Neo-liberalizmin misafirhaneleri: Küresel kentler

Neo-liberalizmin misafirhaneleri: Küresel kentler

0
PAYLAŞ

Robert Park’ın deyimiyle ‘insanlar kentlerini üretirken kendilerini de yeniden üretmektedirler: ” …. kent aynı zamanda “insanın içinde yaşadığı dünyayı daha çok gönlüne göre yeniden yapmada en başarılı girişimidir. Ama eğer kent insanın yarattığı dünyaysa bundan böyle orada yaşamaya mahkûm olduğu dünyadır da. Böylece dolaylı yoldan ve görevinin doğasına dair hiçbir açık algısı olmadan kenti yaparak insan kendini yeniden yapmaktadır. (Park, R., 1967: s.3.) Aslında geçmişten günümüze ‘insanların kendi kentlerini kendilerinin oluşturabileceği’ görüşünden yola çıkılarak üretilen birçok ‘kent ütopyası’ vardır. Bu ütopyaların bir kısmı uygulamaya da geçirilmeye çalışılmıştır; ama kapitalizmin sınıfsal ayrışma yaratan ve kent kaynaklarını belli bir ayrıcalıklı sınıfın lehine paylaştıran yapısı yüzünden bu uygulamaların sonuçları genelde istenildiği gibi olmamıştır. Örneğin Fishman’ın ‘Burjuva Ütopyaları‘eseri (Fishman, R. 1987); Gans’ın Levitowners’i‘(Gans, H.J. 1996); Howard’ın ‘Geleceğin Bahçe Şehirleri’ (Howard, E. 1996) bu tür ütopik kent tasarımlarına örnek teşkil etmektedir. Bu çalışmalar aynı zamanda kentin ‘mekansal ayrışması’ ve ‘alt kentler’ olgusunun tartışılmasında önemli referans kaynaklarını oluşturmaktadır. Özellikle Gans’ın ‘Burjuva Ütopyası’ndan sonra ‘Amerikan Rüyasının savaş sonrası versiyonu’ olarak sunulan alt kentlerin aslında orta sınıflar için bir ‘rüya’ olmadığı ve ütopyacı kent tasarımlarının uygulamada beklenildiği gibi başarıyla sonuçlanmadığı gerçeğini ortaya koyan saptamaları bu konuda önemli bulgular içermektedir.

Park’ın ‘kenti yaparak insan kendini yeniden yapmaktadır’ görüşüne kısmen katılmakla birlikte, bu kenti ‘tasarlama’ ve ‘oluşturma’ sürecinde bireylerin tamamen özgür olmadıklarını; özellikle yukarıda ‘kapitalizm ve mekan’ ilişkisinde açıkladığımız gibi, üretim ilişkileri ve sermayenin kendini yeniden üretme koşullarının bütün uzam, bölge ve mekanı belirlediği gibi kenti de belirleyeceğini ve sonuçta kapitalist üretim ilişkilerinden bağımsız bir kent tasarımının ya da üretiminin mümkün olmadığını savunuyoruz. Kent gerçekten de ütopyacı görüşlerde olduğu gibi mimarların kafalarında ürettikleri bağımsız bir tasarım değildir; en azından böyle bir özgürlük kapitalist sistemde yoktur. Kapitalist sistemde diğer bütün üst yapı kurumları ve oluşumlarının olduğu gibi kentin oluşum ve dönüşüm süreçleri de aynı sermaye birikim koşullarına tabidir. Yukarıda da vurguladığımız gibi sermayenin kendini yeniden üretebilmesi için uygun koşullara ve elverişli coğrafi, fiziki mekanlara ihtiyacı vardır. Bu bölge olabilir, kent olabilir; önemli olan sermayenin kendini yeniden üretme sürecinde ihtiyaç duyduğu her objeyi, doğal yaşamı, çevreyi, coğrafyayı, mekanı çıkarları doğrultusunda değiştirme/dönüştürme gücüne sahip olduğu gibi, kenti de değiştirme, dönüştürme ve yeniden yapılandırma gücüne sahip olduğudur. Kapitalizmin bu belirleyici özelliği göz önünde bulundurulduğunda, dönemsel olarak her kapitalist safhada hangi nüfusun kentin hangi bölümünde yoğunlaşacağı, kentsel alanların farklı sınıflar arasında nasıl paylaşılacağı ve bunun sonucunda ne tür sınıfsal ve mekansal ayrışmalar yaşanacağı konuları, kapitalist üretim ilişkileri ve egemen güç ilişkilerinden bağımsız düşünülmemelidir.

