Ne anlatıyor bu sessizlik

Dokunmuş olsaydı ses çıkar ve “çocuklarımızın ölmesini istemiyoruz” itirazları katlanarak büyürdü.

Sürecin bütün yükünü Kürdün sırtına yüklediler. Talep eden, bedel ödeyen, her şeye rağmen barışın devamlılığı için ısrar eden taraf Kürtler oldu.

Amed Newroz’unda, “silahlara veda ve barış” bildirgesini çift dille okuyan Kürtlerdi. Bunu coşku ve heyecanla karşılayan yine onlar oldu. Aynı anda ülkenin batısında yine bir sessizlik vardı. Sanki kendi dertleri değil-MİŞ gibi davranan bir sessizlik. Oysa silahlara veda ve barış çağrısı yapıldığında olması gereken, batıdaki yüzbinlerin, milyonların meydanlara çıkıp bunu karşılaması ve sevincin ortaklaştırılmasıydı.

Neden olmadı? Sorusunun cevabı devletin ve iktidarın “barış” sürecine bakışı ile ilgiliydi.

Onlar, Kürdün umudunu, beklentisini kendi iktidarlarının devamlılığı için kullanmayı ve yaratılan hava ile mücadelenin, direnmenin anlamsız ve gereksiz olduğu duygusunu diri tutarak, Kürt hareketini “pasifizm” ile kuşatmayı amaçlamışlardı.

Bir taraf sürekli barış sürecini ileriye taşımaya ve anlamını toplumsal bir karşılığa dönüştürmek için uğraşırken, iktidar kanadı bunu ısrarla ülkenin diğer yarısından uzak tutmaya çalıştı ve başardı.

Barışın toplumsal bir karşılığı olmalıydı oysa. Bu adım adım örgütlenmeli, karşılıklı adımlarla güçlendirilmeli ve nihayetinde tüm toplumun temel talebi ve isteği haline getirilmeliydi. Süreç bir bütün olarak, sadece Kürtlerin derdi olarak kısırlaştırıldı. Barışın bu derece eşitsiz talep edildiği, sadece Kürdün derdi gibi yapıldığı bir ortam, elbette ki birçok yerinden patlaklar verecekti. Devletin ve iktidarın Kürde bakışında bir gram bile değişikliğin olmadığını, süreç boyunca gördük. Bütün stratejisini sorunun çözümüne değil, Kürt hareketinin tasfiyesi, etkisizleştirilmesi ve varlığının anlamsızlaştırılması üzerine kurduğu çok açık olarak ortada.

Ülkenin batısının, neden barış sürecinin hep dışında tutulduğunun cevabı bugün yaşananlarda gizli. Devlet çok açık olarak ülkenin batısını, iklim değişir değişmez ona uyum sağlayacak, kendi propaganda ve şoven politikalarına yedekleyecek bir mesafe içinde tutarak, yan yana gelme ve Kürtlerin yaşadıkları ile hemhal olma ‘tehlikesi’ni bertaraf etti.

Zulmün toplumsal desteğini yaratamazsanız, sürdürülebilirliği olmaz. İşte bu sürdürebilirliği sağlayacak olan, milliyetçi şoven duyguların hep canlı ve kullanılabilir olmasını sağlamakla mümkündür.

Barış talebi bu yüzden hep Kürdün derdi, belli bir kesimin ise gayri derdi olduğu bir mesafede tutuldu.

İklim değişti ve elbette ki iklim “Akdeniz” olmayacaktı. Değişen iklime ilk uyum sağlayanlarla, şoven ve milliyetçi söylemler yeniden hortlayarak, Kürdün karşısına dikildi. Özetle, Milliyetçi şoven politikaların sürekli tekerrür etmesi ve bu kadar çabuk karşılık bulmasının asıl sebebi, insanların süreç boyunca, barış duygusu ile topyekün buluşturulmamış olmasıdır.

