“Paranın imparatorluğu tarihteki tüm imparatorluklardan daha büyük…”

“Paranın imparatorluğu tarihteki tüm imparatorluklardan daha büyük…”

0
PAYLAŞ

– Geçen öğleden sonra bir şeyler almak için çıktım. Küçük bir yeşil soğan demeti yedi liraydı ve almaktan vazgeçtim. Ortalama ücretin asgari ücret düzeyinde olduğu ve emekli maaşları de ortadayken o küçük soğan demetini kim alacak? Türkiye’de tarım ve gıda konusuna geçmeden önce dünyadaki durumla ilgili genel bir değerlendirmeyle başlayabilir miyiz?

– Gıda fiyatlarında artış enflasyon oranlarından daha yüksek. Bu durum bazen iklim koşullarına bağlı olsa da başka etkenler de var. Üretici ile tüketici arasındaki aracı kurumlar ve kişiler fiyatların artmasına neden olurken birçok ürünün maliyet artışları nedeniyle çiftçiler tarafından üretilemez duruma gelmesi giderek büyüyen bir sorun.

Dünya ölçeğinde gıda üretiminin biçimi ve amaçları büyük ölçüde farklılaştı. Bu değişiklikler sözde insanlığın artan gıda ihtiyacını karşılamak, açlığı önlemek adına uygulanıyor. Ne var ki açlık ve yetersiz beslenme halen milyarlarca insanın temel sorunu durumunda. Endüstriyel tarım ve hayvancılık yöntemleri giderek gıda üretim ve kontrolünü halkların elinden alıp şirketlere devredilmesi sonucunu doğuruyor. Şirket mantığı maksimum kârı, kazancı esas aldığından tüm insanların hak ve söz sahibi olması gereken en yaşamsal konuların başında gelen gıda üretimi ve dağıtımı az sayıda küresel şirketin kontrolüne ve egemenliğine terk ediliyor. Sözde verim artırmak için geliştirilen teknoloji ve yöntemler küçük üreticileri borç batağına sürükleyip sistem dışına itiyor. Çitçiler şirketlerden her yıl satın almak zorunda bırakıldıkları tek tip tohuma, yapay gübreye, kullanılması zorunlu hale getirilen kimyasallara mahkum edildi. Aşırı sulama ve enerji kullanımı gerektiren ürün ve yöntemler maliyetleri her yıl arttırırken üreticiye sağlanan destekler, üretici birlikleri ve tüm düzenleyici kurumlar küreselleşmenin acımasız araçları olan Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, IMF’nin yaptırımlarıyla yok ediliyor. Kendi yarattığı yapay krizlerin bedelini tüm insanlığa ödeten finans sermayesi, trilyonlarca dolar kamu kaynağını kendine aktarmayı ekonominin gereği olarak savunurken, küçük üreticiye verilecek en küçük desteği serbest rekabete, pazar ekonomisinin kurallarına aykırı görerek engelliyor.

Patent altına alınan genetiği değiştirilmiş türlerin ve hibrid tohumların kullanımını yasalar çıkartarak zorunlu hale getirip, binlerce türün sonsuza dek yok olmasına neden olmak da kutsal pazar ekonomisinin gereği. Serbest ticaret kılıfıyla yaygınlaştıran küreselleşme aslında küçük üreticiyi ve küçük ölçekli yerel ticaret alanlarını yok ediyor. Bir çiftçinin kendi toprak yapısına ve iklimine uygun tohumunu kendi ürününden ayırıp kullanmasını yasaklayıp, her yıl küresel ölçekli şirketlerden satın almasını yasayla zorunlu hale getirmek aslında rekabeti yok edip tekelleşmeye götüren bir uygulama. Serbest piyasa söyleminin sahte yüzünü açığa çıkarıyor.

Gıdanın üretimi yanında dağıtım mekanizmaları da çok az sayıda tekelin kontrolüne giriyor. Halkın temel gıda gereksinimlerini ülke topraklarında sağlamak mümkünken, yoksul ülkeler ihracata dönük fakat ithalata bağımlı ürünleri yetiştirmeye zorlanıyorlar. Bu ürünler de şirketlerin belirlediği düşük fiyatlarla satılıyor. Tekeller stokladıkları fazla ürünü dünya piyasasında fiyat kırmak için kullanıyorlar. Gıda en temel insan hakkı olmaktan çıkıp, acımasızca kazanç sağlama alanına dönüştürülünce bu çelişkiler olağandır.

