Meltem Arıkan’la “Tek Bildikleri Aşktı” Üzerine

SAVASH PORGHAM / AÇIK GAZETE – Yazar Meltem Arıkan, raflarda yerini alan yeni romanı “Tek Bildikleri Aşktı”ya dair farklı detayları Savash Porghma’a değerlendirdi. 

İstanbul Levent’te başlayıp İngiltere Galler’de biten bir hikâye bu… Altmışından sonra bir edebiyat profesörü kendiyle derinlikli bir hesaplaşmaya girer ve aslında “olduğu kişi olmadığını” anlamasıyla birlikte birbiri içine geçmiş hikâyeler dizisi başlar. Dışarıdan toplumsal değer yargılarını aşmış gibi görünen edebiyat eleştirmeni bir profesör bu kez kendini eleştirirse ve bunu “yaşayamadıklarını yazarak yaşamak” olarak yazıya dökerse ne olur? Gerçek aşkı bulmak umuduyla “Periler Zamanı”na doğru yola çıkar ve nesilden nesle aşkı aktaran “Aşk Çocukları”nı bulur. Geçek aşkın ne olduğunu sorduğunda ise bunun sadece âşıkların anlayabileceği bir dilde, gümüş iplikle Ay’a yazıldığını öğrenir. Sonrasında da olanlar olur…  

Hikâyenin gerisi Meltem Arıkan’ın raflarda yerini alan yeni romanı “Tek Bildikleri Aşktı”da… Romana dair kendisiyle derinlikli bir söyleşi yaptık, işte detayları…

***

-Söyleşimize klişe bir soruyla başlarsak; bu romanın hikâyesini kurgulatan, ortaya çıkartan motivasyonlarınız nelerdi ve bu romanı diğer eserlerinizden farklı kılan bir yön var mı sizce?

-Roman enteresan bir süreç içinde yazıldı, iki kez de yazılıp silindi. Bunların birinde yarısına gelmiştim ve diğerinde de neredeyse bitmişti. Onlar olmadığından yeniden yazıldı. Sanıyorum yaş ilerledikçe farklı görmeye başlıyorsun her şeyi herhalde. Gördüklerin, yaşadıkların, yaşamadıkların, şahit oldukların… Sonunda şöyle bir şey fark ettim; aslında yaşamın bizim algılamadığımız çok ilginç bir kurgusu var. Biz bu kurgu içinde gerçekten karar veren miyiz, yoksa sadece o kurguya uyan mıyız, bunların içinde söz hakkımız var mı, ne kadar var gibi çok soru soruyorum. Bir de bir yazar olarak çok kıskandım. Yani gerçekten öyle bir kurgu var ki, bunu yazabilecek bir yazar var mıdır, pek emin değilim. Çok katmanlı ve ilginç, yani kafayı da biraz buna taktım. Bir düşün, geriye dönüp baktığın noktaların bugün nasıl birleştiğini gördüğünde bir şok yaşıyorsun. Kimi zaman çok önemsiz olduğunu düşündüğün bir karar, bir bakıyorsun ki meğerse hayatının en önemli kararıymış ama sen onu yaşarken öyle olduğunu hiç düşünmüyorsun.

Bunlar tabii bana çok ilginç geldi ve yaşamın kurgusal katmanlarını dışarıdan algılamak ve görmek beni şaşırttı ve bunu daha önce hiç görmediğimi anladım. Bir de yaşamın bir anda nasıl değiştiğini görüyorsun. Bunu romana yazsan ya da filme çeksen “yok artık, bu kadar da değil” derler. Aslında yaşam tam da bu şekilde yaşanıyor. Bunları içinde hissetmek ve farkında olmak ve pek çok soru sormanın nihayetinde böyle bir roman çıktı ortaya

-Roman bir itirafla başlıyor ve ana teması itiraflar üzerine kurulu aslında. Nedendir bu itiraf yoğunluğu?