Harvey’in bu konuda Sermayenin dönüştürücü gücünü ifade ettiği çok etkili bir paragrafı vardır; Şöyle der Harvey: “Sermaye bir süreçtir, bir şey değil. Toplumsal hayatın meta üretimi aracılığıyla yeniden üretim sürecidir. Gelişmiş kapitalist ülkelerde yaşayanlar olarak hepimiz bu sürecin bir parçasıyız. Sermayenin içselleşmiş işleyiş kuralları, içinde kökleştiği toplumu hiç durmaksızın, sürekli olarak dönüştüren dinamik ve devrimci bir toplumsal organizasyon tarzı olmasını sağlayacak bir yapıya sahiptir. Süreç perdeler ve fetişleştirir, büyümeyi yaratıcı yok etme aracılığıyla sağlar, yeni ihtiyaç ve istekler yaratır, insanın emek kapasitesini ve arzuyu sömürür, mekanları dönüştürür” (Harvey, D., 1997: s.376).

Günümüz küresel sisteminde ‘kent’e çok özel bir rol biçilmiştir. Kent artık sadece kapitalizmin kendini yeniden üretirken ihtiyaçlarına göre dönüştürdüğü, biçimlendirdiği bir yapı değil, bizzat küresel birikiminin içinde gerçekleştiği; bütün dünya ekonomilerinin küresel kapitalizme onun aracılığı ile eklemlendiği çok daha karmaşık, dinamik bir yapıdır. Küresel kent bölgeleri kapsamında konuyu ele alan ve küresel kapitalizmi ‘yeni bölgecilik’ olarak adlandıran Edward Soja da benzer görüşleri savunarak, günümüzde bölgelerin ve bu bölgelerde yer alan küresel kentlerin esnek ekonominin asıl dinamiğini oluşturduğunu; bu bağlamda kentin tarihte daha önce hiç olmadığı kadar önem kazandığını; öyle ki sadece ekonomiyi şekillendirmekle kalmayıp aynı zamanda ekonomide ne oluyorsa onun içinde olduğunu; ekonomik gelişmenin bizzat onun içinde gerçekleştiğini; davranışlarımızın, ekonominin, kültürün, sanatın, politikanın artık onun tarafından şekillendirdiğini belirtmektedir (Soja, E., 2005, s.66, 67).

Çağlar Keyder ise doğduklarından itibaren hizmetlerin, ticaretin, yönetim ve din hiyerarşisinin odaklaştığı yerler olan kentlerin günümüzde yeniden öneminin artmasını, sanayi kentlerinden hizmet kentlerine doğru yeniden bir dönüş olmasına bağlamaktadır; 1750 den sonra, iki yüzyıla yakın bir dönem, kentlerin aynı zamanda üretimin de toplandığı mekanlar olarak görüldüğünü; ancak günümüz küresel kapitalizminde kentlerin sanayiyi kent dışına atarak ve yeniden hizmetlerde uzmanlaşarak eski rolüne geri döndüğüne işaret eden Keyder, bu süreçte üretici sermayenin toplam sermaye içindeki payının azaldığını, hizmet sektörünün ise büyüdüğünü vurgulamaktadır. Bu konuda hizmet sektörünün büyümesiyle kentin öneminin artması arasındaki bağlantıyı ise şöyle ifade etmektedir: “ hizmet sektörü hem yatırım hem de yaratılan gelir açısından öne geçmiş durumda. Bu yüzden yapılan yatırımın önemli kısmının sadece şehirlerde bulunan bir takım faaliyetlerde yoğunlaşması zorunlu; yani şehirlerin dışında gerçekleşmeyecek bir hizmet sektörü odaklaşması şehirlerin ön plana çıkmasını gerekli kılıyor” (Keyder, Ç.,1993, s.94).