Yoksul ülkelere deniyor ki, “Siz buğdayı pahalıya mal ediyorsunuz. Üretmeyi bırakın, daha ucuza bizden satın alın.” Cezayir bu oyuna gelmişti. Buğday üretimi durdurulunca iş gücünü oluşturan gençler şehirlere göç etti. Üç yıl sonra ithal buğdayın fiyatı birden yükselince hata anlaşıldı. Tekrar ekim yapılmak istendiğinde artık kırsal alanda aktif iş gücü yok olmuş, toprak vasfını yitirmişti. Bizde de bir dönem buğdayı kendimiz üreterek akılsızca davrandığımız, ithal etmekle kilo başına üçte bir oranında tasarruf edeceğimiz düşüncesi rağbet gördü ve bazı iktisatçılarımız tarafından ısrarla savunulmuştu…

Küresel yağma tüm şiddetiyle sürüyor, Afrika’nın, Güney Amerika’nın verimli toprakları şirketlere ve büyük servet sahiplerine satılıyor veya kiralanıyor. Yerli halklar bulundukları topraklardan sürülüyor. Ormanlar zenginlerin aşırı et ihtiyacını karşılamak için fabrika hayvancılığına yer açmak amacıyla yok ediliyor. Toprağını henüz kaybetmeyen çiftçiler de tek ürün tarımına mecbur bırakıldıkları için, verimli toprakların üstünde yaşadıkları halde açlığa mahkum olabiliyorlar. Hindistan’da yüzbinlerce çiftçi borç batağına düştüğü için intihar etti ve intiharlar durmuyor. Su kaynakları şirket ve şahıs malına dönüştürülüyor. Üreticinin tüketiciye doğrudan ulaşmasını engelleyecek her türlü tedbir alınıyor.

Tekellerin çıkarlarına uygun olarak biçimlendirilen üretim yöntemleriyle doğallıktan zaten çıkarılan ürünler maksimum kazanca yönelik pazarlama yöntemlerine uygun hale getirilmek üzere yoğun işlemlerden geçiriliyor. Şirketler açısından gıdanın sağlıklı oluşunun tek ölçüsü haftalarca, hatta aylarca bozulmaması. Aslında bu amaçla yaptıkları işlemler zaten o yiyeceği bozmuş oluyor. Sütü süt, eti et olmaktan çıkarıyor. Yüksek verim için besi hayvanları doğal olmayan yollarla adeta şişiriliyor. Hormonlar, antibiyotikler özel yemler ve mutlak hareket kısıtlamalarıyla en kısa sürede en fazla ağırlığa eriştirip en uygun zamanda kesiliyor. Az sayıda hayvan yetiştiren ailelere şirketlerin lehine olmak üzere yasaklar getiriliyor. Çoklu üretim yöntemleriyle kendi yiyeceğinin büyük bölümünü kendisi üretebilecek milyonlarca aile yiyeceğini pazardan almaya mahkum ediliyor. İnsanlar toprak ananın kucağında otururken bile aç kalabiliyor.

Cengiz Başkaya

Halk sağlığı gerekçe gösterilerek açıkta gıda satışına yasaklar getiriliyor. Üretici pazarları engellenip kapatılıyor. Ambalajsız gıda satışını engellemek gerekçesiyle semt pazarları perakende devleri yararına yok edilmek isteniyor. Artık halkların gıda egemenliği büyük ölçüde ellerinden alındı. Gıda güvenliğinden bahsetmek de zor. Günümüzde gıda bir insan hakkı olmaktan çıkarıldı. Su da özelleştiriliyor. Irmaklar hidroelektrik santralları kurma bahanesiyle şahıslara veriliyor.

Halktan alınan vergilerle kurulan barajlar, sulama sistemleri şirketlere bırakılıyor. İçme suyu kaynakları paylaşıldı. Temel bir insan hakkı olan gıdaya ulaşma hakkı ancak halkların toprağa, suya ve tohuma serbestçe ulaşabilesiyle ve gıda egemenliklerini ellerinde tutmalarıyla sağlanabilir.

