedenle, Genet’ den kalan hiçbir şey sıradan değildir. İtici ve çekicidir. İrkilticidir. Genet, sahici varlığıyla tüm sözcüklerinin içine sızmıştır ve kendisini okuyanları tırmalar. Beni çok tırmaladı. Onun yazdıklarına gürül gürül akan yaşamı, bana hep ilham verdi.

– Size kadın erkek ilişkisi nasıl geliyor? Kadınlığımızı ve erkekliğimizi ne kadar yaşayabiliyoruz?
– Kadınlar ve erkekler, aralarında iktidar ilişkisi olan varlıklar. Bu nedenle, özgür, doğal bir ilişki yaşayamıyorlar. Öyle ki aralarında kurdukları cinsel ilişki biçimi bile toplumsal kurumların işleyişine şu ya da bu şekilde bağımlıdır. Bu ilişki biçiminin değişmesi, toplumsal ve siyasal birçok kurumu harekete geçiriyorsa, kadın ile erkek arasındaki cinsel ilişkinin derin bir toplumsal ve siyasal çelişki barındırdığını söyleyebiliriz. Yani gerçekten rahat rahat birbirimizi sevebilmek için kadınlığın ve erkekliğin bu çemberinden kurtulmak zorundayız.

– Cinsiyet ayrımı bir gün son erecek değil mi?
– Bunun için mücadele ediyoruz…

– Erkeklik nasıl bir şey? Erkek aklın çelişkisini biliyor musunuz?
– Erkeklik zor bir şey… Hiçbir kadın topluma kadın olduğunu kanıtlamak zorunda değildir. Oysa bir erkek, topluma erkek olduğunu kanıtlama sınavlarından geçmek zorundadır. Gücün, aklın, üstünlüğün ifadeleriyle isimlendirilen erkekler, çocukluklarından beri, dünyanın merkezindeymişler gibi büyütülürler. Bu rolü oynayabilmesi için erkek, üstün olduğuna inandırılır. Sürekli olarak gururu kamçılanır, varlığı yüceltilir. Ayrıcalık ve büyüklük duygusunu yaşar. Yavaş yavaş havasına sokulduğu bir mit içine sokulur. Bu mit, erkeklik mitidir. Ama hayat erkekler dünyasıdır. Ve erkekler, sadece kadınlara değil, birbirlerine de şamar atarlar. Bir sembolün kalıbına giren erkeğin, taşınması zor bir mite göre şişirilen varlığı, yediği her şamarla yeni bir parçalanma yaşar. Erkekleri parçalayan erkeklik, benliğin yüceltilirken yıkıldığı bir iktidar konumudur. Bu konum, mite uymadığı için bastırılan zayıflıklarla doldurulur. Dev olduğuna inandırılan ama kendi boyuyla da sürekli yüzleşen bu varlık, kalıbını, şiddet kusan bir korkuyla savunur. Vurduğu her şamarla ve yediği her şamarla biraz daha erkekleşir.

“Erkek adam”, şişirilmiş ve bastırılmış varlığının, biriktirdiği hınçların, zayıflıkların ağırlığını taşır ve yük ağırlaştıkça korkularını, dolayısıyla şiddetini, büyütür.

– Travesti ve transseksüellerle birlikte olan erkek profilini anlatır mısınız? Kimler bu kadın-adamlarla birlikte oluyor?
– Böyle bir profil yok. Yani travesti ve transseksüellerle, sadece şu tür insanlar birlikte olur diye bir şey yok. Genci, yaşlısı, işçisi, esnafı, öğrencisi, milliyetçisi, solcusu… Her tür insanı gördüm ben o evlerde.  

– Amargi diye bir kadın dergisi çıkarıyorsunuz? Öncelikli olarak bu derginin adının, neden Amargi olduğunu anlatır mısınız? Amargi’yle ne yapmaya çalışıyorsunuz?
– Amargi Sümerce bir kelime. Sümer, bu topraklarda ataerkilliğin ilk kurumsallaştığı en eski uygarlıklardan biri. Bu uygarlıkta Amargi, iki anlama geliyor. “Anaya dönüş” ve “özgürlük” anlamına. Çok ilginç değil mi? Ataerkilliğin ilk kurumsallaştığı bir uygarlıkta özgürlük, aynı zamanda anaya dönüş demek… Biz de bu sözcüğü yakaladık. İlk kaybettiğimiz dönemlere tutunup çıkışı daha köklü yapmak için… Amargi, feminist bir dergi. Yaşadıklarımıza, ülkemizde ve dünyada olup bitenlere feminist pencereden bakan, oradan gördüklerini paylaşan bu dergiye sadece kadınların değil, tüm Türkiye’nin ihtiyacı var.

– Feminist kadın kimdir? Feminist kadın kime nedir?
– Feminist kadın, adaleti ve özgürlüğü arayan, bunu önce kendi hayatında gerçekleştirmeye çalışan ve tüm toplumsal yaşamda özgürlükler önündeki engelleri kaldırmak için mücadele eden kadındır.”

 

 

BİR CEVAP BIRAK