Postmodernizmin sonu: Altermodern(izm)

Tate Britain’da üç senede bir yapılan Trennial sergileri, Britanya’da yeni sanatçılara bir platform sunmak amacıyla başlamıştı. Bu yıl düzenlenen ve uzak doğudan, Amerika’ya kadar çeşitli ülkelerden 28 sanatçının katıldığı 4. Trennial, konusuyla da başlangıçtaki amaçlarının dışına çıkmış görünüyor.

4. Trennial’ın küratörlüğünü, 90’lı yıllarda yazdığı “İlişkisel Estetik” kitabı ve bu temelde düzenlediği sergiyle adını duyuran Fransız küratör Nicolas Bourriaud üstlenmiş. Bourriaud, sadece serginin içeriğini değiştirmemiş, sergi için yazdığı katalogda, postmodernizmin bittiğini ve yeni bir dönemin başladığını da ilan etmiş. Bourriaud bu dönemi, serginin adıyla birlikte,  “Altermodern” olarak belirliyor.

‘Alternatif’ ve ‘Modern’ sözcüklerinden türettiği “Altermodern” kavramıyla Bourriaud, iletişim, seyahat ve göçlerin yaşam tarzlarını değiştirdiğini ve yeni bir “küresel algılama”nın ortaya çıktığını ve bu olgunun, sanatçıların önünde yeni alanlar açtığını belirterek şöyle devam ediyor: “Artık, biçimleri taşıyabilecek kökler, içinden yeni varyasyonların çıkacağı kültürel temeller, çekirdek yok, sanatsal dilin sınırları da yok artık.” Yani ona göre sanat üretimi artık, belli bir kültür noktasından değil, küresel bir kültür perspektifinden başlayacak. Ortaya çıkan ürünler de, belli bir kültürün izlerini taşımayan ve hakim bir kültürün olmadığı, melez özelliklerden oluşan bir karakter taşıyacak.

Küreselleşme tarihe bakışı da değiştirdi. Geçmişte her kültürün kendine özgü bir tarihi vardı ve tarihsel olaylar arasındaki bağ göreceliğiydi. Küresel dünyada, bir yandan kültürler arasındaki farklar törpülenip, coğrafyalar arasındaki sınırlar ortadan kalkarken, tarih de çizgisel, periodik gelişimini yitirdi. Her an, her yerde, sürekli olagiden olaylar zincirine dönüştü.

Bourriaud, bu değişimler üzerinde şekillenen sanatçıların da, “imlerle dolu, kültür-ötesi alanları irdeleyerek çok yönlü ifade ve iletişim şekilleri arasında yeni yollar yaratabilmek amacıyla, farklı coğrafyalarda olduğu gibi, farklı tarihsel dönemlerde de dolaşmaya” başladığını ileri sürüyor. Sanatçıların yeni bir ‘modernite’ arayışı içinde olduklarını söylerken, bugün için önemli olanın, “farklı kültürel grupların kültürel değerlerini yorumlayarak onları global ağın içine katmak” olduğunu vurguluyor. “Yeniden-yükleme süreci” olarak adlandırdığı bu dönemde, altermodern(izm)in, kültürlerin melezleşmesine bağlı bir hareket olduğunu ve gittikçe “standartlaşan dünya”da yeni özelliklerin üretilme olasılıklarının olduğunu savunuyor.

Buraya kadar, kısaca özetlemeye çalıştığım kadarıyla, bunların postmodernizmden farkı nedir diye soracaksınız. Evet, Bourriaud’un kendi ürettiği bir takım kavramlarla açıklamaya çalıştığı, ve tam olarak da anlatamadığı ‘altermodernizm’ (aslında kendisi ‘izm’ ekini kullanmaktan kaçınıyor) bildiğimiz postmodern oluşumdan başka bir şey değilmiş gibi duruyor. Sanatçıların farklı kültürlerden ödünç aldıkları elementlerle yarattıkları yeni görsellikleri zaten son 20 yıldır izlemiyor muyuz, ya da artık, görür görmez tanıdığımız, küresel kapitalizmin sanat diline dönüşen tarzı..! “Evreka” moduyla yazılmış teorik açıklamalardan sonra sergide de bu teorik açılımları destekleyecek eserler bulmak kolay değil.

