Neden Türkiye üniversiteleri ilk 500’de değil? (I)

Neden Türkiye üniversiteleri dünyadaki ilk 500 arasına giremiyor? Sık sık dünyanın en iyi üniversitesi hangisi gibi sorular gündeme gelmektedir. Geçen yıl Time dergisi dünyadaki en iyi 100 ve Çin’in Shanghai Jio Tong Üniversitesi her yıl 21 farklı kıstası kullanarak yaptığı dünyanın 500 üniversitesinin sıralamasında herhangi bir Türk üniversitesinin bulunmaması üzerine üniversite içi ve dışındaki bazı çevrelerce cılız bir tartışma başlamıştır. Dünyanın ilk 500’üne giren Üniversitelerin değerlendirilmesinde 100 puan üzerinden aranan ölçütler sıralamasında

http://ed.sjtu.edu.cn/rank/2004/Methodology.htm ülke olarak dünyada istenilen yerde olmadığımızın en açık ifadesidir. Daha çok olay basın tarafından gündeme getirilmiş, ancak sorulan soru haklı, yerinde ama yapılan tespitlerin doğal olarak akademik olmaması konunun akademisyenler arasında da işlenmesini gündeme getirmiştir. Burada Türkiye üniversitelerinin eğitim kalitesi, üretkenliği ve uluslar arası standartlardaki başarısı sorgulanmaktadır.

Asıl tartışması gereken üniversite rektörlükleri, TUBA; TÜBıTAK ve YÖK ise sessiz. Bu konudaki tartışma maalesef bir iki üniversite yöneticisi yanında benim de için de olduğum bazı üniversite hocalarına gazetecilerin soruları üzerine, bazı dergiler birer sayfalık görüş belirtmekten öteye geçemedi. ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Ural Akbulut, bu sıralamayı fazla abartmamak gerektiğini belirtiyor ve bunların uluslararası bağımsız bir kuruluş tarafından yapılmadığını belirtti. Bazı Öğretim Üyeleri Derneklerinin yöneticileri sorunun YÖK’i ile başladığını belirttiler. Boğaziçi Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Cem Behar, gerçekçi bir yaklaşımla “Üniversite kurulmaz, üniversite olunur” üniversitelerimizin halen gelenekselleşmediğini belirttiler.

ÖLÇÜT NE?

Soru şu; Söz konusu değerlendirme ölçütleri nelerdir? Bu ölçütler bütün bilim dünyası tarafından benimsenen ölçütler midir? Örneğin fen bilimciler ile sosyal bilimciler bu konuda aynı görüşte midir?

Söz konusu ölçütlerden bazıları şöyle sıralanabilir;

1. Eğitimin Niteliği (% 10). Mezunları arasında alınan madalya ve Nobel ödülü alıp alınmadığına bakılıyor.

2. Öğretim kadrolarının niteliği (%20). Çalışanları arasında alınan madalya ve Nobel ödülü alıp alınmadığına bakılıyor.

3. Üniversitede 21 araştırma kategorisinde üniversitede yüksek atıf (citation) alan araştırmacı sayısına (%20) bakılıyor.

4. Üniversitenin büyüklüğüne kıyasla akademik başarısı (%10) göz önünde bulunduruluyor.

5.Science ve Nature gibi dergilerde yayınlanan makale sayısı (%20)

