Mutlu Yıllar

Her yeni gibi, doğal olarak, yılın da yenisi insana heyecan verir. Umuyorum, yaşadığımız heyecan yerindedir. Zira, heyecan yaşanırken, yaşamın gerçekleri genellikle gözardı edilir. Futbol veya festivaller gibi, yeni yıl olgusu da bazen insanları aynı duyguda birleştiren bir işlev görebilmektedir. Doğu’da veya Güneydoğu’da mezrada yaşayan bir insanla Batı’da, yılbaşı gecesinde hangi eğlence mekanına gideceğine karar veremeyen bir insanın duyguları aynı olabilir mi!

Yeni yıla, maalesef, fazla bir umutla giremiyoruz. Demokrasi söylemleri altında üniversite siyasîlerin otoriter mekanı haline getirilirken umutlarımız yarım kalmaktadır! Bir üniversite rektörünün, talebeleri üniversite bileşenleri olarak görmeyip, siyasîlere karşı masum protestoyu baskılaması umutlarımızın sönmesine neden olmaktadır! Bir kabine mensubunun yumurta atan öğrenciyi, yanına çağırıp konuşacağına ve meselesini anlayacağına, mahkemeye vermesi, ülke adına olduğu kadar bizzat siyasetçi adına da hoş bir tavır olarak görülemeyecek ortamda umutlarımız kararmaktadır!

Türkiye’nin yıldızının Ortadoğu’da parlıyor görüntüsü, doğal olarak, göğsümüzü kabartır. Ancak, Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlığını yüklenmiş bir ülkenin, nasıl oluyor da birkaç yıl içinde Ortadoğu’nun yıldızı olduğu, ister istemez bazı kuşkuları da beraberinde getirmektedir. Ortadoğu’da nereden geleceği ve nereye yöneleceği açık olmayan füze kalkanı konusunun, Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanlığını yüklenmiş ülkeye dayatılması, önceleri düğme komedisi ile halkın oyalanıp, sonra da NATO içinde büyük manevralarla duruma hakim olunduğu(!) haberi hiç de iç açıcı şekilde gelişmemiştir. Bu düşünceler, tabiatiyle, ilk anda yaşadığımız sevincin üzerine gölge düşürmektedir.

Türkiye’nin kanayan yarası Kürt meselesinin çözümsüzlüğü ve geçmişte Kürt sosyalistlerinin Türk sosyalistleri ile buluşarak, çok önceleri çözmesi gereken meseleyi engelleyen emperyalistlerin, bu kez Türk burjuvazisi ile Kürt burjuvazisinin buluşması yoluyla çözüme sürüklenmesi, ezilen Kürt halkı kadar, Türk halkını da rahatsız edici niteliktedir. Ancak, emperyalizm yanlısı, Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanı konumundakilere yakışan da budur! Çok kültürlülük ve çok dillilik ile övünürken, kültürler ve dil üzerine baskı kurulması halklar arasında tedirginlik yaratıcı nitelikte gelişmektedir. Bu gidişle ne yeni yılın ne de gelecek yılların bölge insanlarına rahat nefes aldırması söz konusu olacak gibi gözükmemektedir. Kapitalizm içinde çözmeye çalışılan meseleye, son kertede, burjuvazinin hakim olması kaçınılmazdır. Gelişmeler bu mecraya sürüklenmektedir.

Varolan siyasal kadronun davranışlarında belirgin özellik hukuk tanımazlığı ve hukuku elinde bir oyuncak gibi değiştirebileceği araç gibi görmesi gelmektedir. Son günlerde iki general ve bir amiralin durumu ile ilgili olarak, siyasî yetkililerin, gerekirse yasa değişikliği dahî yapabileceklerini ileri sürmeleri, AB devletlerine oyun esnasında kural değiştirilemez diye çıkışan siyasî kadroya pek yakışmaktadır! Yazılı hukukun değişme süresine ve bu esnada oluşabilecek dirençlere dahî dayanamayan siyasal erkin, kurumlarda kadro değişikliğne gitmeye yönelmesi ufukları karartmıştır. Bu durumda şu konu akıllara geliyor: Acaba siyasal erk gerçekten hukuku ihlal mi etmektedir, yoksa zaten tanımadığı bir hukuk sistemini aşındırarak tümden kaldırmak mı istemektedir! Demokrasinin bir araç olduğu düşüncesi ile hareket edenlerin farklı davranmaları için geçerli bir neden olabilir mi!

Her millet layık olduğu idareye kavuşur! Tersinden okursak; her millet kendisine benzeyen kadroları siyasete taşır! Başbakan, çeşitli grupları Dolmabahçe’ye çağırarak onlara bir şeyler söylemektedir. Evet, bu toplantılarda gruplara aktarılanlar için tam da “bir şeyler” ifadesi geçerlidir. Zira, ben sanmıyorum ki, durumdan ya da herhangi bir konudan rahatsız olan kalksın da başbakana bu durumu açık yüreklilikle söylesin, yani muhalefet etsin! Onun ötesinde, başbakan her grupla şahsî görüşme yapmamakta, ülke meseleleri ya da grupların meslek meseleleri üzerinde konuşmaktadır, herhalde. Şimdiye dek, hiç bir grubun, temsilci eliyle toplantı hakkında kamuoyunu aydınlattığını, maalesef, görmedim. En vahimi de, başbakanlık altında görev yapmayan üniversite rektörlerinin toplantıya çağırılarak çeşitli konularda telkinde bulunulmasıdır. Bu durum rektörler ve üniversite adına fevkalade utanç verici olmuştur! Üniversiteyi temsilen toplantıya koşan rektörler, ne acıdır ki, tabanlarını aydınlatmaya yönelik hiçbir açıklamada da bulunmamışlardır. Anlaşılan türban meselesi orada halledilmiş olmalı ki, artık üniversitelerimizde böyle bir sorun yoktur. Buradaki konu türban değil, hukuk usulü ihlalidir. Zira, eğer türbanla ilgili hukuksal bir engel (yasal değil) var idi ise ve tüm çileler onun için çekiliyor idi ise, bu durum bir hukuk uygulaması ile değiştirilmeli idi. Eğer bir hukuk kuralı yok idi ise, bunca zaman niçin bu çileler çekildi ve hangi gerekçe ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve malûm karar ortaya çıktı! Bir hukuk ülkesinde, oyun esnasında kural değiştirilerek, uygulamacı kurumlar yandaşlarla doldurularak ya da Dolmabahçe direktifleri ile hukuksal değişiklik yapılamaz!

Ve, Yassıada Mahkemeleri’ne benzer şekilde, Türkiye’nin yüz karası olarak tarihe geçecek olan Silivri Mahkemeleri! Gecikmiş hukuk hukuk değildir ifadesine rağmen, işin hukuk yönüne saygılı olarak, usûl yönündeki acılarla nasıl bir mutlulukla Yeni Yıl’a girebiliriz ki!

Bir an gözlerimizi kapatalım ve bunları unutalım! Kolay mı, bunu huzur içinde hepimiz yapabilir miyiz! Belki şimdi yapamayız, ama mutlaka yapacağız, yapmak zorundayız! Bu duygu ile, Mutlu Yıllar!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.