Yazılı metinde aslında bir çok karanlık nokta var. Örneğin, ‘kültür ötesi’ kavramı. Kültürlerin dışında, –melez bile olsa-  veya hiç bir kültürün izini taşımayan, “renksiz” bir sanat eseri olabilir mi? Bu kavrama tarihsel perspektiften bakarsak, tarihin dışında bir sanat yaratılabilir mi?

Bir diğeri ise, kültürlerin ‘standartlaşma’sı. Bu kavramla, tektipleşme eleştiriliyormuş gibi bir anlam çıkmasına rağmen, gerçekte Altermodern konseptinin özü, küresel bir kültür, yani tek bir kültür yaratmak üzerine kurulmuş.

Sergi de bir çok yönüyle bu teorik çerçevenin dışında değil aslında. Bir kaç isim dışında yine bildik isimler; yine sayfalar dolusu açıklayıcı kataloğu okumadan anlaşılması imkansız işler; yine tamamen akademik ve teorik metinler üzerinde üretilmiş, onların bir ilüstrasyonundan başka bir şey olamayan video, nesne ve enstelasyonlar; velhasıl, yine aynı postmodern jargonla yazılmış şizofrenik sayıklamalar.

Bir örnek vereyim. Bir kaç sene önce Turner Prize’ı kazanan Simon Starling’in “Üç Beyaz Yazı Masası” adlı eseri: Genç Francis Bacon 1930’larda eşya tasarımı yaptığı günlerde, Avustralyalı yazar Patrick White için bir yazı masası tasarlar. White, ülkesine döndükten sonra, bir marangozdan tasarımı fotoğraftan yapmasını ister. Yazar, ortaya çıkan sonuçtan memnun olmaz. Bu hikayeden yola çıkan Starling, Berlin’de bir marangoza fotoğrafı göndererek aynı masayı ısmarlar. Sonra yapılan masanın fotoğrafını çeker ve onu bu defa Sydney’de bir marangoza gönderir. Ve Sydneyli marangozun yaptığı masanın fotoğrafından da Londra’da bir masa yaptırır. Doğal olarak, kulaktan kulağa fısıldanan sözler gibi, masaların hepsi farklıdır. Sergide de, işte bu üç masayı görüyoruz. Şimdi bu hikayeyi bilmeyen bir izleyici, sergi salonunun ortasında sıralanmış üç yazı masasını nasıl yorumlayabilir?

 KÜRESEL KÜLTÜRE DOĞRU (MU?)

Modern sanat ve onun içinde yeşerdiği toplum, en temel anlamda ilerlemeye inanıyordu ve bunun motoru olarak da bilimi görüyordu. Postmodernizm, Lyotard’ın ‘büyük anlatı’lar çağı olarak adlandırdığı bu yapılanmanın sonuydu. Artık ilerlemeden söz edilemezdi, ancak yatay bir yayılma olabilirdi. Bu da, daha çok ‘inanç’la ilgiliydi. Altermodernizm ise, Bourriaud’un tanımlamaya çalıştığı kadarıyla, hem modernizm, hem de postmodernizmden bir çıkışı iddia ediyor. Peki nasıl ve nereye doğru, kimin için, kimle yapılacak bir çıkış bu?

Postmodernizmin en büyük mitlerinden biri, ‘büyük anlatı’ların sonuyla birlikte dogmaların da sonunun geldiği üzerine kurulmuştu. Hemen ardından, artık ‘tek evrensel doğru, evrensel bir doğrunun olmamasıdır’ denmişti. Gerçekte, insanlık, yaşam ve doğayla ilgili anlatılar, kapitalizm tarihinde hiç bir zaman, bu dönemde olduğu gibi, tek bir anlatının diktası altında kalmamıştı. Tarihinde hiç bir dönem kapitalizm farklı anlatılara böylesine tahammülsüz değildi. İnsanları, toplumları bir araya getiren, yaşamlarına anlam ve aidiyat hissi veren her türlü gelenek, tarih ve kültürü tek tektipleştiren küresel ekonomi, yarattığı insanlık dışı sistemle, insanlık onurunu ve umudu öldürdü. Postmodernizmin yarattığı bu atmosfer, bilime karşı şüpheyi körükledi. Din ve bilimin karşı karşıya gelmesine ve bu temelde fundamentalizmin yeşermesine elverişli bir toplum yapısı yarattı.
 