Kentlerde gerçekleşen bu hizmetlerin ne tür hizmetler olacağını dönemin hakim teknolojisinin belirleyeceğini söyleyen Keyder, günümüz küresel kentlerinde en yaygın hizmetler olarak da iletişim-telekomünikasyon, bilgi-bankaları ve bilgi-işlem, uluslararası fon akımlarını sağlayan ve denetleyen finans kurumları, bankalar ve sigorta şirketleri, yine uluslararası pazara adaptasyonu sağlayan medya, Pazar araştırma, özellikle de reklamcılık şirketleri, öncelikle dünya çerçevesinde iş gören hukuk, muhasebe, müşavirlik ve yönetim danışmanlığı kurumlarını göstermektedir. Bütün bu sektörlerin dünya kapitalizmine, yani küresel sermayeye hizmet ettiğinin altını çizen Keyder, ayrıca sermayenin kendi iç örgütlenmesini sağlayan mühendislik, üretim ve pazar sürecinin kontrolüne yönelik uzaktan kumanda olayını gerçekleştiren kontrol ve tasarım sektörlerinin de yukarıdaki hizmetlere eklenmesi gerektiğini belirtmektedir (Keyder, 1993: s.94, 95).

Hall, Keyder’in sermayenin ihtiyaçlarını karşılayan hizmetler olarak sunduğu bölüme bir de eğitim, kültür hizmetlerini eklemektedir. Hall’e göre dünya kenti ya da küresel kent finans ve yönetimi de içine alan ekonomik aktivitelerin ve büyük eğitim ve kültür aktivitelerinin yer aldığı, tıp ve hukuki konular başta olmak üzere değişik alanlarda uzmanlaşmış insanların yoğunlaştığı yerlerdir. (Hall, 1984) .Bu arada şunu söylemekte fayda vardır; ‘küresel kent’ (Global City), ‘dünya kenti’ (Wold City) olarak değişik kuramcılar tarafından değişik şekilde adlandırılan ve tanımlanan günümüzün bu öncü ve motor kentlerinden kavramsal olarak ilk bahseden kuramcı Goethe’dir. Goethe dünya kenti olarak kullandığı bu ifadeyi 18. Yüzyılda Paris ve Roma kentlerinin kültürel zenginliğini ifade etmek için kullanmıştır. Gotten bu ifadeyi 1989 yayınlanan “Global Bir toplumda Kentler” (Cities in a Global Society) başlıklı derlemede yer alan makalesinde kullanmıştır. Yine bu makalede Gottman bu kavramın 1915’te de İskoç plancı Geddes tarafından dönemin yeni büyük metropoliten alanlarını tanımlamak için kullanıldığını söylemektedir. Kavramın anlamını bugünkü anlamda genişleten kişi ise yukarıda da görüşüne yer verdiğimiz plancı Peter Hall olmuştur. Hall 1966’da yazdığı ‘Dünya Kentleri (Wold Cities) başlıklı kitabında dünya kentlerini dünyanın en önemli belli başlı aktivitelerinin yoğunlaştığı şehirler olarak tanımlamıştır. Dünya kentleri sanayi kenti özelliklerini hala taşıyan, güçlü ulusal hükümetlerin, yanı sıra bazen uluslararası otoritelerin de yer seçtiği kenttir(Gottman, J.1989)
Bu konuda Friedmann küresel kentin özellikle küresel ekonominin kontrol, yönetim ve organizasyon merkezi olma özelliğini öne çıkarırken (Friedman, J.,1995) Sessen ise küresel kentlerin sadece kontrol ve yönetim merkezi olmadıklarını, aynı zamanda ticaret ve hizmet sektörü ile finansal yeniliklerin üretiminin de gerçekleştiği yaratıcı merkezler olduğunu belirtmektedir(Sassen, S. 1991). Bu arada Giddens’in de içinde bulunduğu bazı kuramcılar bugünkü küreselleşmeyi daha önceki küreselleşme olgusundan ayırmakta ve buna ait en önemli özellikler olarak, bugün ticareti yapılan mal ve hizmetlerin çeşitliliğinin çok artmasını ve uluslararası ticarete daha fazla ülkenin katılımı sonucu finansal piyasaların eskisine göre çok daha genişlemiş olmasını göstermektedirler. Burada küreselleşmenin göstergesi olan şeyin ise, ticaretteki artışa paralel olarak hem kompozisyonu hem de coğrafyası değişen uluslararası ticaretin küresel ölçekte yaygınlaşması olduğunu söylemektedirler (Giddens, 1999).

