İNGİLTERE’DEN… Hala ‘omuz omuza’

İNGİLTERE’DEN… Hala ‘omuz omuza’

0
PAYLAŞ

ABD ve Britanya ilişkileri her zaman İngiltere’de politik çevrelerde tek bir sözcükle özetlenir; “özel”. 11 Eylül sonrası bu ilişki yeni bir boyuta girdi ve Tony Blair tarafından “omuz omuza” olarak yeniden belirlenerek, kalçadan bağlı ‘siyam ikizleri’ne dönüştü.
 
Bu nedenle, Tony Blair’in yerine başbakan olan Gordon Brown’un ABD’ye karşı alacağı tutum daha baştan merak konusuydu.  Bu konuda izlenen politikalar, ‘Bush’un finosu’ olarak anılan Blair’in gidişini hazırladığı gibi, bir anlamda Brown hükümetinin başarısının da turnusolu olacaktı. Blair’in yerine Brown’un geçmesini isteyenler beklentilerini sezgisel olarak bu noktaya bağlamıştı.

ABD-Britanya ilişkilerinin, ekonomik, toplumsal ve militarist gelenekler üzerine kurulmuş köklü tarihsel bağları vardır. Ancak son yıllarda bu ilişki, sadece tek bir konuda odaklandı; ‘Irak’. Yeni başbakana yöneltilen sorular da doğal olarak bu çerçeveden geliyordu: Brown Irak’tan askerleri çekecek miydi? Birleşmiş Milletler’i yok sayarak, tek taraflı müdahalelerinde kayıtsız şartsız ABD’nin peşine takılacak mıydı? ‘Terörle savaş’  politikalarını sürdürecek miydi?

Başbakan Brown’un geçtiğimiz hafta sonunda Washington’a yaptığı ziyaret bu sorulara yanıt almak için şüphesiz erken bir fırsat yarattı.

Bush ve Brown’un dört saat başbaşa neler konuştuğunu ayrıntılarıyla bilmiyoruz ancak, karşılama töreni, verdikleri basın toplantısı, kameralar önündeki “performansları” yukarıdaki sorulara net bir yanıt vermekten oldukça uzaktı. ‘Performans’ dememin nedeni, bu görüşmede, bu tür diplomatik görüşmelerde alışılmış protokol ve ritüellerin de ötesinde abartılı bir sahnelenme olmasıydı. Belki Bush’un değil ama Brown’un adeta her söyleyeceği kelime, atacağı her adım, yüz ifadeleri, vücut hareketleri önceden tasarlanmış gibiydi.

ABD Başkanıyla ilk görüşmesi olması nedeniyle (başbakan olarak) Gordon Brown’un, Tony Blair’le karşılaştırılması kaçınılmazdı. Öyle de oldu: Yapılan açıklamalardan çok bu karşılaştırmalardan ABD-Britanya ilişkilerinin yeni bir döneme girip girmeyeceği konusunda sonuçlar çıkarıldı.

Blair’in, Bush’la konuşurken gayri-resmi giyimi, aralarındaki samimi hareketleri yerine Brown, seçtiği, siyah takım elbiseyle, yan yana yürürken bir kol mesafesinde kalmaya özen göstermesiyle (İhtimal, Bush’un artık alıştığımız ani el, kol hareketlerinden sakınmak için) politik olmasa da daha baştan araya fiziksel bir mesafe mi koymak istiyordu? Bunu Bush’un da beklemediği belli oldu, Brown’u karşılarken giydiği, pantolon ve ceketi farklı “günlük elbisesi”ni Camp David’de resmi bir takımla değiştirdiği farkedildi. Bahçede yaptıkları basın açıklaması sırasında bile kürsüler arasındaki mesafenin, Blair’le görüştüğü zamanlara göre daha uzak olduğu gözlemlendi.