Peki Bourriaud’un Altermondernizmi bu yapının dışında bir yerde mi şekillenecek, yoksa var olanın yıkıntıları üzerine mi inşa edilecek? Görüldüğü kadarıyla Bourriaud da bu konuda emin değil. Her şeyden önce, yeni dönemi tanımladığı ileri sürülen bu kavram, postmodernizm gibi, ‘modern’ ekinden kurtulamamış. Postmodernizm de, bir dönemin bittiğini fakat yerine neyin başladığını tam olarak tanımlayamamıştı. “Postmodernizm nedir?’ sorusu, dönüp dolaşıp, ne olmadığı vurgulanarak yanıtlanıyordu. Bu kendini tanımlayamama, kimlik siyasetlerinde bir stratejiye dönüşmüş, kimlik, postmodernizmin en belirgin karakteri olarak öne çıkmıştı. Ancak bu eğilim, çoğu zaman sanıldığı gibi, insanı öne çıkaran, evrensel değerler noktasından değil, küresel sermaye ve onunla birlikte gelişen kültür temelinde gelişmişti.

Sergide yer alan Hintli sanatçı Subodh Gupta’nın, “Line of Control” (2008) adlı eseri, bu karışıklığa Altermodern sergisinden verebileceğim, ayrıca Bourriaud’un favori sanatçılarından biri olması açısından da güzel bir örnek. Gupta, çelik tencere, tabak, tava vb. kap kacaktan, atom bombasının patlamasından sonra oluşan mantar şeklindeki bulutu inşa etmiş. Tate galerinin tavanına kadar yükselen bu devasa eserde betimlenen formla, (atom bombası bulutu) kullanılan malzeme arasında yaratılan gerilim arasına sıkışmış kalmış içeriğe bakarsak, politik anlamda, soğuk savaş yıllarının paranoyasının sembolüyle, günlük kullanım araçlarının bir araya getirilmesi, yukarıda bahsettiğim tarihsel bakışa bir örnek sunabilir.

Kap kacağın, yiyecek ve refahı, onların oluşturduğu bulutun, yıkımı simgelediği noktasından bakarsak, Gupta’nın eseri savaş ve şiddet karşıtı bir hümanizmle örülmüş gibi duruyor. Oysa görsel anlamda, paradoksal olarak birbirini nötürleştiren, içine patlayan bir hümanizmin resmine, politik anlamda da, tarihin dışından yapılmaya çalışılmış bir yorumun sanatsal ifadesine dönüşüyor. Bu yanıyla da, Bourriaud’un savunduğunun tersine, postmodernizmin ‘standart’ nesnelerinden biri oluyor.

Bu zorlama, yapay görüntü, tek tek eserlerde olduğu gibi, serginin bütününde de sürüyor. Yaratılan görsel manzara ve atmosferde, yeni başladığı iddia edilen tarihsel dönemle ilgili bir iz, yorum, fikir yakalamak gerçekten zor. Bourriaud’ya sorarsak, “işte, benim yaratmak istediğim tam da buydu” diyecektir mutlaka. Yani sergi, şu veya bu kültür değil, küresel kültürle ilgilidir diyecektir. Eğer estetik, bir boşlukta ortaya çıkmıyorsa ve eğer önümüzde duranı, ne olduğu değil de, yine ne olmadığıyla tanımlamayacaksak, sorulacak soru, bu ‘küresel kültür’ün ne olduğudur.

Şüphesiz, kültürlerin karşılaşması kaçınılmaz olduğu gibi, onların ürünlerinin melezleşmesi de doğaldır. Bu organik süreç dışında, Bourriaud’un hangi noktaya dikkat çekmek istediği de açık değil. Küresel kapitalizme karşı bir eleştiri getirmediği noktasında bakarsak, finans kriziyle birlikte başlayan arayışların, istenmeyen ve tehlikeli noktalara gitmelerine karşı, şimdiden teorik bir kontrol mekanizması mı yaratılmaya çalışılıyor diye sormamak elde değil.