Yine bu görüşteki kuramcılara göre, eskiden ticarete konu olan hammadde, tarımsal ürün ve madencilik ürünleri yerine artık finans ve uzmanlaşmış hizmetler gerektiren ürünler ekonomik işlemlerin ana kalemleri haline gelmişlerdir(Sassen,S., 1994) Friedmann bu görüşlere yeni bir katkıda daha bulunarak, küresel kentlerde asıl belirleyici unsurun, hizmet sektöründeki büyümenin olmadığını, çünkü bu türde bir büyümenin diğer kentlerde de mevcut olduğunu; burada önemli ve diğer kentlerden farklı olanın küresel kentte bu servisleri ve bütün ekonomik faaliyetleri ulusal ya da iç dinamiklerin değil, küresel ekonomik işleyişin belirlemesi olduğunu ifade etmiştir(Friedmann, 1986).

Günümüz ‘dünya kentleri’ veya ‘küresel kentlerinin’ sayılarının 20 veya 30’u geçmediğini ve bu kentleri belirleyen en önemli özelliğin ‘küresel kentin devletten otonom olması özelliğinin olduğunu vurgulayan Keyder bu noktada küresel kentlerle ilgili yeni bir olgudan daha bahsederek tartışmayı farklı boyutlara taşımaktadır: “İçinde olduğumuz dönemde yeni bir olgu var; o da şehrin ekonomi içinde devletten otonomi kazanmasının ve sermayenin hareket kabiliyetinin belirlediği ‘inisiyatif alan şehir’ olgusu. Yani bu statüleri tamamen objektif, maddi koşullar ve tarihi tecrübe belirler demek yanlış. Özellikle yeni ortaya çıkan potansiyellerin kullanılabilmesi, fırsatların iyi değerlendirilebilmesine ve uygun inisiyatif almaya bağlı olabilir. Bu yeni dönemde şehirler giderek kendi adlarına müteşebbis oluyorlar. Çünkü sermaye o kadar ürkek ve yer değiştirmeye o kadar hazır ki, en uygun ortamı sağlamayan şehirler yarışmayı hemen kaybedebiliyorlar.” (Keyder,1993: s.96,97).

Keyder’e göre bu yarışmacı anlayış yüzünden bu günün kentleri eski döneme göre daha özerk, kendi kendilerine yeterli ve kendi kaderlerini tayin edebilecek konumda olmak zorundadırlar. Bu kentlerin küresel yarışta başarılı olabilmeleri belli bir vizyon ve imaj sahibi olmalarını gerektirmektedir. Bu bağlamda ‘küresel kent’e dönüşmeye çalışan birçok kent, özel reklam ajansları ile çalışarak ve çeşitli tanıtım kampanyalarına baş vurarak, kendisine küresel bir vizyon ve küresel kent imajı sağlamaya çalışmaktadır. Uluslararası faaliyetleri çekebilecek gerekli alt yapıyı sağlamak; iş merkezleri, havaalanları inşa etmek; zengin telekomünikasyon ağları örmek, küresel yarışta başarıyı getirecek belli başlı unsurlardan bazılarını oluşturmaktadır. Tüm bu süreçte küresel kent adayı kentler adeta küresel piyasada kendini pazarlayan şirketler gibi hareket etmektedirler(Keyder, 1993: s.97).

