İnadına aşk…

Beni yaraladılar, kolumu kanadımı kırdılar… seslenişim değişti dudaklarda, büyüm kayboldu, benliğim yok oldu, ruhumu yitirdim duygusuz zamane şarkılarında… Şiirlerde anlatılan ben değilim artık, giysilerimi çıkardılar, yetmedi soydular beni, çırılçıplak bıraktılar ve hala soymaya devam ediyorlar, ne bulacaklarını sanıyorlarsa!!!

Bulamazlar, bu kafayla, isterse soyabilecekleri hiçbir çıplaklık kalmayana kadar çıkarmaya devam etsinler giysilerimi, yine de bulamazlar… Onlardan kaçtığımı mı düşünüyorsunuz, saklandığımı… Ya da bir şekilde işlerini zorlaştırmak için oyunlar oynadığımı… Yanılıyorsunuz… Çok yanılıyorsunuz… Bu tuzağı ben hazırlamadım onlara, onlar kendileri  başkalarını avlamaya çalışırken düştüler bu tuzağa…. 

Ellerinin altındaydım oysa, öylesine yakınlarında ve öylesine istekliydim ki yüreklerinde taht kurmaya… Ama onlar her karşılarına çıktığımda hoyratça itiverdiler beni, daha birini  tüketmeden diğerini merak etmeye başladılar, ellerinin altındaki hep kötü dışarıdaki ise hep aradıkları oldu… Ulaştılar, o da istedikleri olmadı bu sefer, bir başkasına geçtiler o da olmadı, bir başkasına o da… Hep iyisini, daha iyisini, daha iyisini bulabilme açgözlülüğü içinde aradılar, aradılar, ama hiç bulamadılar…  Bulamayacaklar da… Çünkü ben, ne kadar çok ararlarsa o kadar uzaklaşıyordum onlardan, bunu anlamadılar…

Evet en çok dillerde olduğum halde yaşanamadığım bir dönemimdeyim.  Neredeyse mezarımı kazdılar, ama gömemeyecekler… Bana ihtiyaçları var; üretebilmek için, tasarlayabilmek için, yazabilmek için, çizebilmek için; bana ihtiyaçları var; çiçekleri gerçek renkleri ile görebilmek, kuş cıvıltılarıyla hayatı sevebilmek için, güneşin gülüşleri nasıl ısıttığını, yağmurun mısraları nasıl ıslattığını yeniden  hissedebilmek için…… Ve yeniden kavuşabilmek için ruhlarına, şarkıların, şiirlerin bana ihtiyaçları var… 

Siz istediğiniz kadar ölüm ilanlarımı asın bilbordlara, mezarımı ölmeden kazın, isterseniz diri diri gömün beni topraklara, yüreklerinizin bana ihtiyacı var, bunu bilin…

Birçoğunuz belki de bu yazının burada bitmesi gerektiğini düşünüyorsunuzdur, ama ben aşk ne kadar kolay tüketilirse tüketilsin günümüzde, inadına aşk diyenlerdenim ve bu yazımı bu yüzden hüzünlü ama güzel bir aşk öyküsü ile bitirmek istiyorum…

BİR ŞEHRİ TERKETMEK BİR AKŞAM ÜSTÜ

Düşlerin parlayıp söndüğü yerde
Buluşmak seninle bir akşam üstü
Umarsız şarkılar dudağımda bir yarım ezgi
Sığınmak gözlerine sığınmak bir akşam üstü…

Gözlerin bir çığlık bir yaralı haykırış
Gözlerin bu gece
Çok uzaktan geçen bir gemi…

Bu şarkı nedense ona bir zamanlar çok sevdiği o adamı hatırlatıyordu… Çünkü onun gözleri de yaralı, çığlık çığlığaydı… Zaten bu yüzden sevdiği adama ‘Yaralı Kuş’ diyordu kendisi…

Onun ilgisini ilk fark ettiği andan itibaren kendini liseli bir genç kız telaşı ve heyecanında bulmuştu. Her an aklında o vardı, onunla yatıyor onunla kalkıyordu. Bir şarkı dinlerken, onun o şarkıda neler hissedebileceğini tahmin etmeye çalışıyor, bir kitap okurken onunla o kitap hakkında neler konuşabileceklerini tasarlıyordu. Nerede olursa olsun ya da kimlerle, o hep kendisini izliyormuşçasına hareket ediyor, onun hoşlanacağı, takdir edeceği davranış biçimlerinde bulunuyordu… Tiyatroya, sinemaya daha çok gitmeye başlamıştı onun sanata olan duyarlılığını fark ettiğinden bu yana….Onun dinlediği tarzda müzikleri daha çok dinliyor, onun sevdiği tarz oyun ve filmlere daha çok ağırlık  veriyordu. Onun o keskin gözleri sanki her yerde kendisini takip ediyor, bir şekilde kendisini bulup, sarıp sarmalıyordu…

