İNGİLTERE’DEN… Bir seyir nesnesi olarak ‘öteki’

PAYLAŞ

Bu yıl, köle ticaretinin İngiltere’de parlamento kararıyla kaldırılmasının 200. yıldönümü. (1) Bu amaçla yapılan çeşitli etkinlikler arasında Ulusal Portre Galerisi ve Victoria ve Albert Müzesi’nde açılan sanat sergileri de vardı.

Ulusal Portre Galerisi’nde düzenlenen sergi, 1700-1850 yılları arasında, Amerika’dan, Güney Afrika’ya, Asya’dan Kuzey Afrika’ya kadar çeşitli sömürge ülkelerden İngiltere’ye gelen elçi ve ziyaretçilerin portrelerinden oluşuyor. V.A Müzesi’ndeki sergi ise, farklı bir yaklaşımla, Batı ülkelerinde yaşayan, içlerinde tanınmış isimlerin de bulunduğu çağdaş sanatçıların bu konuyu işleyen eserlerinden oluşuyor. Bu iki sergi, bugünkü perspektiften geçmişe ve ‘öteki’ne nasıl bakıldığı, onun nasıl betimlendiği ve ikinci olarak da, tarih içinden, İngiltere’ye köle olarak getirilen ya da yabancı ülkelerden gelen insanlara yaklaşımların karşılaştırılması, paralellikler kurulması açısından ilginç bir platform yaratıyor.

Bu sergilerin amacı en genel anlamda, İngiltere’nin dünyada başını çektiği köle ticaretinin hem ülkelerinden zorla koparılıp getirilen insanlar, hem de Ada halkı üzerindeki etkilerini irdelemek, diğer bir anlamda, geçmişle hesaplaşmak. Elbette bu amaçlar içinde, altbaşlıklarla sorgulanmak istenen olgular da var. Örneğin V.A Müzesi’ndeki serginin sorduğu sorular: Neden kölelik genellikle, günümüz dünyasından kopuk, uzaktaki bir olgu olarak gündeme geliyor? Köle ticareti neden, tüm insanlığı değilde, siyahları ilgilendiren bir konu olarak görülüyor? Bugünün perspektifinden bakıldığında, köle ticaretinin faillerini ve mağdurlarını nasıl anlayabiliriz? vb.

Köle ticaretinin başka formlarda bügünkü dünyada hala sürdüğü gerçeği bir yana, İngiltere gibi, sömürgeci tarihin bilinçlerde hala izleri bulunan bir toplumda, geçmişin nasıl algılandığı ve köleliğin bugünkü sonuçlarının nasıl görüldüğünü, V.A Müzesi’ndeki sergi kataloğunda irdeleyen Gary Younge,(2) yeni nesillerin bir taraftan köleliği geçmişte kalmış, bu anlamda günümüz toplumunu bağlamayan tarihsel bir olgu olarak görürken, toplumun dokusuna girmiş çağdaş uzantılarını da göremediklerini ya da göz yumduklarını örneklerle anlatıyor.

Younge, uzak ve yakın tarihsel olayların ironik paralellikler gösterdiğine dikkat çekerken, Irak işgalinin gerekçelerinden birini örnek veriyor. Saddam Hüseyin’in Kürtleri gaz bombasıyla öldürmesi Blair hükümetinin işgali gerekçelendirmek amacıyla öne çıkardığı nedenlerden biriydi. Oysa yine İngiltere’nin eski başbakanlarından biri 1919’da, yine aynı bölgede Kürtler üzerinde zehirli gaz kullanılmasında bir sakınca görmediğini, şöyle dile getiriyordu: “Gaz kullanılmasına karşı çıkılmasını anlamıyorum. Medeni olmayan kabilelere karşı zehirli gaz kullanılmasına kesinlikle taraftarım.” Ki, bu başbakan, İngiltere’nin ulusal kahramanıdır. Geçen yıl BBC’nin ulusal çapta yaptığı bir ankette de aynı başbakan Britanyanın en büyük insanı seçilmışti. Bu başbakanın adı, Winston Churchill’dir. Yine aynı Churchill sömürgelerle ilgili bakın ne diyor: “Bu küçük adanın (İngiltere) günlük ekmeği, ticarete ve imparatorluk ilişkilerine (Bunu sömürge ve kölelik ilişkileri olarak okuyun) bağlıdır. Bunu keserseniz, nüfusun çoğunluğu ortadan kaybolur.”

