Murathan Mungan’dan uyarlanan bir eser sahnede!

PAYLAŞ

Binali ile Temur*, bir oyun, sahnede. Sahnede olması oyun olduğu anlamını ortaya çıkarır. Sahne, yaşamın bir küçük yansımasıdır. İki isim yan yana geldiğinde, hep aşk öyküsü düşünülür. Aşk, karşılıksız olabilir. Aşk için dağlar delinir, çöller aşılır… Hangi toplumda olursa olsun, iki isim yan yana geldiğinde aşk vardır konun içinde.

Aşk, tenseldir, bazen öfkedir. Belki bir dağın başında iki insanın karşılaşmasındadır, belki bir davette gözlerin çekinerek bir birine fısıldamasıdır. İki yabancı insanın bir biri ile yollarının kesiştiği andır. Aşk yabancılar arasında başlar, sonra yabancılık ortadan kalktıkça, aşk ortadan kalkar. Aşk, insanın kendisi ile, başka bir göz ile hesaplaşmasıdır.

Bir dağın doruklarında, yamaçların çevirdiği, dağ keçilerinin bile zorla gezdiği noktalarda bulunan mağaralarda saklanır insan, eğer peşinden birileri geliyorsa. Dağ, eşkıyayı saklar, eşkıyayı yüceltir. Ona isim, destan verir. Dağların yüceliğinde, nice eşkıyanın haykırışları vardır. O haykırışlar belki bir Şahin’in çığlığına yansır, belki bir bakışına. Dağlar kendi yasasını içinde barındırır, iki destan aynı dağa sığmaz.

Murtahan Mungan kendi kültürü içinden bir destan yaratmış (bizim destanımız), Yıldırım Fikret Urağ sahneye uyarlamış, sonra oynamış. Üç oyuncu vardır oyunda, anlatıcı, çoban Temur ve dağların korkusuz eşkıyası, fakirin dostu, zenginin korkulu yüzü Binali!

Oyun, tiyatronun her alanını kullanır, sahnede değildir, izleyici arasındadır. İzleyicin arasından gelen bir ses ve ışığın süzmesi ile başlar. Her başlangıç sondur. Her son başlangıçtır. Bir hesaplaşma vardır, hesaplaşmanın tarihi sahneye yansır, izleyicinin beynine doğru bir ok fırlatılır. Destanın, sözün, şiirin bir harmanlanması vardır, ışık, dekor, müzik eşliğinde. Sizi salonun dışından koparan, oyunun içine davet eden bir fırtına öncesi sessizliktir başlangıç. Bitişi de, sesin sessizliğe dönüştüğü andır.

Temur ve Binali’nin kafalarında yarattığı doğrular ile karşılaşırız, onların doğrularını farklı açılardan izleriz. Aynı sahneyi ikinci defa izlenir ama kimse ikinci defa izlediğini düşünmez, çünkü oyunun akıcılığı içinde olağandır. Zaman ile oynanır. Dağların zamanı fırtınalara göre değişir. Sonsuz yalnızlık vardır, yalnızlık başkası tarafından bozulduğunda fırtına kaçınılmazdır. Her fırtına zamanı, kişinin kendisi ile yüzleşmesidir. Yaşanmamış çocukluğa özlem olur belki o fırtına anı, belki sıcaklığı hissedilmemiş bir ananın, bir sevgilinin sıcaklığı saklıdır. Bir ocak vardır inin içinde, o ateşin ısısı insan sıcaklığının yerini tutmaz. İn içini aydınlatan ateş, zaman içinde söner ama insanın hakim olma hırsı sönmez. Hükmetmek aynı zamanda yok olmak demektir. Hükmeden kendisini yok eder!

Şiirinin dizleri arasında bulur kendisini felsefe, doğunun felsefesi, bilgeliği saklıdır her cümlede. Her kelime ormanın ağaçlarının içinde kendisine yol açarken, destanlaşır. Her destanlaşan kişinin çocuk bir yönü vardır.

Hükmetmenin onursuzluğu aynı zamanda hükmedileninde onursuzluğudur. Onur silahta saklı değildir. Onuru yok eden bir işemedir belki. Silahı onur görenin silahına işerseniz, onun onurunu itin onuru seviyesine çekmiş olursunuz. İt, kapının önünde kapı kuludur, kapı kulunun ise onuru olmaz, özgürlük için mücadelesi olmaz. Güce tapar, gücü elde ettiğinde ise her türlü zulmü yapmayı kendisinde hukuk görür. Düşünmez, korkan bir ceylan gözü gördüğünde tetiği hemen çeker, onun sıçramasını ve kaçmasını bile beklemez. Öldürür ama neden öldürdüğünü bilmez, çünkü hesaplaşmasını gerektirecek her hangi bir şey yoktur. Eşkıya dağda yaşarken kendisi ile hesaplaşmaz, hesaplaştığında ise artık eşkıya değildir.

Temur yaralı bulduğu eşkıyayı iyileştirir. Ona bakar ama bakarken de dağların Köroğlu olduğunu söyler. Çünkü o sağlıklıdır ve güçlüdür. Korkunun gücünün insanı nasıl yok ettiğini yansıtır. Dağlar iki yiğidi içinde barındırmaz, barındırır ise orada yiğit olmaz! Çobandan yiğit olur mu? Çoban emeği ile geçinir, çalmaz, yol kesmez. O emekçidir, o alın terinin sıcaklığını, rüzgarın okşamasını, dağın başka bir dilini bilir. Şahinin sesini, gözünü, ayın ışığını, güneşin aydınlığını bilir. Anlamlar verir, o anlamlar içinde destanlar duyar, destanlara ses verir, sesin dağılmasına yankılanmasına sebep olur. Temur, bir çobandır ve eşkıyadan güçlüdür, çünkü dağların korkunun sesi eşkıya Binali, yaralıdır ve güçsüzdür. Bir destanın sonunu hazırlar bu buluşma.

Temur bakar, onuru inin dışına atar. Binali bileylenmiş düşmanlık duygusu ile iyileşir. İyileştiğini Temur’a göstermez. Gösterdiğinde ise silahı elindedir ve o silah ile gücünü göstermek ister. O, o gücü göstermek isterken aslında yok olduğunun farkında değildir. Farkında vardığında ise bütün kötülükleri yapmıştır. Kaçmaya hazırlanan ceylanın gözlerindeki değişimi görmüştür ama artık düşünemeden kurşun atmaz, öldüremez. Yaraladığı Temur’u sıcaklığı ile iyileştirir.

Dağlar, iki Köroğlu’nu içinde barındırmaz. Hesaplaşma ve son nokta kaçınılmazdır. Kurşunun sesi, dağın sesine karışır. Yamaçlar bu kavgaya şahittir. Yamaçların öte yüzünden bakan seyircinin gözü önünde olmuştur her şey. Alkışlar ayakta sunulur, sunulan bu şölene.

Alkışlar sunulur, sahnenin ışığına, sesine, müziğine, sunumuna, düzenlenmesine, kostümüne… Kısaca emeği geçen her bir çalışana alkışlar gönderilir.

*İ.B.B. Şehir Tiyatroları’nın Oyunu: “Binali İle Temir”


—————————————
http://cemoezkan.blogcu.com

CEVAP VER