‘Milliyetçilik olmaz olsaydı!’

– İsterseniz en baştan başlayalım…
– Annem Selanikli bir yahudi, babam ise İzmir’de doğmuş bir yahudidir. Annemin ailesinin 19 üyesi Nazi toplama kamplarında yaşamını yitirmiş. 1932’de annem Türkiye’ye evlenmeye gelir. Ben 1935’de doğdum. Annem piyano çalardı. Sanatçı bir kadındı. Babam babasını yitirdiği için 12 yaşından buyana çalışan bir cumhuriyet çocuğuydu. Okula gitmediği halde 11 lisan ve 7 alfabeyi bilirdi. Yunancayı annemle balayında öğrendiğini söylerdi… Sanırım sanat yanımı annemden, okuma sevgisini babamdan aldım. Nazım Hikmet’in ilk baskı kitapları kütüphanemizde vardı. Henüz 8 yaşındayken beri Nazım benim yazar Allahımdır.


– Nazım’ı görme şansınız oldu mu?
– Gördüm… O’nun şiirlerini yasak olmasına karşın okulda çoğaltıp dağıtırdık. Hatta bu yüzden bir kez polisten şamar yediğimi hatırlıyorum. Bir gün bir yerde Nazım’ın şiir okuyacağını söylediler. Biz de gittik. Tabii bahçe çok kalabalıktı. İçeri giremedik. Uzaktan da olsa onu şiir okurken gördüm. Kızıl saçları dikkat çekiciydi. Türkiye’nin en büyük vatanperveri odur. Kitaplarına bakarsanız en hümanist yazarın da o olduğunu anlarsınız.


– İkinci Dünya Savaşı dönemindeki Varlık Vergisi’ne de tanık oldunuz. Sizin ailenizi de etkiledi mi?
– Evet… Bir gün babam eve tek bir elmayla gelmişti. “Bugünkü bütün yiyeceğimiz” bu demişti. Ama ben okula giderken hep yanımda en sevdiğim ekmek arası sovan, peynir ve zeytin eksik olmadı. Bunu yıllar sonra babama “Nasıl oldu?” diye sorduğumda “Müslüman komşularımız hep destek oldular” demişti. 1942 Varlık Vergisi döneminde babamı da Sinop’a gönderdiler. 6-7 ay kendisinden haber alamadık. 1944’te döndü ve eski işine de kabul edildi. İlk maaşını aldığı gün eve geldiğinde “Senin için aşağıda bir hediye var” dedi. Kocaman paketin içinden 10 ciltlik Hayat Ansiklopedisi çıktı.


– Sizi Londra’ya hangi rüzgar attı?
– Amerikan Kolleji’nden mezun olduktan sonra Londra’da Royal Academi’de tiyatro okumaya geldim. Kollejdeyken de tiyatro yapıyordum. Engin Cezzar arkadaşımdır. Engin ile Mobidik’te oynamıştık. Dönünce Türkiye’de tiyatro kurmak istedim. Okul bittikten sonra dönmek istedim fakat babam “Bu aralar ortalık karışık, bir kaç yıl mesleğini ilerlet sonra gel” dedi.


Zorba’nın dediği gibi “Great Catastrophy” evlendim… Eşim İstanbul’a gitmek istemeyince de kaldım. İtalyanların dediği gibi de “İnsabbiati” yani kuma vurup da denize dönemeyen balıklar gibi oldum…  


– Tiyatrodan yazarlığa nasıl geçtiniz?
– Royal Academi’den sonra genellikle yabancı haydut ya da yabancı garson gibi rollerde oynuyordum. Sefil bir yaşamım vardı. İkinci iş olarak şoförlük bile yapıyordum. 1960’larda bir gün BBC televizyonunda oyununda rol aldım. Daha iyi senaryolar yazabileceğimi düşündüm. BBC de kabul edince arkası geldi… 1971’de BBC’de bir piyesim yayınlandı. Ardından bir doman siparişi verdiler… Romanın tadına varınca derinleştirmeye karar verdim.


– Ve ilk romanınız “The Pleasure of Your Death” ve sonrasında da “The Last of Days” doğdu…
– Televizyonda piyesimi gören Constable Yayınevi bana roman ısmarlamıştı. “The Pleasure of Your Death”i istek üzerine yazdım. İzlanda’da geçen bir macera romanıydı. İkinci kitabım İsrail-Arap savaşı ve kardeşlik üzerine yazmıştım. Araplar beğendi ama İsrailliler kızdı. Ben “Kötü Yahudi” olarak görülmeye başladım. Ne yazık ki İsrail’in son Gazze saldırısından sonra durum ümitsiz olmaya başladı…