Onunlayken, caddelerde el ele kol kola yürürken, çocuk sevincine bürünüyorlardı ikisi de… Ne vızır vızır işleyen arabalar korkutabiliyordu gözlerini ne de etraftakilerin kınayan bakışları horlayabiliyordu aşklarını, birlikte çok mutlu oluyorlardı gerçekten…

İdealistti sevdiği, ortaçağ şövalyeleri gibi asil ve  kahramandı, büyüktü düşleri… İlk zamanlar onun düşlerinin büyüklüğü kendisine de bulaşıyor, hayallerine sınır koyamıyordu. Heyecanın, maceranın sonu yoktu onun yanındayken, birlikte çok eğleniyorlardı….

Ama bu güzel rüya çok sürmeyecekti, bir gün genç kadın fark edecekti ki, sevdiği adam aslında Servantes’in Don Kişot’u gibi yel değirmenleriyle mücadele etmekteydi. Problemleri hiç bitmiyor, sorun üstüne sorun yaratıyordu kendisine. Her zaman savaşması gereken bir düşman, halletmesi gereken bir davası oluyordu… Herkes ona karşıydı ve o her zaman haklıydı… İlişkileri öyle bir noktaya gelmişti ki,  genç adamın yel değirmenleri ile savaşı gittikçe büyümüş, bu arada genç kadına kalbinde ayırdığı yer küçüldükçe küçülmüştü… Adeta görünmez olmaya başlamıştı genç kadın…

Görülmemek çok ağır gelmeye başlamıştı genç kadına… Canı yanıyordu… Onu özgür bırakmanın en doğru şey olduğunu anlamıştı. Öyle ya gerçek sevgi, gerektiğinde sevdiğini özgür bırakabilecek bir yürek gerektirmez miydi, kendisi de bu yüreğe sahipti işte. Ama onların sevdası med-cezir gibiydi. Hayat onları bir ayırıyor bir birleştiriyordu, tekrar ayırıyor tekrar birleştiriyordu fakat tamamen kopmalarına izin vermiyordu bir türlü. Aralarında garip bir  bağ vardı, bir büyü, bir çekimdi onlarınki sihirli…  Sürekli bir arada olamıyorlar ama tamamen de ayrılamıyorlardı…

Ama bir gün bu med-cezirlerin de sonu gelecekti… İçindeki o büyük aşka rağmen genç kadın bu işin olamayacağını fark edecekti. Sevdiği adamdan vazgeçtiği andan itibaren ise artık bu şehirde yaşayamayacağını anlayacaktı. Onunla aynı havayı solumak, aynı güneşe göz açmak,  bir zamanlar birlikte yürüdükleri  aynı sokaklardan geçmek, aynı köşeleri dönmek, onu hatırlatan bildik yerler, tanıdık yüzler görmek ama onunla yaşayamamak, onunla bir daha bir arada olamamak, genç kadın buna daha fazla dayanamayacaktı… Sonunda sevdiği adamdan tamamen uzaklaşmakta bulacaktı çareyi ve tıpkı şarkının dediği gibi bırakıp gidecekti o şehri bir gece vakti…

“Bir şehri böylece bırakıp gitmek
İçinde bir kaygı bin bir soruyla
Bitmemiş bir şarkı
Dudağında bir yarım ezgi
Sığınmak şarkılara sığınmak bir ömür boyu…

Ve dünyanın neresine giderse gitsin, o şarkıyı, o çığlık çığlığa gözleri yanında götürecekti… Sevdiği erkeğin duş alırken ya da bir deniz kenarında o şarkıyı mırıldanan halini her hatırladığında önce gülümseyecek sonra içi hüzün dolacak ve o sözleri mırıldanırken bulacaktı kendisini:

“Gözlerin bir çığlık bir yaralı haykırış
Gözlerin çok uzaktan geçen bir gemi”

____________

*  Yrd Doç. Dr. / İstanbul Üniversitesi


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.