Halen uygulanan yöntemler her şeyden önce akıl dışıdır. Gıda sistemi çok çürük temeller üzerine oturtuldu. Günümüzün tarım ve hayvancılık teknikleri doğal ve geleneksel yöntemler bir kenara bırakıldığı için gezegendeki su kirliliğinin, kıymetli toprak kaybının ve küresel ısınmanın en büyük sebebi haline geldi. Orta Amerika’da şirketlerin plantasyonlarında insanlık dışı koşullarda işçi çalıştırarak ürettikleri muz Avrupa ve Asya’ya taşınıyor. ABD de üretilen ve gemilerle taşınan yemle Suudi Arabistan’da dev tesislerde on binlerce sığır adeta şişirilerek besleniyor. Etleri Avrupa’da işleniyor, oradan tekrar ABD ye getirilip fast food zincirlerinde satılıyor. Büyük ölçüde enerji kullanılıyor, deniz taşımacılığı canlanıyor, ekonomik büyüme sağlanıyor. Yani saptırılmış ekonomik akla uygun ama, tam da bu yüzden insan aklına aykırı yöntemler.

– Türkiye 1980’den beri neoliberal politikalara teslim olmuş durumda. Dev küresel tekellerin egemenliğine “serbest piyasa ekonomisi” diyorlar ve durum malûm. Genel olarak ekonomiyi özel olarak da tarımı “dış belirleyiciliklere” teslim etmek demek, iflası daha baştan kabullenmek demeye geliyor. Oysa yapılması gereken, “içeriyi dışarıya uyumlandırmak değil, dışarıyı içerinin ihtiyaçlarına tâbi kılmaktır”. Aksi halde toplumun kaderi dışarıya, dışardaki dev tekellere ihale edilmiş oluyor. Şimdilerde dünya gıda üretimi bir elin beş parmağı kadar çokuluslu şirkete havale edilmiş durumda. Mesela, Nestlé’nin 2000 markası, 10 000 ürünü, 86 ülkede 447 fabrikası var, ürettikleri 136 ülkede pazarlanıyor, 330 000 kişiyi istihdam ediyor, 5000 araştırmacının çalıştığı 29 araştırma merkezi var, 76,66 milyar euro işlem hacmi var, yılda 10,34 milyar kâr ediyor… Böyle bir şirketin faaliyet gösterdiği bir sektörde nasıl rekabet edip ayakta kalınabilir? Sana göre hesap baştan yanlış yapılmış değil mi?

– Neoliberal politikaların amacı zaten insanlığa ait ne varsa yağmalamak üzerine kurulu. Bu aynı zamanda doğal varlıkların acımasızca tüketilmesini ve yok edilmesini de gerektiren bir program. Ulusötesi tekeller ve finans devleri ülkelere sözde ekonomik gelişme sağlama, yeni istihdam alanları yaratma, ticaret hacimlerini arttırma amacıyla geliyorlar. Aslında yatırım denilince eskiden üretime dönük, uzun vadeli maddi yatırımlar, fabrika, alt yapı gibi alanlar akla gelirdi. Artık elektronik ortamda borsa oyunları oynayan ve bu yolla ülkelerin kaynaklarını dışarı akıtanlara yatırımcı deniyor. Adeta emme basma tulumba gibi çalışan sistem düzenli olarak tatlı kazançlar sağlarken, oluşturulan yapay dalgalanmalarla belli aralıklarla büyük vurgunlar yapılıyor ve krizler yaşanıyor. Tabii ki, söz konusu kriz soyulan halklar içindir. Büyük sermaye için her kriz kolayca kazanılmış devasa kazançlara vesile oluyor. Sabit yatırım için gelenlerin asıl amacı da ucuz iş gücünden yararlanmak.

Gıda tekelleri tohumdan sofraya kadar tüm gıda üretim ve dağıtımını kontrol etmek üzere yola çıktılar. Çünkü gıda en vazgeçilmez ve süreklilik gösteren bir tüketim alanı. Amaç gıda egemenliğini tümüyle halkların elinden almak.

Gıda yaşamı sürdürmek için en temel unsur. Gıdaya ulaşamayan insanın yaşama hakkından bahsedilemez. Açlık söz konusu olduğunda her şey önemini yitirir ve anlamsızlaşır ve artık herhangi bir düzenden ve sistemden, insanî değerden bahsetmek mümkün olmaz. Açlık yoksulluk değil sefalettir fakat sefaletin en derin biçimidir. Bu nedenlerle eğer bir toplumda tek bir insanın değil açlıktan ölmesi, aç kalması bile ortada gerçek bir toplumdan bahsetmeyi abes hale getirir. Akılcı önlemler ve uygulamalarla bir halkın gıda egemenliği ve gıda güvenliği pekala garanti altına alınabilir. Fakat tercih ve öncelikler bu kaygılarla belirlenmiyor.