Kullandıkları diller de çok farklıydı. Blair dönemindeki sırt sıvazlamalar, espriler yerini diplomatik bir dile, ciddi yüz ifadelerine bıraktı. Evet, Bush bu ‘soğuk’ havayı bozmak için şakalar yaptı, Brown’a övgüler düzdü, onun “somurtkan değil, esprili bir İskoç” olduğunu söyledi ama, Brown, aynen karşılık vermek yerine, İngilizce konuşan dünyadaki diplomatların  kalıplaşmış ve genellikle sorunlu ilişkileri adını koymadan ifade etmek için kullandıkları bir dille yanıt vermesi, ‘Britanya, acaba gerçekten, terörle savaş macerasında ABD’yi yalnız mı bırakacak’ hissini güçlendirdi. Bu bağlamda, iki liderin görüşmesinden tek anlamlı ses, Brown’la ilgili yaptığı yorumla Bush’dan geldi; “Söyledikleri değil, yaptıkları önemli.”

Brown’un yaptıklarını değerlendirmek için belki erken, ama söylediklerinden alınan ilk işaretler halihazırda izlenen politikalardan farklı bir yol izleneceği sonucunu çıkarmak için de biraz erken olduğunu gösteriyor. Brown’un ‘terörle savaş’ kavramını kullanmaktan kaçınması temelde bu politikalardan uzaklaştığı anlamına gelmiyor. Çünkü, artık ülke içinde ve senatoda desteğini yitiren Bush bile bu kavramı, üzerine vurmadan, etrafında dolaşarak anlatmaya çalışıyor. Kaldı ki, Brown’un “terörle savaş” yerine, yine bu görüşmede kullandığı “Terörizm bir gaye değil, insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur.” tanımı, onun soruna farklı bir perspektiften baktığını göstermiyor.

Bush’la Brown’un “ayrıldıkları” nokta, izlenen politikalardan çok, terörizme karşı yöntemde odaklanmış gibi görünüyor. Brown, sadece militarist ve polisiye  önlemlerle (gelir gelmez göz altı süresini artıran, hak ve özgürlükleri daha da kırpan yeni yasaları gündeme getirmesi bu anlamda ironiktir) terörizmin yenilemeyeceğini dile getirken, İslam dünyasına karşı “soğuk-savaş tarzında” bir propaganda yürütülmesini öneriyor. Ayrıca teröre karşı savaşta ‘ön cephe’nin Irak’tan Afganistana çekilmesini öneriyor.

Herşeyden önce, soğuk savaş yıllarının yalan, komplo, iftira ve çamur atma üzerine kurulmuş soğuk savaş propagandalarına, (O yıllarda belki böyle olduklarını bilmiyorduk ya da deliller yoktu ama şimdi bunu ABD ve İngiliz kaynaklarına dayanarak rahatlıkla söyleyebiliriz.) geri dönmeyi önererek, kalplerini ve güvenlerini kazanmayı umduğu insanları nasıl ikna edecek sormamak mümkün değil. İkinci olarak da, terörizmi politik kılıfından çıkarıp ‘kriminal bir suç’ olarak tanımlayarak, ideolojik özünü boşaltmasıdır. Böylelikle, işgalle birlikte bir ‘terör yuvası’na dönen Irak’ı da bir “asayiş” sorununa indirgiyor. Bu yaklaşımı da, ABD eski savunma bakanı Donald Rumsfeld’in işgal sonrası başlayan ayaklanmayı, futbol karşılaşması sonrasındaki kaosa benzetmesini çağrıştırıyor.

Askerleri geri çekme konusunda da, Bush’dan çok farklı bir dil kullanıyormuş gibi görünmesine rağmen, Brown da özünde benzer düşünceler üzerine dikkatle formüle edilmiş ifadeler kullanıyor. Bush, askerlerin çekilmesini “sonuçlara bağlı” olarak alınacak bir karar olarak değerlendirip, bu bağlamda ABD orada “uzun zaman” kalabilir derken, Brown, Britanyalı askerlerin Basra’dan çekilme kararının, oradaki komutanların tavsiyeleri doğrultusunda değerlendirileceğini ve Ekim ayında askerlerin geleceği ile ilgili bir açıklama yapacağını söylüyor.

