Pamuk eller cebe!

iyi-kötü bir şekilde söz etmekte ve yazıp çizmektedir.


Şimdi bu konuda ben de bir şeyler yazmazsam ayıp olur gibime geliyor.


Yani sayın Orhan Pamuk, bir pamuk balyası zarafeti içindeki bütün ağırlığıyla ülkemizin ve AB’nin dolayısıyla dünyanın gündemine uluslararası bir yazar olarak ta gelip oturmuş bulunmaktadır.


Peki Orhan Pamuk ne yapmak istemiştir ve amacı nedir? Sanırım biraz uluslararası star (yazar) olmanın verdiği o dayanılmaz hafiflikle amacını ve boyunu aşan sözler söyleyerek sahibinin sesi olmayı başarmıştır.


Şahsen ben bu tür davranışları psiko-sosyal davranış biçimlerinden birisi olarak görüyor ve psiko-sosyal bir ‘vaka’ olarak ta bilim adamları tarafından incelenmesi gerektiğine de inanıyorum.


Çünkü dikkat ederseniz bu tür aykırı söylemlerde bulunarak içinde bulundukları toplumları sarsmayı hedefleyen kimselerin olumlu ya da olumsuz ulaşmak istedikleri bir amaçlarının olduğunu, bu amaçlarına ulaşabilmek içinde her yolu denediklerini ve adeta misyon sahibi biri gibi hareket ettiklerini de görürsünüz.


Özellikle bu durum bizim sanat dünyamızda çokça yaşanır. Birisinin yeni bir kaseti, CD’si mi çıkacak, ya da TV’de yeni bir dizisi mi başlayacak? Reklamın iyisi, kötüsü olmaz mantığıyla hareket ederek illa birilerine sataşacak, ya da kendince aykırı sözler söyleyerek gündeme gelip ‘cuk’diye oturacak.


Günümüzde her şey metalaştığına ve her şeyin değeri paranın gücüyle ölçüldüğüne göre; kaçınılmaz olarak herkes ayağını buna göre denk atıp, satış, reklam ve pazarlamasını iyi yapacak!


Çünkü sadece üretmek yetmiyor, ürettiğin ürünün toplam kalite değeri önem taşıyor. Yani ürettiğin ürün her ne olursa olsun; üretim anından tüketiciye ulaşacağı ana kadar geçirmiş olduğu her aşamayı adım adım izleyecek ve kaliteden asla taviz vermeyeceksin.


Bunu yaparken de her yolu, yöntemi denemekten asla vazgeçmeyeceksin. Şimdi diyeceksiniz ki, iyi, güzel, hoş söylersin de; zaten bir aydının yada sanatçının asli görevi bu değil midir? Bir misyonu olması gerekmez mi? Böyle insanlar herkesin söylediğini söylerlerse eğer, diğer sıradan insanlardan ne farkları kalır ve nasıl toplumun önünü açabilirler? İçinde bulundukları toplumlara nasıl önderlik yapabilirler?
‘Merdiven altı’ diye de adlandırılan yöntemlerle imalat yapanlardan ne farkları kalır?


Bütün bunların hepsinde gerçek payı olabilir. Nasıl ki bir bilim ve bilim adamı olmanın olmazsa olmazları varsa; aydın  ve sanatçı olmanın da olmazsa olmazları vardır.


Bir kere en başta aydın olmanın getirmiş olduğu sorumluluğu ciddi bir şekilde üzerinde taşıyacaksın ve öyle laf olsun torba dolsun misali konuşmalar yapmayacaksın. Yani yapmış olduğun konuşmalar ve öne sürdüğün tezler için elinde sağlam delillerin olacak! Mesnetsiz, dayanaksız, köy kahvesinde konuşur gibi;” dedim , dedi” ye dayalı konuşmalar yapmayacaksın. “Yasak mı hemşehrim, dilediğim gibi konuşamaz mıyım? Bunun için birilerinden izin ya da icazet mi almam gerekiyor” da diyebilirsiniz.


Elbette kimse kimsenin konuşmasını engelleyemez, kısıtlayamaz, çünkü gerçek demokrasinin gelişmiş olduğu ve hukukun üstünlüğünün olduğu yerlerde böyle şeyler de olmaz olmasına da zaten izin verilmez!


Benim anlatmaya çalıştığım, iyi ya da kötü kamuya mal olmuş ve dünyaya açılmış bir yazarın, dersine çokta iyi çalışmadığının belli olduğu bir konuda tek taraflı olarak ve elindeki delilleri de ortaya koymadan salt dünya tribünlerine oynamak için ileri-geri laflar etmesinin aydın sorumluluğuyla bağdaşmadığıdır.


Yoksa söylemiş olduğu sözlere her ne kadar katılmasak ta; o katılmadığımız düşüncelerini sonuna kadar ifade edebilmesi için de destek verilmesi gerektiğini hemen belirtmeliyim. Belki ilk anda bir ikilem, bir çelişki gibi görülebilir ama hepimiz düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasından çok çekmiş bireyler ve toplum olarak ta bu desteği esirgememeliyiz.