Denilebilir ki, akil heyetler oluşturuldu ve onlar şehir şehir gezerek bunu anlattılar. Bu kocaman bir yalandan ibaret. Tamamen dostlar alışverişte görsün politikası ile ele alınan ve iktidarın söylemlerini taşıyarak, onun elini güçlendiren bir PR çalışmasından öte bir işlevi olmadı. Barış duygusunun akil insan hikayesi ile oluşmayacağını, ancak yan bir “destek” olarak yer alabileceğini az buçuk meselelere vakıf olan herkes bilir. Peki, akillerin hazırladığı çözüm ve öneriler raporu şimdi nerede? Akil olarak seçilenlerin büyük çoğunluğu şimdi ne yapıyor? Araya serpiştirilmiş, gerçek anlamda bir avuç barış savunucusunun dışında kalan çoğunluk, şimdi savaş borazanlığının en önünde koşuyor.

İklim değişti ve bu ülkede değişen iklime en çabuk uyum sağlayanlar kimlerdir diye bakarsanız, savaş borazanlığına soyunan o “akillerin” ne işe yaradığını da anlarsınız.

Geçen iklim döneminde, yazılanları, söylenenleri, kurulan barış cümlelerini açıp bir okuyun ve bugün yazdıkları, söyledikleri ile karşılaştırın. Göreceğiniz tek şey, bu ülkenin ikiyüzlülük tarihidir. Bu ülkenin İflah olamayışının en büyük nedenlerinden biri, kalemini en hızlı şekilde satabilmek için iktidar pazarına koşanların, toplumun tüm kesimlerini kapsayan bir yelpazede olmasıdır. Ortada kalan diğerleri ise, Kürt nefretinden dolayı ‘hazır ol’da bekleyenlerden oluşuyor zaten.

7 Haziran seçimlerinde tartıştığımız konuştuğumuz, yazdığımız konulardan birisi de buydu. HDP’nin desteklenmesi ve barış duygusunun batı ile buluşturularak, sol değerlerin moral gücünün yeniden kazanılması gerekliliği üzerineydi. Yan yana gelmemekte o gün ısrar edenler, kalemleri kıranlar, “HDP-AKP anlaştı” imalarını dolaşıma sokanlar, bilerek ya da bilmeyerek bu şovenizm dehlizine katkı sundular.

Devletin, Kürtlerin siyaset okumasını küçümseyen, havuç sopa yöntemiyle hizaya çekmeye çalışan geleneksel kodları her alanda çuvallamakla kalmadı, Kürtler tarihsel bir okuma ile tüm gelişmelere müdahale ederek, etki alanını, bölgesel statüsünü, “demokratik ulus ve özerklik” modeli ile Ortadoğu coğrafyasına alternatif bir model sunup, geliştirerek öne çıktı. Tüm bunlar adım adım yaşanırken, iktidar ulus devlet anlayışı ile tarihsel olarak ileri olanın karşısına çıkarak, gericiliğini tüm bölgeye dayatıp, kabul ettirmeye çalışan bir güç olarak, kaybedenlerin safında çoktan konumlanmıştı. Bu yanıyla, köhne olanı dayatanlar ile köhne olanı yıkanlar arasında gelişen bir mücadeleye tanıklık ettik hepimiz.

Özyönetim talebi ve direnişi, bir kez daha gericiliği temsil edenlerle, ileri olanı temsil edenlerin mücadelesini ortaya koyuyor. Tarihsel olarak neyin gerici, neyin ilerici olduğunu anlamak hiç zor olmasa gerek. Bir halkın kendi kaderini tayin hakkını, tüm Türkiye’nin de geleceğini modelleyecek bir genişlikte istemesi bile başlı başına büyük bir düşüncedir.

Kitleleri milliyetçi şoven politikaları için ortaklaştıranlar, şimdi özyönetim mücadelesinin ülkenin batısına dokunup temas etmesine engel olmaya çalışıyor.

Bunu boşa çıkaracak bir hat kurulamazsa, ortam çok daha acı ve herkesin üstünde istediği gibi tepindiği ve tüm gerici politika ve uygulamaların kitleler tarafından genel kabul gördüğü bir sürece evirilecek.

Kürtlerin özyönetim talebini Türkiyelileştirmek, temas etmesini sağlamak, ülkenin batısındaki sol, demokrat, ilerici güçlerin ortaya koyacağı mücadele pratiği ile çok bağlantılı.

Artık anlamalı ve kabul etmeliyiz ki, Kürtlerin mücadelesi sadece kendilerine ait değil. Bir bütün olarak karanlığa doğru sürüklenen bir ülkenin geleceğine dairdir aynı zamanda.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.