– “N’olacak bu Ortadoğu’nun hali?” sorusunu bir paragta nasıl yanıtlayabilirsiniz?
– Dünyanın en büyük sorunu din ve milliyetçiliktir. İsrail ilk yaratıldığında “Harika” dedik. Düşünün annem Yahudi soykırımında bütün ailesini yitirince kafasını da yedi. “Böylesi acılar belki yaşanmaz artık” diye düşündük. Ama bugün İsrail’e baktığınızda “Böyle zulüm olmaz. Keşke bütün dünyada milliyetçilik olmaz olsaydı!” diyorsunuz. İnsanlık gitti… Bunu yalnız İsrail değil, ABD ve İngiltere’de yapıyor… İsrail’e baktığımda kalbim kırılıyor çünkü ben bir Yahudiyim…


– Yazarlık serüveninize dönersek, 1970’lerin ortasından itibaren de sizi PEN’de aktif olarak görüyoruz…
– 1975 yılında PEN’e girdim. Nazım’ın çektiklerini unutmadım. “Belki PEN’de Nazım gibi yazarlar için bir şeyler yapabilirim” diye düşündüm… PEN’de 1960’lardan bu yana hapisanedeki yazarlara yardım eli uzatan bir komite vardı. Eski SSCB döneminde yazarları sürgün etmek ya da ilaç vermek gibi garip uygulamaları söz konusuydu. 1980’lerde bu komiteye katıldım. 1994-97 arasında İngiltere Ulusal Komite’sinin başkanlığını üslendim. Uluslararası PEN’de lisan ve kültürlere göre 164 şube vardır. 1997’de de bu bölümün başkanı oldum.Türkiye’de 12 Eylül dönemi yaşanıyordu. Aralarında Kürtlerin de bulunduğu pek çok yazara danışmanlık ettim. Bu açıdan komitenin çok yararlı olduğumu da söyleyebilirim. 1997’de International PEN Komitesi’nin başkanlığını üslendim. 2000’e kadar çalıştım. 2001’de PEN’in Başkan Yardımcılığına getirildim. Aynı yıl Kraliçe’nin üstün hizmeti olanlara verdiği Member of The British Empire (MBE) ödülünü aldım. 


– “En sevdiğim kitabım” diye tanımladığınız “Yabanda Yolculuk”u yazdınız…
– Evet “Yabanda Yolculuk” 1989’da yayınlandı. Bu hikaye Latin Amarika’da geçiyor. Her ırkın ve kültürün güzellikleri vardır. Bunları aktarmaya çalıştım. Latin Amerika’da İspanyol kökenli olmayan kültürler için hayat gerçekten zor…Babam Hayat Ansiklopedisi’ni ilk getirdiğinde “Okumaya nereden başlayayım?” diye sormuştum. O da “A harfinden” demişti… A harfinde unutamadığım bir uygarlığın öyküsünü okudum. Aztekler… Aztekler bölümü İnkalar’a gönderme yaptı. Muazzam bir imparatorlukla tanıştım… Bu gerçek öykü yıllar sonra Yabana yolculuk” romanımın temel taşı oldu.


– Gökkuşağı Çocukları’nda da çingeneler’i anlattınız? Bu romanınızda sizi etkileyen neydi?
– Bu da çocukluğumdan gelen bir mevzudur… Çocukluğum Ankara’da geçmişti. Bomonti Bira Fabrikası’nın arkasında alabildiğine boş bir tarla vardı. Orada çingene çocuklarla oynardım. Bir gün çingene arkadaşlarımı eve götürmek istedim. Annem izin vermedi… Yıllar sonra İstanbul’da bir gün annemle hastane sırasında beklerken annem bir çingenenin kolundaki numaraların olduğu dövmeden Nazi kampında bulunduğunu anladı. Ailesinden 19 üyeyi yitiren birisi olarak çingene kadınla konuştu. Naziler esirleri canlı olarak adına “biyolojik deney” dedikleri “dayanma gücünü test ettikleri” işkencelere tabi tutmuşlardı. Çingene kadın kendisi de bir tutsak olmasına karşın pek çok yahudiye yardım ettiğini anlattı. Anneme “Bir gün çingeneleri anlatan bir kitap yazmamı ister misin?” diye sorduğumda “Çok” demişti… Ne yazık ki kitabın yayınlandığını göremedi…


Çingeneler genelde üçşey ister. Bir memleket, biraraya gelerek birleşmek ve kutsal bir kitaba sahip olmak… Aslında rivayete göre onların lahana yaprağına yazılmış bir kutsal kitabı varmış ama onu da eşek yemiş… Ben Gökkuşağı Çocukları’nda onların olası kutsal kitaplarını da kaleme aldım.