Bugün pazarlama teknikleri ve reklamlarla bireyler için yapay ihtiyaçlar üretiliyor. İnsanların öncelikleri değiştiriliyor. Aynı şekilde ülkeler için de egemen ekonomik aktörlerin çıkarlarına uygun yapay ihtiyaçlar üretiliyor. Ekonomik sistem büyük ölçüde silah ve petrol şirketlerince şekillendiriliyor. Gittikçe yaygınlaştırılan bölgesel savaşlar bu amaçla çıkarılıyor. Ülkelerin kaynakları en temel gereksinmeler yerine silahlanma için harcanabiliyor. Örneğin Suudi Arabistan en büyük silah alıcısı ülkelerden biri durumunda. Petrol gelirlerini silah ithalatı yoluyla zengin ülkelere geri veriyor. Fakat aldığı silahları ancak yoksul komşusu Yemen’in halkını kırmak için kullanabilir. Dünya egemen sistemine aykırı en ufak adımı atamaz. Ama en azından kendi halkını baskı altında tutabilir.

Birbirleriyle iyi komşuluk ve işbirliği içinde birçok sorunu kolayca çözecek olan ülkeler arasında sürekli olarak yapay bir gerginlik ve düşmanlık yaratılıyor. Tank ve uçak filoları, savaş gemileri sürekli yenileniyor. Aynı askeri paktın içinde oldukları için birbirleriyle savaşmaları asla söz konusu olmayacak iki komşu ülke hep sıcak tutulan bir gerilimle dev silah üreticisi tekellere sürekli kaynak aktarırlar. Öncelikli ihtiyaçlar sürekli ötelenir.

Konuya gıda açısından baktığımızda akla uygun olan, tekellerin doymak bilmez açgözlülüğüne teslim olmak değil, halkın gıda güvenliğini sağlamaktır. Bu da gıda egemenliğini elde tutmakla mümkündür.

Temel gıdalar mutlaka ülke topraklarında üretilmelidir. Ülke nüfusunun çoğunun birkaç mega kente yığılması yerine ülke yüzeyine düzenli bir şekilde dağılması için gerekli önlemler alınmalıdır. 20 milyonluk bir kente her gün devasa miktarlarda gıda taşınması yaratılmış bir sorundur ve akıl dışıdır. Fakat bu tuhaflık sorgulanmaz. En ufak bir kriz durumunda zaten olağan şartlarda sıkıntıyla yürütülen taşımacılık imkansız hale gelebilir ve bu kaos ve felaket demektir.

Ülke yüzeyine yayılmış, mega kentlerin insan silolarında değil, doğayla iç içe ve onu tahrip etmeden kurulmuş kent, kasaba ve köylerde huzur içinde yaşamak pekala mümkündür. Akılcı bir planlamayla kırsal alanın boşalması önlenebilir. İnsanlar büyük iç göçlere mecbur olmazlar.

Bölge coğrafyasına uygun ve öncelikle o bölgede tüketilmek üzere gıda üretimi esas olmalıdır. Taze gıdayı en kısa sürede ve doğal haliyle ve ticari kaygılarla zararlı birçok işlemden geçirmeden tüketiciye ulaştırmak amaçlanmalıdır. Kentlerin temel gıda ihtiyacını birkaç yüz kilometrelik yarıçapındaki bir dairenin içinde üretmek gerekir. Bu sayede kriz durumlarında gıdaya ulaşım mümkün olur. Taşıma maliyetleri azalır.