Bu emperyal ilişkiler sadece ekonomik çerçevede de sınırlı değil. Topraklar ve insanlar yanında, kültürler, diller ve medeniyetler de çalınıp, götürülür. Bu bağlamda, sadece tarih kitaplarıyla sınırlanamaz, emperyal sömürü. İngiltere müzeleri bunun kanıtlarıdır. V.A Müzesindeki serginin küratörlüğü de bu perspektiften daha anlamlı. Konuyla ilgili tüm eserlerin bir salonda toplanma yöntemi yerine, zaten müzede varolan sömürge ülkelerinden getirilmiş eserler, eski yerlerinde bırakılarak, ‘Altın ve köleler: Deniz Aşırı Ticaret Bağlantıları’, ‘Birtanyadaki Evlerde Siyah Hizmetçiler’ gibi başlıklar altında  işaretlenmiş. Yani elinizde bir planla, her konuya ait bir renkle işaretlenmiş eserleri bir hazine avcısı ya da sömürge ülkesinde dolaşan bir “sahip” gibi sergiyi geziyorsunuz. Amaç, gerçekten bu duyguyu vermek miydi bilmiyorum ancak, neredeyse tamamı sömürge ve deniz aşırı ülkelerden legal, yarı-legal ya da yasa dışı olarak getirilmiş eserlerden oluşan müzede kaçınılmaz olarak böyle düşünüyorsunuz.

Bu sergilerin bir diğer boyutu da, sömürgelerin genişleyip dört kıtaya yayılmasıyla Britanyalıların ülkelerine gelen bu yabancıları nasıl gördükleri, sanatçıların onları betimleme yöntemleri ve yabancıların tasviriyle paralel olarak Britanyalı kimliğinin oluşma süreci.

Sömürgeci algılamanın bir özelliği, kendi topraklarına gelen herkesi yabancı olarak görmesine karşın, gittiği topraklarda kendini evinde hissetmesidir. Sömürgeleşen ülke halkının, sömürgecilerin kültürünü öğrenmesi, onların geleneklerini uygulaması gerekirken, egemen halk topraklarında yaşayan yabancıların, yine hakim kültürü özümsemesi beklenir. Yani sömürgeci her koşulda ‘ev sahibidir’. Ulusal Portre Galerisi’ndeki sergide yer alan portrelerde, İngiltere’ye gelen yabancıların (Ki bunlar, genellikle geldikleri ülkenin kralları ya da delegeleri) bir kısmının İngiliz ulusal elbiseleri içinde, bazılarının ise kendi geleneksel kıyafetleriyle betimlenmiş olduğunu görüyoruz. O zaman fotoğraf olmadığı için, bu karşılaşmaları ‘belgelemek’ sanatçılara düşüyordu. Onlarda dönemin kolonyal yaşamını resimlerinde, ya siyahi insanları egzotik bir ilgiyle geleksel kıyafetleriyle betimlemiş ya da İngiliz soylusu elbiseleri içinde tiyatromsu bir drama içinde tasvir etmişler. Her iki yaklaşımda da, yabancının farklı olduğunun altı çizilmiş, onların imgesinde ‘öteki’ yaratılarak, Britanyalı kimliğin teyit edilmesi sağlanmış. Tuval üzerine yağlı boya resimlerden, çeşitli baskı teknikleriyle çoğaltılan bu imgeler, egzotik bir sergi nesnesi olarak dolaşıma çıkarılmış.