6. Bilimsel atıf alan dergilerde yayınlanan makale sayısı, gibi ölçütler dikkate alınmaktadır. 

Bilimin doğası gereği üniversiteler birer eğitim, araştırma ve hizmet birimi olarak belirlenen ölçütlerle kurumların etkinliğinin belirlenmesi doğaldır. Her üniversitenin kendi bulunduğu coğrafyadaki sorunlara çözüm üretmesi, ürettiklerini teknolojiye dönüştürmesi ve bu konuda geleceğin yetişkin bireylerini yetiştirmesi konusundaki ağır yükümlülüğü yerine getirilen bir başka üniversite ile de doğal olarak yarış içinde olmaktadır. Her yarışta olduğu gibi, üniversiteler arasındaki yarışın birincisi ve sonuncusu olacaktır. Buna kimsenin itirazı da olamaz, olmamalıdır da. Hatta herkes bu yarışta öne geçmek için daha fazla çaba içinde olmalıdır. Ancak herkesin üzerinde anlaşabileceği ölçütler ile yarışa katılmak gerekir. Bu konuda uluslar arası bir organizasyon olduğu kanısında da değilim. Dünyadaki bazı etkili kuruluşlar ve üniversiteler, kendi belirlediği bazı ölçütlere göre üniversiteleri değerlendirmektedir.

Uzun zamandır ülkemizde de bu tartışma yapılıyor, ancak tartışmayı bilimsel temelde doğru yere oturtmak ve sonuç almak için önce teşhisin doğru yapılması gerekir, sonra da çözüm önerilerinin geliştirilmesi gerekir. Bazı çevreler de bu işi bir gurur sorunu haline getirmeye başladılar. Sorun yayınsa yayın sıralamasında dünyada SCI dergileri sıralamasında 22. sırada olmamıza karşın neden ilk 500’de halen yokuz denilebilir. Ancak unutulan gerçek şu bu yayınların kaçı pratik yaşama katı sunacak teknolojiye dönüşüyor? Ne kadar patent aldık. Gelişmiş ülkelerin üniversiteleri ile kıyaslandığında ülkemiz üniversiteleri bu yönden bir hayli geri durumda bulunmaktadır.

Tabii aranan 6 kategori bazıları için sübjektif olabilir, örneğin Science ve Nature’da makale yazmış olmak şart mı? gib. Veya anadili ıngilizce olmayan bir bilim insanının uluslar arası atıf alan dergilerde istediği gibi sonuçlarını yorumlayarak ifade etmesi kolay değil. Nihayet dünya sıralamasının ilk onu Amerikan ve ıngiliz üniversiteleri almaktadır. Söz konusu ölçütler çerçevesinde yapılan değerlendirmede Harvard, Stanford, MIT, Oxford, Chambridge, Caltech, Sorbon gibi Üniversiteleri girebilmektedir. 

Ölçüt olarak öne sürülen Nobel veya benzeri ödüllerin alınması hangi politik ve stratejik süreçlerden geçmekte. Nobel kimlere veriliyor? Üçüncü dünya ülkelerinden yapılan patentler engelleniyor mu? Bu ve bunun gibi süreçlerle mücadele için ülkelerin çok ciddi bilim politikalarının olması gerekir. Bir başka ifade ile bilim adamlarının arkasında ülkelerinin siyasi, ekonomik belki askeri güçleri bulunmaktadır.

Sonra dünyada taranan bilimsel makalelerin büyük çoğunluğu ıngilizce yayın yaptığı için de ana dili ıngilizce olan ülkeler doğal olarak yarışı bir adım önde başlatmışlardır. Bunlar tartışılabilir. Ancak bugün suyun başında oturan; ekonomisi, askeri gücü, güçlü bilimsel geçmişi ve alt yapısı yanında dünyaca benimsenen dil sayesinde belirli batılı ülkelerin bu alanda kendi kurallarını dünyaya empoze ettikleri de bir gerçek. Bu nedenledir ki dünyanın doğusundaki bir çok ülke bu kategoriye girmemektedir. Ancak yine de bu bahanelerin arkasına sığınmadan kendi durumumuzu iyi analiz edip, geçmişten ders alıp geleceğe emin adımlarla ilerlememiz gerekir. Bunu da yapmak zorundayız.

Bir diğer soru da gelişmiş üniversiteler bu kategoriye nasıl girebiliyorlar?

Olay bir bütün ve ülkenin bilim ve teknolojiye verdiği öneme bağlı olarak geliştirdikleri bilim politikasına bağlıdır. Olayın birkaç boyutu bulunmaktadır.