Oysa daha iki, üç hafta önce Basra’da bulunan generaller dolaylı bir dille savaşı kaybettikleri, orada bulunma amaçlarının artık belli olmadığını, bir şekilde basına sızdırdılar. Genel Kurmay Başkanı ise daha açık bir şekilde, Britanya ordularının Irak ve Afganistan’da kapasitesinin üzerinde bir yük aldığını, başka bir yerde bir kriz yaşanması durumunda müdahale etmelerinin imkansız olduğunu açıkladı. Kısaca, askeri kurmayın görüşü zaten bellidir; Bir an önce eve dönmek. O takdirde Brown’un, Irak’ın bir “asayiş” sorunu değil, başarısızlığa uğramış bir politikanın sonucu olduğunu itiraf etmesi gerekmez miydi?

Askerlerin Irak’taki varlığını, Irak halkına hümanist yardımlar vermek ve güvenlik sorunlarına bağlamak da artık imkansız oldu. Bush ve Brown Camp David’de konuşurlarken,  aynı gün İndependent gazetesinin yayınladığı Irak dosyası bir insanlık trajedisinin haberini belgelerle veriyordu.  Buna göre, Saddam Hüseyin döneminde bile rastlanmayan bir şekilde, Irak nüfusunun üçte biri, yani 8 milyon kişi, su, elektrik, sağlık beslenme gibi en temel gereksinimlerden yoksun, açlıktan ölme sınırında yaşıyor. Her gün 2 bin kişi, daha önce ülkeyi terkeden 2 milyon Iraklıya katılıyor.

BM’nin bunu, II. Dünya Savaşı’ndan sonra en büyük göç olarak nitelendirmesine rağmen, özellikle Suriye (1.4 milyon Iraklı) ve Ürdün’de (750 bin) yığılan Iraklılara yardım için gerekli 100 milyon doları bulamamasına ne demeli! Sadece ABD’nin Irak’taki askeri operasyonlarda haftada 2 milyar dolar harcadığı (Amerikan Kongresi Araştırma Servisi’nin rakamları. Ki, bu paranın da büyük kısmı Irak petrollerinden sağlanıyor.) düşünülürse, askerleri toplayıp çekilmek de pek bir çözüm getireceğe benzemiyor.

Brown, Bush’la görüşmesinde Irak’tan bu yığınsal kaçışın lafını bile etmezken Darfur’daki göçmenleri gündeme getirdi. Elbette orada yaşananlar da aynı şekilde, ne az, ne fazla bir felakettir, ama Darfur’daki kıyım yıllardır sürüyor. Irak’taki felaketten direkt sorumlu iki ülkenin liderleri olarak karşı karşıya geldiklerinde Brown’un, en azından söylendiği gibi Blair’den ‘farklı’ bir lider olduğunu kanıtlaması için Irak sorununu öne çıkarması beklenirdi. Ama o bunu yapmadı. BM sekreteriyle görüşmesi de, üçüncü dünyadaki yoksulluk üzerinde yoğunlaştı. Ta ki, Iraklı delegenin “Irak’ı kaderine mi terkedeceksiniz” sorusuna kadar tek kelime etmedi Irakla ilgili.

İronik olan, Tony Blair’in de başabakanlık görevine Afrikayı kurtarmak sözüyle başlamasıydı.

Brown’la ilgili sorun da bu zaten. On yıllık maliye bakanlğı döneminde ‘politika’ ile ilgili görüşlerini söylemekten sürekli kaçındı. Ekonomiye odaklanmış, başı önde, sinsi bir ‘politikacı’ydı. Ama artık konuşma zamanı geldi.

BİR CEVAP BIRAK

two × 3 =