Şu da bir geçektir ki; postmodern sanat, öylesine finansal ekonomi üzerinde yükseldi ki, aynı finans çevreleri derin bir küresel kriz içindeyken ve onun sanat dilinin maddesel temelleri ortadan kalkarken sanatın aynen kalacağı düşünülemez. Ancak bu, değişimin böylesine çabuk olacağı anlamına gelmiyor. Altermodern  sergisinin de gösterdiği gibi, henüz küratörün görmek istediğiyle, ortaya çıkan ürünler arasında oldukça büyük bir mesafe var. Bu nedenle olsa gerek, nerede olduğu, neyi savunduğu belli olmayan, hiç bir şey söylemeyen, belki de söylemek de istemeyen, her yerde aynı anda bulunarak, her şeyi veya hiç bir şeyi savunmayan bir düşünce silsilesi üzerine kurulmuş bir görselliğe dönüşmüş sergi. Bu yanıyla da, yenilginin, başarısızlığın imkansız olduğu bir alan yaratmış Bourriaud!

Bazen, yapacak hiç bir şeyiniz yokken, ya da bir şeyler  yapmak için gereği kadar konsantre olmakta zorlandığınız zaman internette, gayesizce dolaşırsınız ya; politika, tarih, kurgu, kültür… önünüze çıkan her siteye girer, gözünüze takılan, -neden takıldığını da düşünmeden- yerlere tıklayarak oradan oraya gezersiniz ya, işte öyle bir gayesizlikle hazırlanmış bir sergi görüntüsü içinde ‘Altermodern’. Buna rağmen, ya da tam da bu nedenle, kültürel kökleri postmodernizmden gelen bir sergi Altermodern. Bourriaud’un görmek istediği gibi, “köksüz” değil.

Bir sergide sanatçılarla küratörü iki ayrı varlık olarak düşünürsek –ki bu sergide oldukça zor- şunu da görmek gerekir sanırım; Bourriaud’un teorik söylemi, izleyiciyi daha sergiye girmeden öylesine hazırlıyor ki, herkesin kendi perspektifinden yorumlaması imkansızlaşıyor. Sergi, herkesin elinde teorik bir haritayla izlemesi gereken ve buna göre sonuçlar çıkarması gereken bir Altermodernizm maketine dönüşüyor. Bourrriaud’nın bunun farkında olmadığını farzetmek saflık olurdu. Bunu bilecek kadar deneyimli ve oyunun kurallarını bilen biri. O takdirde, Bourriaud’un geçmişini ve sergi mekanı olarak, neoliberalizmin sanat HQ’sü olan Tate galerinin seçilmesini de (Trennial’ın normal programını değiştirerek) göz önüne alırsak, “neoliberalizm için yeni giysi provaları mı yapılıyor?” sorusunu sormak haksızlık olur muydu?

Belki de bu kadar ciddiye almamak gerekiyor. Her şeyin aslında, masum bir düşünsel egzersiz ve sanatsal bir icra olduğu da kabul edilebilir. Alman sanatçı Franz Ackermann’ın, tuval üzerine akrilik resimler, büyük bir demir kafes ve eski bir kovboy filminden alınmış kısa bir video klibinden oluşan “Gateway-Getaway” adlı enstelasyonunda böyle bir masumluk var. Bu klipte, bir berber koltuğunda traş olan James Coburn, arkasında, bir masada oturan genç kovboya dönerek sorar, “Sen kimsin?” Genç kovboy, kim olduğunu söylemek yerine, soruyu teyit edererek yanıt verir: “İyi bir soru.” Bu sergiyi de, bu kısa diyalogla özetleyebiliriz. Modernizmin sorduğu sorular yanıtlanmadı. Postmodernizm, bu soruların geçersiz olduğunu ortaya attı. Hatta soru sormanın, dogmatizmin kaynağı olduğunu ileri sürdü. Çünkü, daha baştan yanıtın olmadığı kabulü üzerine anlaşılmıştı. Altermodern ise, iyi sorular sormak isteyen bir sergi. Henüz bunları bulamamış olsa da, en azından soru sormak gerektiğini ileri sürmesi bile olumlu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

eight − 7 =