Önce kendimizi iyi tanımamız gerektiğine inanıyorum. Eğer kendi bilimsel geçmişimizin tarihi sürecini doğru algılayabilirsek eminim hem olayı soğukkanlı değerlendiririz, hem de geleceğe yönelik daha akılcı planlar ve politikalar üretebiliriz.

Batı ile kıyaslandığında ABD ve Avrupa’daki bin küsur yıllık üniversitelerin köklü bir geçmişe sahip ancak Türkiye’de ise Darülfünun’la başlamış ve 1930’lı yıllardan sonra ise yeni üniversiteler kurularak ilk defa Anadolu’ya doğru genişletilmeye çalışılmıştır. Ülkemizde sancılı geçen ve bir türlü oturmayan üniversite sistemi başlangıçta Almanya’dan gelen hocaların etkisi ile bir taraftan öğrenci, diğer taraftan bilim adamı yetiştirmeye başlamıştır. Bilindiği gibi üniversitelilik bilinci bilim ve teknoloji yaratma bir gelenek ve ortamın yansıması ile oluşur. Ancak peş peşe yaşanan darbe girişimlerinden en fazla nasibini alan üniversiteler gerçek anlamda bir ortam oluşturamamışlardır. Ülkemizde YÖK yasasının Anayasadan önce hazırlanmış olması bu konuda ne söylenmek istendiğinin en açık ifadesidir. Bu bakımdan ülkemiz üniversitelerinde halen bu gelenek oluşmadı.

Üniversiteler, genç, fikir sahibi ve yüksek kapasiteli insanların bulunduğu ortamlarda değişik fikirlerin ve bakış açılarının doğması aykırı bulunmuş ve bir tür sindirme ile üniversiteler, fikirlerin tartışıldığı yerler olmaktan çıkarılıp doğru kabul edilen fikirlerin öğretildiği yerler olarak toplum nezdinde küçültülerek etkinliği düşürülmeye çalışılmıştır.

DÜNYADAKİ YÜKSEK ÖĞRENİMİN İŞLEYİŞ DİNAMİZMİ

En üst eğitim ve araştırma kurumu olarak üniversiteler, her türlü sorunların (maddi ve manevi) en üst düzeyde incelenip irdelendiği, elde edilen bulguların yine öğretim ve yayın yolu ile aktarıldığı merkezler olarak evrensel ölçekte insanlığa hizmet vermektedirler. Eğitimin tek yetkili kurumu olan üniversitelerin bilimsel ve teknik geliştirme merkezleri olmanın ötesinde birer felsefi tartışma ortamı olarak çevrelerini bilinçlendirme ve bu yönüyle bulunduğu bölgenin bilinç ve kültür düzeyini yükseltme sorumlulukları bulunmaktadır. Üniversitelerin öncü gücü olan bilim insanlarının görevi ise gözlemleyen, düşünen, araştıran, sorgulayan ve kuram geliştirerek bilinmeyeni bilinir hale getirip bütün bunlardan faydalanarak yaşamı kolaylaştırmak için gerekli yöntem ve teknikleri geliştirmektir. Üniversitelerin tarihsel misyonuna bakıldığında; bulunduğu çağın önünü açması, sorunları doğru tespit etmesi ve yaşamı kolaylaştırması için uygun modeller oluşturması ile anılırlar. Bu yönüyle üniversiteler en üst düzeyde teknik imkânlarla donatılmış ve örgütlenmiş, geleceğe yönelik planı ve projesi olan, vizyonu açık, maddi ve manevi sorunu olmayan kurumlar olmak zorundadırlar.