-Çünkü yalanlardan, ikiyüzlülüklerden ve insanlardan galiba çok yoruldum. Bence insan malzemesi denilen olgunun bir programı varsa eğer, bu bozuk ve orada bir arıza var. Bundan dolayı da “Erospa”da da yazmıştım, ben bu malzemenin sona ereceğine inanıyorum çünkü bu malzeme gerektiği gibi olamadı. Bu kadar zor bir şey değil aslında herkesin kendi yaşamında kendi kendine yaşaması. Nasıl bu kadar kaotik bir hale geldiğini anlamak artık bana zor geliyor. Bundan dolayı da şöyle düşündüm; ne olur herkes bir şeyleri itiraf edebilse? İnsanlar kendilerinden iyice uzaklaştılar, hep birlikte yalanlar içinde yaşıyoruz ve ben bundan yorgunum. Eğer bir süre şehirlerden, insanlardan uzaklaşıp doğada kalırsan, “orada neler oluyor, siz ne yaşıyorsunuz” hissiyatını ediniyorsun. Aslında yaşam bu kadar karmaşık değil. O halde nereden başlamalı, insanların kendisine dürüst olmasıyla başlamalı. Bu yüzden de itiraf benim için önemli bir şey. Keşke herkes dünyaya karşı değil, kendisine çıkıp itiraf edebilse.

Meltem Arıkan

-Ne dersiniz, aslında en zor itiraf insanın kendisine yaptığı bir itiraf değil midir?

-İnsanın kendini kendine itiraf etmesi elbette en zor şeydir. Ama ben şunu biliyorum; eğer bir kere kendini kendine itiraf edebilirsen eğer, dünyaya itiraf etmenin hiçbir önemi yok. Son yıllarda yaşadıklarımdan, özellikle son 1.5 yıllık cehennemden sonra şunu söyleyebilirim; aslında kendi dünyamızda kendi cehennemlerimizi örüyoruz, bundan dolayı başkalarını suçlama rahatlığına sığınarak da çıkmazlara giriyoruz. Bilemiyorum, belki de eskiden hayatı daha karışık görüyordum ama şimdi hayat bana o kadar da karışık gelmiyor.  Sanırım bunun için şehirden uzak, doğada yaşamak gerekiyormuş.

-Romanın kadın karakterlerinin “Aşk” ile bir derdi var ve sürekli bu kavramı sorguluyorlar. Aşk gibi herkes için farklı tanımları ve anlamları olan bir olguya dair yazmak, sizce riskli bir alana değinmek değil mi?

-Herkes için farklı kavramlar ama aşkla derdi olmayan var mı? Erkeklerin de aşkla derdi var ama belki de bunu kadınlar kadar dile getirmiyorlar. Ben bir kadın olarak ancak kadınların penceresinden yazabilirim. Şunu dürüstçe söyleyebilirim; biz kadınların aşkla derdimiz var. Hiç aşk istemeyen, aşkla derdi olmayan bir kadın gördün mü? Bu hep kötü anlamda bir hayal kırıklığı olacak değil ama aşkla bir derdimiz var bizim. Arıyoruz, bulamıyoruz, bazen ne aradığımızı bilmiyoruz, bazen aşkın ne olduğu karışıyor. Günümüz aşk ilişkileri biraz da alışveriş merkezinde alışveriş yapmak gibi. Kelimelerin içi boşaltıldı ama ne kadar duygu var, ondan da çok emin değilim. Bundan dolayı da okuru belki biraz rahatsız ederek, belki biraz güldürerek, belki biraz düşündürerek aşkı biraz kurcalamak hoşuma gidiyor. Zaten umut yok ama eğer gerçekten aşkı da kaybedersek hiç umut kalmayacak. Bu romanı yazdım çünkü inanmak istiyorum, aksi halde aşk da olmazsa elimizde başka ne kalır ki?

-Romandaki ana karakter olan edebiyat profesörü İnci Tanır hem kendi hikâyesini yazıyor hem de bir başka kadının hayatını kurguluyor. Yanılmıyorsam bir önceki romanınız “Erospa”da da buna benzer bir yazım biçimi vardı. Böylesi bir perspektifi seçmenizin özel bir sebebi var mı?

-Türkiye’de “Erospa”yı yazdığım dönemde, malum Gezi sonrası suçlamaların çok yoğun olduğu bir dönemdi, romanı silmek zorunda kaldım. Merhum eşim karakteri silmek zorunda olduğumu söyledi ve ben de çok üzülerek sildim ve o anı da hayatım boyunca hiçbir zaman unutmayacağım. Sonra Galler’de yaşamaya başladığımızda, romanı tekrar yazmak için oturduğumda şöyle bir şey oldu; o dönemde yaşadıklarımız çok yoğundu ve onlar karşıma çıkmaya başladı ama benim yazmak istediğim başka bir romandı. Ben de neden hem hissettiklerimi hem de romanı yazmayayım ki diye düşündüm. Okur hem yazarın günlüğünü hem de romanı aynı anda okusun istedim çünkü kendi duygularımın içinde yuvarlanmaktan bir türlü romana giremiyordum. Bunu yapmaya başlayınca da roman çok daha rahat aktı ve çok da sevdim. Fakat çok da kolay olmadı bunu yapmak çünkü “Erospa”da birebir kendi günlüğümü yazdım. Zor bir dönemimdi ve aslında kendi hikâyemi yazmaktan çok da hoşlanmıyorum. Bir yazar olarak bütün kitaplarımda tabii ki ben varım, yaşamdan sözcüklerim var, duygularım var ama ben neden okura kendi yaşamımı anlatayım ki? Bu bir romancılık değil.