Sonuç olarak, yazımızın başında yer verdiğimiz Robert Park’ın ‘insanlar kentlerini üretirken kendilerini de yeniden üretmektedirler’ görüşüne kısmen katılarak, ama kenti ‘tasarlama’ ve ‘oluşturma’ sürecinde bireylerin tamamen özgür olmadıkları, sermayenin kendini yeniden üretme koşullarının bütün uzam, bölge ve mekanı belirlediği gibi kenti de belirlediğini ve sonuçta kapitalist üretim ilişkilerinden bağımsız bir kent tasarımının ya da üretiminin en azından günümüz koşullarında mümkün olmadığı görüşümüzü tekrarlayarak ve de sonrasında şu sözlerin önemini bir kez daha vurgulayarak konuyu toparlayalım. ‘Kent’ gerçekten de ütopyacı görüşlerde olduğu gibi mimarların kafalarında ürettikleri bağımsız bir tasarım değildir; en azından böyle bir özgürlük kapitalist sistemde yoktur. Kapitalist sistemde diğer bütün üst yapı kurumları ve oluşumlarının olduğu gibi kentin oluşum ve dönüşüm süreçleri de aynı sermaye birikim koşullarına tabidir. Yukarıda da sıkça vurguladığımız gibi sermayenin kendini yeniden üretebilmesi için uygun koşullara ve elverişli coğrafi, fiziki mekanlara ihtiyacı vardır. Bu bölge olabilir, kent olabilir; önemli olan sermayenin kendini yeniden üretme sürecinde ihtiyaç duyduğu her objeyi, doğal yaşamı, çevreyi, coğrafyayı, mekanı çıkarları doğrultusunda değiştirme/dönüştürme gücüne sahip olduğu gibi, kenti de değiştirme, dönüştürme ve yeniden yapılandırma gücüne sahip olduğudur. Kapitalizmin bu belirleyici özelliği göz önünde bulundurulduğunda, dönemsel olarak her kapitalist safhada hangi nüfusun kentin hangi bölümünde yoğunlaşacağı, kentsel alanların farklı sınıflar arasında nasıl paylaşılacağı ve bunun sonucunda ne tür sınıfsal ve mekansal ayrışmalar yaşanacağı konuları, kapitalist üretim ilişkileri ve egemen güç ilişkilerinden bağımsız düşünülmemelidir.

Günümüz küresel sisteminde ‘kent’e çok özel bir rol biçilmiştir. Kent artık sadece kapitalizmin kendini yeniden üretirken ihtiyaçlarına göre dönüştürdüğü, biçimlendirdiği bir yapı değil, bizzat küresel birikiminin içinde gerçekleştiği; bütün dünya ekonomilerinin küresel kapitalizme onun aracılığı ile eklemlendiği çok daha karmaşık, organik ve dinamik bir yapıdır. Edward Soja’nın bu konudaki tespitleriyle değerlendirmemizi şöyle bitirelim öyleyse. Soja’ya göre günümüzde bölgeler ve her bölgede yer alan ‘küresel kentler’ esnek ekonominin asıl dinamiğini oluşturmaktadır. Bu bağlamda ‘kentler’ bugün tarihte daha önce hiç olmadığı kadar önem kazanmaktadırlar. Öyle ki sadece ekonomiyi şekillendirmekle kalmayıp aynı zamanda ekonomide ne oluyorsa kentin içinde olmakta; ekonomik gelişme bizzat kentten sağlanan kazançla, yani kentin kendisi de metalaşarak gerçekleşmektedir. Kentte üretilen her artı-değer, yani ekonomi, kültür, sanat, tarih, politika gibi değerler arttıkça kentin değişim, meta değeri de arttırmaktadır.

_________________

REFERANSLAR
Çağlar, Keyder (1993), Ulusal Kalkınmacılığın İflası, Metis Yayınları, İstanbul,
Friedman, J. (1995) Where We Stand: A Decade of World City Research, Worlo Cities İn a World System içinde, (Der.)Paul, L. Knox and Peter, J. Taylor, Cembridge University Press,
Gottman, J.(1989), What are Cities Becomijng the Centre of? Sorting out the Possibilities, Cities in a Global Society içinde, (Der.R. G. Knigth), Sage Publications, London
Hall, Peter(1984) The World Cities, Weidenfield&Nicolson, London
Harvey (2008), Umut Mekanları, Çev.ZeynepGambetti, Metis, İstanbul http://www. un.org/en/documents/udhr/index.shtml
Harvey, (2008), “The Right to the City”, New Left Review 53, September October.
Sassen, S. (1991), The Global City: New York, London, Tokyo, Princetion University Press
Soja, Edward(2005), “Global City-Regions: İmplications for Planning Theory and Practice”, 8 Kasım Dünya Şehircilik Günü 28. Kolokyum, Prof.Dr.İlhan Tekeli Oturumu, Değişen Dönüşen Kent ve Bölge içinde , Cilt I, OTDÜ Mimarlık Fak. Ve TMMOB Şehir Planlamacıları Odası Ortak Yayını, Ankara

* Yrd. Doç.Dr. Çiğdem Şahin, İÜ, İktisat Fakültesi

BİR CEVAP BIRAK

seventeen + 2 =