Fikret Başkaya

Çözüm odaklı bir yaklaşım benimsendiğinde, örneğin yüzlerce buğday türünü bir kenara bırakıp, dünyanın öteki ucunda geliştirilmiş ve değişik koşullarda nasıl ürün vereceği belli olmayan tek bir tohuma mahkum olmazsınız. Bu tohumdan verim almak için arazinin şeklini değiştirmek, yapay gübre, yabani ot öldürücü, böcek öldürücü zehirleri ithal etmek, toprağı, suyu, havayı, tüm hayvanları ve insanları zehirlemek durumunda kalmazsınız. Kendi topraklarınızda yetişen kaliteli muzu ürettiğiniz alanları turizm tesisleri ve binalarla kaplayıp orta Amerika’dan muz ithal etmezsiniz. Ülkenin dağlarını ve yaylalarını insanlara ve hayvanlara yasaklamaz, eti Arjantin’den, Avustralya’dan, peyniri ve tereyağını Hollanda,dan ithal etmek, zorunda kalmaz, doğal ortamda özgürce dolaşan sığırların, koyun ve keçilerin sağlıklı sütünü içmekten mahrum olmazsınız. Çocuklarınız fabrikalarda üretilmiş, şeker, yağ ve tuz yüklü, kalorisi yüksek, besin değeri düşük hazır yiyeceklere alıştırılıp bunlara mecbur kalmazlar. Binlerce yıllık insanlık birikiminin ürünü tarım teknikleri ve gıda hazırlama, saklama yöntemleri neredeyse tümüyle unutulup gitmez. Yerel tatlar kaybolmaz, gıda egemenliğinizi ve güvenliğinizi elinizde tutar, sürekli aç bırakılma tehdidi altında kalmazsınız. Doğayı alt edilmesi gereken bir düşman değil, parçası olduğumuz, saygı gösterilip uyum sağlanacak bir varlık olarak görürsünüz. Küresel rekabet adına, tüketmeyeceğiniz birkaç türü sadece döviz kazanmak adına üretmez, kendi gereksiniminiz için zengin bir çeşitlilikle üretirsiniz. Kısaca sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen dev gıda tekellerinin planlarına ve çıkarlarına göre değil, kendi yurttaşlarınız için ve onların tercihlerini esas alarak üretirsiniz. Aksi halde edilgen, kaderini büyük sermayenin ellerine ve insafına terk etmiş bir ülke olursunuz.

– Türkiye’deki durumun akılla, mantıkla sağ duyuyla, hâlâ bir ilgisi kalmış mıdır? Son 20-30 yıldan beri uygulanan tarım politikaları ortadayken, insanın aklına “acaba daha kötüsü olabilir mi?” diyesi geliyor. Bu konuda neler söylemek istersin?

– Mevcut gidişatın varacağı son evre küçük çiftçiliğin tümüyle yok olması gibi görünüyor.
Bir kilo gübre bir kilo buğdaydan, bir litre mazot, bir kilo yem bir litre sütten pahalıysa, tohumlar, fide ve fidanlar ve yem her yıl artan fiyatlarla satın alınıyorsa ne çiftçilik, ne de hayvancılık sürdürülebilir… ABD ve Avrupa ülkeleri kendi tarım sektörüne büyük destekler sağlarken Türkiye ve benzer ülkelerde destek uygulamaları engellendi. Tarımda düzenleyici kurumlar kaldırıldı veya özelleştirildi. Bu uygulamaların amacı sonunda tarım üretimini tümüyle şirketlere teslim etmekti. Devlet üretme çiftlikleri şirketlere devredildi. Şimdi Trakya’daki otlakların özelleştirilmesi gündemde. Otlak ve meraların çevresi çitlerle çevrilecek, bu alanlarda yapılaşma mümkün olacak. Geçimini bu alanlarda hayvan otlatarak sağlayan küçük sürü sahipleri sistem dışına itilecek. Milyonlarca dekar değerli tarım arazisi konut, sanayi kuruluşları, turizm yatırımları, ticari alanlar ve otoyollar için geri dönülmez biçimde feda edildi.

Bugün Anadolu’ da köyler büyük oranda boşalmış, topraklar kendi haline bırakılmış durumda. Sanayi, madencilik, turizm gibi sektörlere döviz getirdikleri, iş olanakları yarattıkları gerekçesiyle büyük imkanlar ve kolaylıklar sağlanırken çiftçilik ve hayvancılık kasıtlı olarak kendi haline bırakılıyor. Halbuki yeterli gıda üretimi ve halkın gıda güvenliğinin sağlanması öncelikli olmalıdır. Tarım ve hayvancılık için çok yüksek bir potansiyele sahip bir ülkenin buğday, saman et ithal edip döviz harcaması akıl ve mantık dışıdır.