“Tek Bildikleri Aşktı”

Yeni romandan kendimi çıkarmak için belki de “Erospa”nın tam tersini yapmalıyım diye düşündüm. Öyle bir karakter olmalı ki, O itiraf edip yazdıkça ben de onun kafasına geçebilirsem romanı yazabilirim diye düşündüm. Bundan dolayı da kendimle roman arasına bir karakter koymak durumunda kaldım. Bir önceki romanımda benim işimi kolaylaştıran yöntem bu sefer kendimi dışarıda tutmamı sağladı.

-Bu tarz bir yazım Türkiye romancılığında pek yok galiba…

-Türkiye’de örneğini ben bilmiyorum, yok. Belki dünya edebiyatında örneği vardır ama ben birebir bilmiyorum. Kurgu içinde bir puzzle oluşuyor birden bire, kimi zaman bu puzzle kendi kendini tetikliyor, kendi kendine başka bir örgü daha çıkarıyor. Ben bu bilmeceli kısmı çok seviyorum.

-İnci Tanır karakteri algılarla olguların birbirinden farklı olduğunu ortaya koyuyor. Dışardan bakıldığında zeki, güzel, bağımsız, sözünü esirgemeyen, edebi eleştirilerinde insanları yerden yere vuran, pek çok noktada kendini ve toplumsal normları aşmış bir edebiyat profesörü profili varken, işin aslında yalnız, sevgiye aç, kendini güzel bulmayan, aşk yoksunluğundan erkeklere köle olmayı seçebilen, toplumun dayattığı normlara baş eğen bir kadın var. Sizce günümüz kadınları İnci Tanır’ın çelişkilerini ne denli yaşıyor?

-İnci Tanır, benim o kadar iyi bildiğim, o kadar çok şahit olduğum bir profil ki… Çok bilindik bir kadın. Toplum içinde kabul görmek için, güçlü olmak için, kendimizden çok etiketlerle yaşadığımız için, bilindik bir durum. En sonunda güzel bir etiketimiz oluyor, o etiketin gereklilikleriyle yaşıyoruz ama kendimizin ne olduğunu unutuyoruz. Aslında etiket “biz” oluyor, biz “yok” oluyoruz. Dışarıdan her ne kadar başarılı gözükse de, kendi içinde mutsuz bir sürü hayat ortaya çıkıyor. Bunlar kadın olunca, o kadınlar çocuk doğurup yetiştiriyorlar ve ne yazık ki bir döngü oluşuyor. Bundan dolayı da böylesi bir karakterin bir şeyleri itiraf etmesi benim için önemliydi çünkü böylesi kadınları tanıyorum ve biliyorum. Belki kadınlar İnci Tanır gibi itiraf edebilseler ve “yeter” diyebilseler, o zaman daha mutlu hayatlar yaşanabilir diye düşünüyorum. Ne yazık ki hepimiz ikili yaşıyoruz; bir dışarı gösterdiklerimiz var, bir de içimizde kimi zaman bakmak istemediğimiz bir “ben” var.

– “Yaşayamadıklarını yazarak gerçekleştirmek isteyen” bir edebiyat profesörü İnci Tanır… Farklı bir açıdan bakarsak, günümüze hâkim sanallık olgusunda pek çoğumuz yaşayamadıklarımızı yazarak gerçekleştirmeye çalışan birer İnci Tanır mıyız acaba?