Çünkü ister beğenelim ister beğenmeyelim aydın olmanın bir başka sorumluluğu da bunu gerektirir. Aksi takdirde yapılan protestolar bir anda toplumsal linçe dönüşür ki bunu da asla doğru bulmuyorum.


Bu tür protestolar, küfür, hakaret tarzında değil, düşünce platformunda olmalı. Eğer bir tezi varsa ki olmadığı görülüyor, söyleminin dışında; onun da yanıtı yine tez ya da antitez olarak verilmeli, öyle ortaya koyulmalıdır. Yine bunu yapmanın da birçok yolu, yöntemi, platformu vardır.


İnsanlar uzmanı olmadıkları konularda, kulaktan dolma düşüncelerle ortaya çıkmamalı ve bu düşüncelerini de adeta Amerika’yı yeniden keşfediyormuş edasıyla söylememelidirler. Çünkü bu konu zaten her iki ülkenin, hatta dünyanın tanınmış tarihçileri tarafından tartışılmakta ve gerçekler ortaya çıkmaktadır.


Bu konu neden önem taşıyor, çünkü bu sözleri herhangi bir yabancı ya da Ermeni tarihçisi söylese tek taraflı, ön yargılı olduğu herkesçe en azından kendi ülkemiz insanları tarafından düşünülecek. Halbuki bu sözü eğer o ülkenin (içte ve dışta) çok tanınmış bir yazarına söyletirsen; kaçınılmaz olarak dünya kamuoyunda ses getireceği de doğaldır.


Orhan Pamuk ‘un edebi kişiliği, sanırım bu konunun uzmanlarınca tartışılıyor ve tartışılacaktır. Her çok satan yapıt onun çok iyi bir yapıt olduğunu, ya da onu ortaya koyan yazarın çok iyi bir yazar olduğunu gösterir mi? Kanımca hayır, ama günümüz koşullarında birçok değer alt-üst olduğu içindir ki; tabir caizse “benim adım Ersen, yersen” durumları ortaya çıkmıştır.


Böylesi bir ortamda da gerçek değerler köşelerine çekilmek zorunda kalmış ya da bırakılmış, meydan her türlü iç ve dış ilişkileri kuvvetli, satış, reklam, pazarlama yöntemlerini, bilişim olanaklarını iyi kullanan ve en azından bir yabancı dil bilmenin avantajını iyi kullana bilen insanlara kalmıştır. Sanırım sayın Orhan Pamuk’ta yapıtlarının edebi değerinden ziyade satış, reklam ve pazarlamayı iyi bilen, bilişim olanakları güçlü, iyi bir “pazarlamacı” yazardır.


Bizim toplumumuzda yaygın olan bir davranış biçimi vardır. O da şudur; arkadaşlar, eş-dost arasında ortak bir iş (arifane) yapılacağı zaman, gönüllü, gönülsüz herkes katkıda bulunsun ( maddi-manevi) diye söylenen bir söz vardır:


“Pamuk eller cebe beyler!”…


Anladığım kadarıyla AB’nin ileri gelen temsilcileri de sayın Orhan Pamuk’u  her bakımdan daha da ihya etmek için birbirlerine şu sözleri söylediler:


“Aranan kan bulunmuştur”…


“Pamuk eller cebe beyler!”…


Sanırım o da üzerine düşen görevi layıkıyla yaptı.


“İlahi Orhan Pamuk(!) sen çok yaşa e mi”…



“Anneme tarihçi olduğumu söylemeyin! O benim yazar olduğumu sanıyor!”



 


METE KARAKAŞ’IN DİĞER YAZILARI


– Aşklar, şiirler ve şarkılar


– Gittim, gezdim, gördüm


– …bağlı kadınlara selam olsun! (1)


– Destan’dan destana yol gider (II)


– Bunu biliyor muydu Bay Bush? (III)


– ‘Amazon’ kadınlarından ‘Amansız’lara (IV)


– Panik Odası mı? Nanik Odası mı? (V.)


– Meryem ve Meryem (VI)


– İki farklı Recep öyküsü… (VII)


– Teflon insanlar (VIII)


– Hippiler (Hippie) ve bonomolar (IX)


– Hindi ve papağan (X)


– Şiir üstüne ne varsa… (XI)


– Sanat (zanaat) ve sanatın başlangıcı (XII)


– Erkek Olmanın Dayanılmaz Hafifliği (XIII)


– Düşünce yazıları…(XIV)


– Sigara – Nargile – Pipo (XV)


– Acele karar vermeyiniz… (XVI)


– Kararlı ol ve seçimini doğru yap! (XVII)


– Öğrenmenin yaşı yoktur (XVIII)


– Bitmeyen Senfoni (XIX)


– Nazım Hikmet Kültür Merkezi…(XX)


– Hayatın aynasıdır tiyatro! (XXI)


– Mağdurlar ve mağrurlar (XXII)


– Şu Çılgın Türkler (XXIII)


– Benim sinemalarım… (XXIV)


– Muhteşem gece! (XXV)


Mete Karakaş   araştırmacı/yazar    karakasmete@hotmail.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.