Bu kitabı yazmamda bir başka sözüm de Bulgaristan’ın dışa açılmadanki dönemindeki Çingene milletvekili Roman Romanov’aydı… Romanov, parlamentoya gireken merdivene oturan diğer milletvekilleri yüzüne tükürürmüş hep. Bir gün ona yazacağım romanı anlattım. Yanımda duruyordu, yüzünü görmüyordum. “Anlattıklarımı sevmeyebilir” diye de kaygılanıyordum… Eliyle omzuma dokundu. Yüzüne baktığımda ağlıyordu… “Mutlaka yazmanı istiyorum” dedi… O’na söz verdim ve sözümü de tuttum…


– Türkiye’de de çok yankı uyandıran “Genç Türkler” nasıl doğdu?
– Arkadaşlarım ve yayınevi Türkiye’yi anlatmamı isteyordu…  Robert Koleji günlerimi anlattım. Türkiye, ABD’den sonra en fazla etnik renklere sahip ülkeydi. O dönemde çok farklı kültür ve dillerden gelen gençler olarak aramızda hiç bir etnik sorun yaşamıyorduk. Herkesin birbirini ve farklılıklarını sevmesini anlatmak istedim. Biz Atatürk’ün çocukları olarak büyüdük.  Sanırım Türkiye’deki Yahudiler en az etnik sorun yaşayan toplum oldu. Türkiye’deki Yahudiler bulundukları yerde yaşamak istediler hep… Babam Varlık Vergisi’nin en sıkıntılı günlerinde bile Türkiye’yi terketmeyi düşünmedi. Hiç bir zaman, “Bir gün mutlaka değişecektir” iyimserliğini yitirmedi. Babam Türkiye’yi çok severdi ve kendisini de Türk hissederdi. Üstelik Türkiye’nin bir gün bölgesinde örnek ülke olacağına da inanırdı.


– Son kitabınız “A Designated Man” yakında İngiltere’deki kitapçıların raflarında olacak. Türkçe’ye de çevrilecek mi? Türkçe başlığı ne olacak? “A Designated Man” ne hakkında?


– “Seçilmiş Adam” olarak yayınlanacak. Bu aşamada üç yayınevi kitabı basmak için başvurdu. Everest Yayınları kitabı basacak. Kitap “şeref” hakkında… Tarihe baktığınızda katliamlar hep “şeref” bahanesiyle yapılıyor. Ordunun, ulusun, dinin hatta ailenin şerefine katliamlar yapılıyor. Bu “Şeref”i önemseyenleri kızdıracak bir kitap olacak. Türkiye’den de bazılarının hoşuna gitmeyecek…


– “Seçilmiş Adam”ın geçtiği bölge hakkında okurlara ipucu verebilir misiniz?
– Balkanlarda, Arnavutluk yakınlarında bir bölgede geçiyor. Eskiden kan davası sonucu erkeksiz kalan aileler bir kadını davayı ve ailenin şerefini sürdürmek için seçerlerdi ve o da erkek gibi giyinir ve erkek gibi yaşardı. Hatta ayakta işemeye çalışırdı… Kanlı savaşlarda bulunmuş bir adamın dönüşü ve böyle bir kadınla olan aşkını anlatıyor…


– Okurlarımız bir öğüdünüz var mı?
– Genç evlenmeyin ve çabuk ihtiyarlamayın…



MORİS FARHİ?


1935 yılında Ankara’da doğdu. Yahudi kökenli bir aileden gelen Farhi; kendini Türk Yahudi’si olarak tanımlamaktadır.


1954’te Amerikan Kolejinden mezun oldu. Londra’da Royal Academi’de okudu. Yazmaya 1960’larda başladı. Televizyon oyunun yanısıra kısa hikâyeler ve şiirler de kaleme aldı. 1972’de ilk romanı “The Pleasure of Your Death” yayımlandı.


İkinci romanı olan ünlü “The Last of Days”den yazdıktan sonra, televizyon için yazmayı bıraktı. Yabanda Yolculuk, 1989 yılında yayımlandı. Çingenelerin hayatını konu alan Gökkuşağı Çocukları ve bir zamanların İstanbul’unu anlattığı Genç Türkler Türkiye’de de yankı uyandırdı. Son kitabı “A Designated Man” 2009 Şubat’ında Londra’da piyasaya çıktı ve Türkiye’de de “Seçilmiş Adam” başlığıyla Everest Yayınları’ndan çıkacak.


İngiliz PEN derneğinin bir üyesi olarak da çalışan Moris Farhi 1988’den bu yana da, cezaevindeki yazarlarla ilgili olarak çalışmaktadır.


Çeşitli konferanslara, toplantılara katılan Farhi; Avrupa, Afrika ve Kuzey ve Güney Amerika’ya uzun gezilerde bulundu. Türkiye’de de tanınmaya başlayan yazar, halen Londra’da yaşıyor. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

2 × 2 =