-Herkes için bunu söylemek çok iddialı ama ne yazık ki İnci Tanır gibi yaşayan pek çok insan var. İnci Tanır bir anlamda dürüst ve kendisine yeni bir şans yaratmak peşinde ama sosyal medyadaki İnci Tanır’lar daha zor bir durumdalar. Çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar ve bunu gerçek zannediyorlar. Yani çok mutsuz bir evliliğin var ama kocanla mutlu bir kare yakalayıp onu sosyal medyaya koyduğunda evliliğinin mutlu olduğuna inanabiliyorsun ve bu çok acı. Oysaki gerçek hayatta bambaşka bir resim var ve mutlu bir resim paylaşmakla bundan kurtulmak mümkün değil. Bu şekilde hayatın gerçekliği de kaybolmaya başlıyor ve her şey sosyal medya üzerinden tartışılmaya başlanıyor. Sosyal medya bana artık çok yapay ve yorucu geliyor çünkü gerçek hayatta var olamayan herkes orada kendi yarattığı bir şeyle var olmaya çalışıyor. Bu da insanları kendilerine bakmaktan uzaklaştıran bir hale getiriyor.

-Romanın kadın karakterleri toplumsal ahlak normlarıyla özgürlük bağlamında sürekli bir hesaplaşma içindeler. Dördüncü romanı “Yeter Tenimi Acıtmayın”ın “Genel ahlaka aykırı olmak” gibi bir gerekçeyle toplatılan ve yasaklanan bir kadın yazar olarak,  yeni eserinizde aslında şahsi yaşanmışlıklarınızdan dolayı ahlak normlarını tartışmaya açtığınızı söyleyebilir miyiz?

-Romanımın yasaklanması ve bu suçlamaların etkisi olmuştur ama benim tüm eserlerimde genel ahlakla bir sorunum var. Çünkü ahlak, ahlaksızlığa bir kılıftır ve ortak noktada nasıl buluşacağız? Genel ahlakın ne olduğunu hiç anlayamadım. Bilmemiz gereken genel bir ahlak mı vardır? Genel ahlak dediğimizde farklı örneklerle olay öyle bir noktaya gidiyor ki, onların ahlakı benim ahlakım olamaz. İşte o zaman da genel ahlakla benim problemim olur çünkü ben genel ahlak diye bir şeyi zaten kabul etmiyorum. Genel ahlakın bendeki karşılığı insanların ahlaksızlıklarına ahlakı bir kılıf olarak kullanmalarıdır ve nedense de hep bu şekilde ortaya çıkıyor. Bu durum psikolojik olarak basittir, biri bir şeyden çok bahsediyorsa dönüp oraya bakmak lazım. İnsan olmanın gereklilikleri birinde yoksa başka bir şeyle bunu oluşturabilmek zaten mümkün değildir. İnsanlık adına bazı normlar zaten tartışılmazdır. Genel ahlak tartışmalarında bana neyi yapmam ya da yapmamam gerektiğini söyleyen sadece erkek sesleri duyuyorum ve ben bundan dolayı çok sıkıldım.

-Romandaki kadın karakterlerden bazılarının bir “Tanrıça”ya dua edip, “Doğa Ana”ya sığındıklarını görüyoruz. Burada ataerkil inanç silsilesine bir isyandan söz edebilir miyiz?

-Benim ilk kitabımdan itibaren bu vurgu hep vardır. Benim için Tanrıça ve Doğa Ana hep vardı. Ben ataerkil inanç sistemine ne yazık ki inanmıyorum ve bir sorunum var. Annemi yedi yaşımda yitirdim ve o zaman başlamıştır bendeki bu sorgulama. Ataerkil inanç silsilesine inanmıyorum çünkü eğer bir kadınsan o inanç sisteminde ya yoksun ya da suçlusun. Ben hem varım hem de suçlu olmayı kabul etmiyorum.

-Galler’de yaşamak gibi bir idealinizin olduğunu farklı söyleşilerinizde dile getirmiştiniz daha önce ve şu an hayatınıza Galler’de devam ediyorsunuz. Romandaki Elsi karakterinin de Galler’de yaşamak gibi bir arzusu ve mücadelesi var. Romandaki Elsi karakteriyle hayalini gerçekleştiren Meltem Arıkan birbirine ne kadar benziyor?

-Aslında çok benzemiyorlar ama benzeştikleri yerler de var. Mesela Galler tutkuları gerçekten çok benziyor. Romanda Galler’e dair her şey aslında yazarın hissettikleri çünkü çok enteresandır ki, gerçekten bu toprakları en kötü zamanlarımda bana kucak açmış bir anne gibi hissediyorum. Burası benim için sadece bir toprak değil ve romanı yazarken de bunu yansıttım. Hepimiz acılara tutunmayı çok seviyoruz çünkü orası güzel bir yer çünkü pek çok sorumluluğu bizden alıyor. Ben pek Elsi gibi değilim, biraz daha net ve katı olabilen biriyim, özellikle de kendime karşı.

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here