Onlar inançları yüzünden öldürüldüler

Auchswitz, Birkenau…Bu ismi anımsamayan var mı? Sanmıyorum. Tarihin en vahşi kitle katliamlarına tanıklık eden Auchswitz, Birkenau’nun özgürleştirilmesinin 60 yılıydı bir kaç gün önce. Dünyanın dört bir yanından gelen binlerce kişi, başta Nazi Almanya’sının en karanlık ve vahşi yüzünün sergilendiği bu toplama kamplardan kurtulanlar olmak üzere, eski direnişçiler, insan hakları savunucuları ve siyasi liderler bir kez daha Auchswitz’de toplandı, çoğu yahudi 6 milyondan fazla insanın katledilmesi bir kez daha lanetlendi. BBC gibi saygın haber ajanslarının naklen yayınladığı törenlerde “Arbeit mach frei” (çalışmak özgürleştirir) yazısının ardında öylece duran Auchswitz kampı şimdilerde ne denli masum görünüyordu.

Oysa orada yaşanan acıların tanıkları hala anımsıyor. Kamptan kurtulduklarında henüz birer çocuk olanlar, şimdilerde orta yaşı çoktan aşmış yetişkinler olsalar da, hala anımsıyorlar. Ve ölene dek de anımsayacaklar….

İkinci Dünya Savaşı’na damgasını vuran bu vahşet, inançlarından ötürü insanların katledilmesi, aslında insanoğlunun ilk kez karşılaştığı bir şey değildi. Auschwitz’den yaklaşık 700 yıl önce, bir grup insan, kamplarda yakılan kardeşleriyle benzer bir kaderi paylaşıyordu. Bu bir grup insan yani Cathar’ların, bugün adını dahi hatırlayanlayanlar yok denecek kadar az. Oysa 10 yy da Fransa’nın güneyinde ki Montségur bölgesinde ortaya çıkan, adını Yunanca cathari “saf, mükemmel” kelimesinden aldığı tahmin edilen bu gnostik düşünce biçimi İtalya’dan,Yugoslavya’ya, İsviçre’den Bulgaristan ve Almanya’ya kadar Avrupa topraklarında geniş bir bölgede yankı bulmuştu. Cathar’ların İspanya’daki müslüman sufi topluluklarla olduğu kadar Orta Doğu’da ki sufi gruplar ve kabalacı yahudi topluluklarla da bağlar oluşturdukları da biliniyor.

Katolik Roma Kilisesi’nin sapkın olarak nitelendirdiği Cathar’lara karşı ilk saldırılar 1209 yılında başlıyordu, bu görüşe inananların yaşadığı bir çok şehir yakılıp,yıkılıyordu. Ancak Montségur dağındaki şato bu saldıralara karşı umudun bir kalesi olarak direniyordu. Azgınlaşan engizisyon 1244 yılının mart ayında Montségur’u kuşatıyordu, uzun bir direnişin ardından 205 Cathar kaleden şarkılar söyleyerek çıkıp dağın eteklerindeki dev ateşlerin içine kendilerini atıyorlardı. Bugün Cathar’lardan günümüze engizisyon kayıtlarındaki kısıtlı bilgilerin dışında fazla bir şey kalmamış bulunuyor. O nedenle de onları kimse pek anımsamıyor…

İnsanlık tarihi özellikle de orta çağ boyunca insanların inançları yüzünden öldürülmesi, yakılmasının örnekleriyle dolu. Gerek Engizisyon mahkemelerinin kayıtları gerekse de döneme tanıklık eden tarih kitaplarında, özellikle cadı avları sonucunda yakılanların öykülerini bulmak mümkün.

Farklı olanı sevmek zor…

İnsanların kendisi gibi olmayan kendisi gibi düşünmeyenleri pek sevmediği bir gerçek. Bu hoşgörüsüzlüğün temelinde yatan şey ise çoğunlukla çok basit; farklı olandan duyulan korku. İnsanoğlu çağlar boyunca bilmediği şeylerden hep korkmuştur. İlkel çağlarda ki pagan tanrıların doğuşunu da bu korkulara borçludur. İnsanlar bilimsel düşüncenin gelişmesine paralel olarak korkularından giderek arınmalarına karşın yine de farklı olanı pek sevmemeyi sürdürmüştür. Günümüzde içinde yaşadığımız toplumda bile farklı olana yönelik olumsuzlukların örnekleri saymakla bitmez. Artık insanları inançlarından ötürü topluca yakmasak da hala değişik inançları, tercihleri olanları sorgulamaktan vazgeçemiyoruz. Toplumun büyük bir çoğunluğu, gayler, lezbiyenler, ateistler ya da benzeri biçimde toplumsal çoğunluğu oluşturmayan, genel geçer olana benzemeyenleri kabul etmekte zorlanıyor.

Bu konuda Mehmet Fuat “Demokrasi Kültürü” adlı kitabında çok doğru bir saptamada bulunuyor; “………..Irkımız, soyumuz, dinimiz, ulusumuz, yöremiz, kentimiz, kasabamız, köyümüz, mahallemiz, çevremiz, ailemiz, açıkça söylesek de, söylemesek de, bize başkalarınınkinden daha iyi, daha güzel, daha üstün geliyor.

Onun için de hoşgörü sözcüğünün tuzağına düşmemiz çok kolay.

Neymiş o tuzak?

Tuzak şurada: Şimdi biz ırkımız,soyumuz, dinimiz, ulusumuz, yöremiz, kentimiz,kasabamız,köyümüz, mahallemiz, çevremiz vb. İle daha iyi, daha güzel, daha üstünüz ya, başlıyoruz bize benzemeyenleri büyük bir gönül yüceliğiyle hoş görmeye…

Biz bir üst gücüz, baskı altında tutup istediğimiz biçime sokabileceğimiz kimseleri hoş görüyoruz. Belli bir çerçevede onlara gönüllerince davranma özgürlüğü veriyoruz.

Çağdaş demokrasi anlayışı çerçevesinde “hoşgörü” terimi artık “müsamaha”,”katlanma”, “hoş görme” anlamlarından çok uzak…Bugün başkalarının inançlarına,düşüncelerine yalnızca saygı gösterilebilir. Evet, kilit sözcük: Saygı… Çağımızda hoşgörünün anlamı budur……..”

Gerçekten de kendine benzemeyene saygı duymayı öğrenmek, birarada yaşamanın en önemli kuralını oluşturuyor. Ancak saygı duymayı öğrenmenin yolu ne? Bence bunun yanıtı “birey olmak”ta yatıyor. Birey olmayı başaramamış insanlar, toplumun hangi kesiminden olurlarsa olsunlar, farklı olanı anlamaya çalışmaktansa, içinde bulundukları grubun farklı olana karşı davranışlarını benimsemeyi yeğliyorlar. Ancak bağımsız düşünebilen, sorgulayan, kendini “birey” olarak niteleyen insanlar hayatın akışı içinde karşılaştıkları her farklı ve yeni şeyi anlamaya çalışıyor, bunun için de “sürü zihniyeti” ile hareket etmiyor, araştırıyor, düşünüyor, yorumluyor ve en önemlisi de saygı duyuyorlar. Bu anlamda çocuklarımıza birey olamayı öğretebildiğimiz ölçüde birbirlerine saygılı, gerçek anlamı ile “hoşgörülü” bir toplumda yaşamayı başarabiliriz.

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.