Neler olmuştu – 1

PAYLAŞ

28 Nisan 1960’da neler oldu neler olmadı, iyi bilinmiyor. Tarih yazmayı sevmeyen bir toplumda her şey unutulup gidiyor. 28 Nisan ayaklanmasına katılanlar benim yaşıtlarımdı. Aralarında yaşamını sürdürüyor olanlar altmışı çoktan geçtiler. Kırk yedi yıl geçmiş aradan, dile kolay. Yaşıtlarımızdan çoğu da o gün yaşananları kulaktan dolma bilirler: Beyazıt alanında olmayanlar vardı, orada olup da silahlar patlayınca tabanları yağlayıp kaçanlar vardı. Kalanlar sekiz on bin kişiydik. Birkaç yıl önce bir gençlik dergisinde genç bir adam 28 Nisan’la ilgili birkaç kaynak bulmuş, onlardan yararlanarak bir yazı yazmıştı. Yazdıklarının gerçekle bir ilgisi yoktu. Ne yapsın, görmediklerini görmüş gibi anlatmak zorundaydı. Bu yüzden olayları içinden yaşamış olan ben geleceğin tarih yazarlarına bir iki satır bilgi bırakmak istedim.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde ilk yılımdı. Derslere hiç ısınamamış bir topluluktuk. Bazılarımız bir yıl sonra başka yerlerde okumayı kuruyordu. Vaktin çoğunu o zaman fakültemizin yanında bulunan kahvelerde geçiriyorduk. Ben kağıt oynamayı sevmem, arkadaş hatırına dördüncü kişi oluyordum. 28 Nisan sabahı da kahvedeydik. Birden bir devinim oldu, koşuşmalar oldu. Ana binada olaylar çıkmış, polis Rektör Sıdık Sami Onar’ı yaralamıştı. Kağıtları bırakıp olay yerine koştuk. Arka avluda üç beş yüz kişi toplanmıştı. Rektör bey üst kat pencerelerinden birinden öğrencilere başından geçenleri anlatıyordu. Başından yaralanmıştı: kaşının üstünde bir bant vardı. Bulunduğumuz yerde, arka avluda kısa sürede büyük bir kalabalık oluştu. Beyazıt alanına yürüyecektik.

Polis ortadan çekilmiş, asker işin içine girmişti. Üniversite duvarlarının üzerine sekiz on metre aralıkla erleri dizdiler hemen. Bize kesin bildirdiler: kapıdan çıktığımız anda asker ateş açacaktı. Binlerce genç yan kapıdan çıktık. Erler hep birlikte şarjör boşalttılar ve bize el salladılar. Beyazıt alanında binlerce kişiydik, belki on bin kişiydik. O zamanın deyişiyle “nümayiş” yapıyorduk. Tam anlamında ana baba günüydü. Biz hep bir ağızdan “kahrolsun diktatörler” gibi “hükümet istifa” gibi sözler söylerken daha doğrusu bağırıp çağırırken ana kapı açıldı ve üç yüz kadar atlı polis hedefe ateş ederek bize doğru at sürdüler. Birkaç arkadaşımız vuruldu. Kan içinde yerde çırpınan  arkadaşlarımız vardı. Yaralıları hastaneye oralardan bulduğumuz özel arabalarla biraz da zor kullanarak yollayabildik.

Bir yandan da polisle çatışmaya başlamıştık. Marmara gazinosunun önüne çekilmiştik. Polis ateşe başlar başlamaz biz de taşa sarıldık. Beyazıt alanı sözde düzenleniyordu, oralarda yıkım vardı yani elimizin altında çok taş vardı. Gök yağan yaştan kapkara kesilmişti. Ben çocukluğumdan beri taş atmayı beceremem. Attığım taşlar öndeki arkadaşların ensesine kadar gidiyordu ancak. Önden biri bağırdı: atma kardeşim, atamıyorsan atma, kafamıza geliyor. Neyse ki benim attığım taşın kafa yarması olası değildi. Çok susamıştım, gittim içerden bir şişe gazoz almak istedim. Adam bizi çapulcu sanmış olmalı ki parayı peşin istedi. O sırada sağduyulu halkımız ortalıktan çekilmişti ve esnaf hızla kepenk kapatıyordu. Belki de dükkanları yağmalayacağımızı düşünüyordu birileri. Bazı arkadaşlarımız da silah sesini duyunca ara sokaklardan süzülüp gitmişlerdi. On bin kadar insandan dört beş bin insan kalmıştı geriye.

Biz taş atmaya başlayınca atlar ürktüler, o zaman polis paniğe kapıldı. Sanırım binlerce kişinin arasına at sürerek de olsa girmeleri çok yanlıştı. Atlar yerlerde debeleniyordu. Atından düşmemiş ya da inmemiş polisleri indiriyorduk. Polis ateş açıp bizden taşla karşılık gördüğünde o zaman alanın ortalarında bulunan küçücük bir tahta kulübede bir gazete bayii zaman zaman yüreklenip kafayı hafif kaldırıyor, sonra hemen pusuyordu. Bu ihtiyar amca bizi epeyce güldürmüştü. O sırada bazı arkadaşlar işi iyice gırgıra vurmuşlar, gidip bakırcılar çarşısından kocaman bir bakır kazan getirmişler, Patrona Halil hamamının önünde kazan kaldırıyorlardı.

O sırada toplulukta valiliğe yürümek fikri geliştirildi. Divanyolu’nu tanklarla tutmuşlardı. Unkapanı köprüsünden dolanmalıydık. O uzun yolu slogan atarak yürüdük. Valiliğe vardığımızda yolumuzun tanklarla kesilmiş olduğunu gördük. Bizi son derece kibar bir orgeneral karşıladı. Fahri Özdilek olduğunu daha sonra öğrendiğimiz bu babacan adam bize dağılmamızı söyledi. Sıkıyönetim ilan edilmişti, kendisi sıkıyönetim komutanıydı. “Dağılın, ben emir verdim, polis size hiçbir şey yapmayacak” dedi. Yorgun bitkindik. Biz dağılırken polisler sis bombaları atmaya başladılar.

CEVAP VER