Bu etnografik ilginin izlerini bugünkü modern dünyada da izleyebiliyoruz. Teknolojik gelişmeler, toplumsal dönüşümler farklı olanın seyirlik bir nesneye dönüştürülme yöntemlerini değiştirmiş olabilir ancak, neden ve sonuçlarını değiştirdiği söylenemez. Etnik ve ırksal farklılıkların dolaşıma/tüketime sunularak bir metaya dönüştürülmesi tarihsel bir miras gibi günümüze kadar gelmiştir. Ki, bugün daha az hissedilmesinin nedeni aslında, seyahatlerin kolaylaşması, internet ve medya sayesinde dünyanın en ücra köşelerine bile girmenin mümkün olması yani dünyayı daha yakından tanımamız değil, ‘öteki’ne ait imgelerin yoğunlaşması nedeniyle kanıtsamamız, içselleştirmemizdir.
 
Bu sergide izlediğimiz 18. ve 19. yüzyılın tuvalleriyle günümüz dijital fotoğrafları arasındaki bağ, herşeyden önce farklı olana karşı yaklaşımın değişmemesiyle ilintilidir. İmgeler düzlemindeki bu paralelliğin arkasında, siyah ve Afrikalı olduğu için köle yapılmasında bir sakınca görmeyen anlayış ya da Arap ve müslüman olduğu için işkence yapılmasının ‘doğal’ olduğunu gören anlayış yatmaktadır. Ebu Garip cezaevindeki işkence fotoğraflarını sorgulayan Susan Sontag, bir insanın diğer bir insana işkence yaparken nasıl sırıtarak poz verebileceğini sorguluyordu. Yanıtı da basit ve ürkütücü; “Bunu, işkence yaptıkları insanların, daha aşağı bir ırk ve dine ait olduklarına inandırıldıkları için yapıyorlar.” Bu nedenle, diye ekliyor, Sontag, “Bu fotoğraflarda rol yapmıyorlar, failler, görüldüğü kadarıyla, yanlış hiç bir şey olmadığı düşüncesindeler.” Bu fotoğrafları, 20. yüzyılın başında linç edilmiş, ağaçlara asılmış siyahlarla birlikte çektirdiği fotoğrafları posta kartlarına basıp, arkadaşlarına gönderen Amerikalılarla karşılaştırırken de aynı ‘kolektif eyleme’ dikkat çekiyor, Sontag. Birlikte yaptıkları eylemin tamamen haklı gerekçelere dayandığı inancına. Bu inancın, ‘öteki’nin bir gösteri nesnesine dönüşmesine yol açmasının doğallığına.

18 ve 19. yüzyıl resimlerinde, arka planda sırıtan köle sahiplerini görmüyoruz ancak, bunları Amerikadaki siyahların linç edildikleri fotoğraflarla, oradan da Ebu Garip’teki işkence fotoğraflarına bağlayan imgesel paralellik, hepsinin aynı ritüelistik çabayla sahnelenmiş olmalarıdır.

Bu nedenlerle, köle ticaretinin yasaklanmasının 200. yılında yapılan bu sergilerde izlediğimiz imgeler, ‘öteki’nin tasvirinden çok, egemen kültürle ilgili bilgiler veriyor. Resmin ya da fotoğrafın ifşa ettiği gerçek yanında, tuval ya da kamera arkasındaki kişilerin düşüncelerini idrak ediyoruz, bu imgelerle birlikte. Diğer bir deyişle, bu resimlerden, Afrikalılar, Amerikan yerlileri ya da Hintlilerden çok İngilizleri, onların kültürünü öğreniyoruz.

__________


(1) Köle ticaretini yasaklayan yasa 25 Mart 1807’de geçmesine rağmen, aslında kölelik 1833’de kaldırılmıştır.
(2) Gary Younge The Guardian gazetesi yazarı ve New York muhabiridir. Irk, aidiyat, kimlik konularında yoğunlaşan yazılarını, geçen yıl yayımlanan son kitabı “Stranger in a Strange Land”da topladı.

• “Between Worlds, Voyagers to Britain 1700-1850” sergisi ‘National Portrait Gallery’de
• “Uncomfortable Truths – The Shadow of Slave Trading on Contemporary Art and Design” 17 Haziran’a kadar Victoria & Albert Müzesi’nde.

CEVAP VER