Bu gidişin acilen durdurulması gerekirken yıkım bütün hızıyla sürüyor. Toprağın değerli, gıda üretiminin çok önemli olduğu, temel gıdaların mutlaka ülke içinde üretilmesinin hayati önem taşıdığı üretim ve dağıtım tümüyle ulusötesi tekellerin ve onların yerli ortaklarının eline geçince anlaşılacak. Fakat artık çok geç olacak. Bugün mazotun litresi 4 lirayı aşmışken buğdaya 70-80 kuruş fiyat biçen yetkili kurumlar, şirketler gıda sistemine tümüyle hakim olduğunda onların istediği fiyatları makul bulacaklardır. Çünkü gıda üretiminin çok değerli bir faaliyet olduğu aniden fark edilecektir. O zaman bugün küçük üreticiden esirgenen her türlü kolaylık ve destek sağlanacaktır. Ne var ki halkın gıda egemenliği ve gıda güvenliği tümüyle ortadan kalkacaktır.

Tekeller dünya piyasalarında satış değeri olan ürünleri üretecekler, ülke insanının ihtiyaçları nazara almayacaklardır. Şirket aklı bunu gerektirir zira. Gerçi bizde devletin de şirket gibi yönetileceği en yetkili ağızdan dile getirildi. Tekellerin hissedarları için yıl sonu kazanç grafikleri tek ölçüdür. O grafik sütunlarının altında kaç milyon insanın ezildiği, işini ve toprağını kaybettiği, aç kaldığı, intihara sürüklendiğiyle ilgilenmezler. Küreselleşme iyi sonuçlar getirmiştir. Ekonomiler büyümüş, tekellerin marka değeri artmıştır. Yoksulluk yoksulların suçudur. Gıda tekellerinin elinde genetiği değiştirilmiş mısırdan elde edilen milyonlarca ton mısır şurubu, ve bolca genetiğiyle oynanmış soya yağı var. Bu stokların eritilmesi ve insanlığın şirketlerin ürettikleriyle yetinmesi gerek. Bunları satın almak için de bol dövize ihtiyaç var. İhracatla bu dövizi kazanabilmek için rekabetçi olmak şarttır. Maliyetler ucuzlatılmalıdır. Bunun en pratik yolu da iş gücünün üretim maliyetindeki payını en aza indirmektir. Milyonlarca aile kendi iş alanlarını kaybedip mülksüzleşerek işsizler ordusuna katıldığından ucuz iş gücü temini de sorun olmayacaktır. Taşeronluk sistemi, iş güvencelerinin kaldırılması, esnek çalışma uygulamaları, sendikaların işlevsizleştirilmesi hep bu sorunu çözmek için değil midir? Yani hükümetler sanıldığı gibi sistemin tıkandığı durumlarda çözüm getirmiyor değiller. Küreselleşen egemen ekonomik sisteminin önündeki engelleri kaldırma yolunda gerekenleri en hızlı biçimde yapıyorlar.

Tohuma serbestçe ulaşma hakkı tohum yasasıyla engellendi. Toprak betonlaşmayla ya da tarımın ekonomik nedenlerle yapılamaz hale gelmesiyle kullanılamaz duruma geliyor. Su kaynakları büyük ölçüde özelleştirildi. Yani gıda egemenliği ve gıda güvenliğinin üç temel bileşeni toplum için her geçen gün daha da ulaşılmaz hale geliyor. İşlerin daha kötüye gidip gidemeyeceği konusuna gelince, Fırat ve Dicle’nin özelleştirilme, daha doğrusu şirket malı haline getirilme projesi bu konuda bir fikir verebilir. İnsanlığın gelişiminde kilit rol oynayan bu iki nehir yerleşik topluma öncülük eden Sümer medeniyetine kaynaklık etmişti. Sümerler bu nehirleri tanrıların bir armağanı olarak görüyorlardı. Beş bin yıl sonra dolar tanrısına teslim edilmeleri gündemde. Yani artık her şey mümkün demektir… Dünya zenginlerinin elinde tüm nehirleri, tüm gölleri, su kaynaklarını, tüm verimli arazileri satın alabilecek kadar para birikmiş durumda. Satın alarak tek seferde toplu ödeme yapmak yerine ülke borsalarını manipüle ederek tatlı kârlar sağlamayı tercih ederlerse yine sorun yok. Gerekli kolaylık sağlanabilir. Kırk dokuz yıllığına kiralama seçeneği de var. Paranın imparatorluğu tarihteki bütün imparatorluklardan daha büyük ve artık sınırları da yok…

– Doğrusu çok teşekkür ediyorum. Durumu gayet net ve çarpıcı bir şekilde ortaya koyduğun için…

BİR CEVAP BIRAK

9 + 10 =