Mülkiyeliler Birliği yıkılıyormuş

Yıl 1973, aylardan Haziran, kent Mersin…
Annesi ve babası Almanya’ya gittiği için bize bırakılan kuzenim Adnan 11, ben ise 9 yaşındayım…
Evimize 50 metre mesafede yazlık Mehtap Sineması var…
Sinemanın en ön sırasına kuruluyoruz kuzenimle.
Hem de her gece…
Aynı filmi hafta boyunca izlediğimiz için her karesi hafızamıza kazınıyor.
Yine böyle bir haftanın sonunda “aşk” denen şey kafamıza takıldı.
Film yabancı bir filmdi, ama nedendir bilmiyorum, “aşk” o kadar yabancı bir film değil gibi gelmişti bize… Sanki dokunacağımız, göreceğimiz bir şey gibiydi…
Kafamız karışmıştı…
Acaba gerçekten de “aşk”, bir abiyle ablanın parkta el ele oturması, abinin ablanın saçlarını okşaması mıydı?
Kararlıydık…
Bilmeliydik, öğrenmeliydik.
Öğrenecektik de…
Hem de bizzat görerek…
*
Oturduğumuz semtten deniz kıyısına giderken farklı yollar vardı, ama o yollardan biri vardı ki çok ilginçti. Denize ulaşmak için ortasında -çoğu zaman içinde suyu bulunmayan- bir havuzlu parktan geçmemiz gerekiyordu, ama ilginçliği başka bir yönünden kaynaklanıyordu.
Adından:
“Aşıklar Parkı”…
Kuzenimle birçok kez bu parka gidip kenarındaki ağaççıkların arkasına saklanarak “âşıkları” bekledik. Onları tanıyacak, öğrenecektik; gerçekten de, el ele mi oturuyorlar, saçlarını mı okşuyorlardı birbirlerinin…
Ama bir türlü göremedik…
*
Esin kaynağımız filmin yabancı film olmasından hareketle fikir yürüttüm.
“Acaba bizde aşk başka mı?”
Kuzenimin yanıtı da bir soruydu.
“O zaman bu parkın adı niye böyle?”
Karşılıklı sorularımıza “Aşıklar Parkı” yanıt vermedi, veremedi bir türlü…
Onca ziyaretimize karşın bir tane aşık bile göremediğimiz o park, yerel yönetimce “işlevsiz” görülmüş olsa gerek, yerle bir edildi ve ortasından yol geçti…
Ne ilginçtir ki, 35 yıl önceki o parktaki büyü, kentlinin belleğine öyle bir yer etmiş olmalı ki, oranın adı hâlâ “Aşıklar Parkı”dır…
Ama küçük bir önadla: “Eski Aşıklar Parkı”…
*
Yıl 2008, aylardan Temmuz, kent Ankara …
Bir öğlen tatilinde Kızılay’daki “Gökdelen”in önünde yürüyorken, dikilmiş duran gencin sesi -telefon konuşması olarak- kulağıma misafir oldu.
“Ben geldim aşkım, GİMA’nın önündeyim, sen neredesin?”
Durdum…
Önce telefonun sahibine baktım: “Bir âşık”
Kafamı kaldırıp, binanın girişinin üstündeki levhaya baktım: GİMA yoktu…
Zihnim 35 yıl öncesine bir tur atıp döndü hızla.
Ne ilginç, dedim içimden…
“Niçin” mi?
“Aşk” için değildi bu kez zihinsel turum…
“Kent belleği” içindi…
“Aşk” nasıl olsa bir yolunu buluyordu sonuçta.
Peki, ya “kent”?
Peki, ya “kentlinin belleği”?
GİMA yoktu artık…
Bitmişti, bitirilmişti işte…
Düşünebiliyor musunuz; hani, Ankaralının önünde randevulaştığı, buluştuğu en merkezi yerlerden biri olan o Gökdelen’in girişindeki GİMA vardı ya, o “adres” artık orada yok…
Ya, kentlinin belleğinde durum ne olacak?
Sanırım en azından bir süre daha yaşayacak gibi…
*

Mülkiyeliler de Nasıl Geçti Habersiz?
“Nasıl geçti habersiz” diye başlayan bir şarkımız vardı, hemen hepiniz hatırlarsınız…
Peki, bir şarkı sözü olarak değil, şarkıda icra edilen dizelerden çok daha fazlasına sahip bu şiir kim tarafından yazıldı?
“Nihat Aşar” tarafından yazıldı…
Nihat Aşar kimdi?
Birden çok unvanı olmasına karşın o hep sadece iki konumundan biri olan “Kızılay” çalışanı, “Kızılay genel müdürü” olmakla anılmayı severdi…
Nihat Aşar birkaç yıl önce son kere öldü…
“Son kere” diyorum, çünkü onun genel müdürlüğünü yaptığı “Kızılay Binası”, yenisi, daha moderni yapılacak diye yıkıldığında da ilk kez ölmüştü…
*
Az önce yazdım, “iki konumundan biri” şeklinde… İşte Nihat Aşar’ın taşımakla gururlandığı bir başka kimliği daha vardı: “Mülkiyeli olmak”…
Bulunduğu meydana adını verecek kadar önemli bir kuruma, “Kızılay”a başkanlık etmiş, hayatta olmayan Nihat Aşar’ı yeniden diriltip bir daha öldürmeye kimin hakkı var?
“Mülkiyeliler Birliği, yerine daha yenisi daha moderni yapılıyormuş yap-işlet-devret modeliyle!”
Nihat Aşar ,iyi ki yaşamıyor, zira yaşıyor olsaydı “Mülkiyeliler Birliği daha yenisi, daha moderni yapılmak üzere yıkılıyor” haberi karşısında bir kez daha ölürdü.
Uğradığı erozyonda saltanat sürmekte kararlı zihniyet sahibi insanlardan kurulu bir ülkede yaşadığımıza artık iyiden iyiye inanmaya başladım.
Ve ne kadar başarılı olur hale geldik insanlarımızı sürekli yaşarken öldürme ve/veya diriltip öldürme konusunda, değil mi?…
* * *

Not: Bu yazıyı yazan ben, Mülkiyeli değilim, ama Mülkiyeliler Birliği tesislerinin -kent belleği açısından- olduğu gibi kalmasının önemine inanan biri olarak bu yazıyı yazdım…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.