Bütün dünya bilgi çağında yüksek öğretim modellerini dinamik bir yapı içerisinde kendini yenileyerek Sokrates ve Erasmus programları ile çok kültürlü, verimli ve etkin, üretim ilişkilerine dayalı, öğrenci gereksinimlerini de dikkate alan önemli değişikliklere gitmektedir. Hiç hoşlanmamakla birlikte sık sık kendimizi yabancılarla kıyaslamak zorunda kalıyoruz çünkü bugünkü biricik dünyamızda kendilerini bulundukları konumdan daha ileriye taşıyabilmiş ve tecrübesi olan batı üniversiteleridir. ve istesek de istememek de referans noktası olarak kıyaslayarak dikkate almak zorunda kalıyoruz. Maalesef başka bir dünya olmadığı için de kıyaslama gelişmiş batı üniversitelerine göre yapılmaktadır. Maalesef bir çoğumuz bu bağlamda değişik ülke üniversitelerinde eğitim öğretim yanında kongre ve toplantılarda gördüğümüz dinamizmi ülkemizde göremiyoruz. Bir çok batı üniversitelerinde, idari, mali ve alt birimlerdeki yönetimsel özerkliklerinden aldıkları güçle bilimsel anlamda eşdeğerleri ile ciddi yarış içerisine girmiş bulunurken bizler bu yarıştan çok gerilerden takip etmekteyiz. Bütün büyük üniversiteler başta Bilim Parkları olmak üzere kurdukları dinamik bilim merkezleri aracılığı ile hem kendi maddi kaynaklarını oluşturmakta hem de bilimsel gelişmelerini ilerletmektedirler. Üniversiteler bu anlamda değişik araştırma kuruluşları ve sanayi sektörleri ile bilimsel bilgi üretmek üzere kolektif işbirlikleri içerisine girebilmektedir.

 ÖRGÜT KÜLTÜRÜ VE BİLİMSEL BAŞARI

Tabii bu kurumların en önemli özellikleri ve sihirli değneği olarak iyi bilim adamlarını bünyelerinde bulundurmalarıdır. Burada, yüksek rekabete dayalı öğretim ve profesyonel idari kadroları ile bütünleşerek verimlilik artışı sağlanmıştır. Laboratuvar düzeyinde iyi örgütlenmiş birimler aşağıdan yukarıya doğru bilim hedeflerini iyi çizerek örgütlenebilmişlerdir. Standardizasyondan kaçınarak her üniversitenin kendi dinamikleri içerisinde gelişmesine olanak sağlamışlardır. Bütün dünyada üniversite çeşitliliği yerinde yönetime geçerken, bizde geçen yüzyıldan kalma merkeziyetçi yapı ile üniversitelerin tek elden aynı sistem ile yönetilmesi tercih edilmiştir. Üniversitelerin önünün açılması ve yöresel zenginliklerinin dünyaya taşınması açısından standartlaşmış merkezi yapıdan kaçınılması gerekmektedir. Ülkemizde merkezi yönetim ile nitelikli ve gelişkin üniversitelerin gelişmemiş üniversitelerin düzeyine çekilmesi hedeflenmiştir. Bu anlamda bölgesel bazda da olsa gelişmiş dünya ölçeğinde motivasyonu yüksek öğretim elemanlarını bünyesinde bulunduran kurumların oluşması ülkenin sağlıklı kalkınmasına da katkıda bulunacaktır.

2005 yılında yukarıda tarif edilen üniversite gerçeği ile ülkemiz üniversitelerinin gerçeğinin birbirine pek de uymadığı görülmektedir. Bugün üniversiteler kendisine yakışır şekilde etkin, sorun çözen ve saygın bir kurum olma yerine, kendi kendisi ile uğraşan, maddi gücü olmayan, öğretim üyelerinin bir kısmı ‘gözlerimi kaparım vazifemi yaparım’ veya ‘salla başını al maaşını’ anlayışında, kendisine biçilen alanın dışına çıkamayan, felsefesi ve dünya görüşü daraltılmış bir konuma gelmişlerdir.

Konuyu bir bütünlük içerisinde önümüzdeki haftalarda daha detaylı olarak inceleyeceğim

______________________

Prof. Dr. / Çukurova Üniversitesi, iortas@cu.edu.tr

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.