Prof. Dr. Önder: Devlet ile hükümet çatışması tehlikeli gelişmelerin işaretidir

Prof. Dr. İzzettin Önder – Devlet ile hükümetin çatışması, öyle anlaşılıyor ki, başkanlığın ötesinde bir gelişme olarak öngörülmekte ve böylece rampaya oturtulmaya çalışılmaktadır. Bu hedef, ülkeyi fevkalade tehlikeli bir alana sürüklediği gibi, kısa dönemde bizzat siyasi örgütü de kaçmaya çalıştığı risklerden daha büyüğü ile karşı karşıya getirme potansiyeli taşımaktadır. Bu Inferno’nun olmasını istememekle beraber, gidişata baktığımızda, yalpa yapmakla beraber, sürecin hız kesmeden ilerlediğini görebilmekteyiz. Sürecin işaretleri giderek derinleşen savrulma haliyle olağan ve anayasal siyaset usul ve kuralların sıfırlanmaya çalışılmasında görülmektedir. Ülke içinde emniyetten sorumlu bakanın Anayasa Mahkemesi başkanına, hem de kişisel olarak, çıkışı siyaseten şık olmadığı gibi, devlet yönetimi mantığına da temelden terstir. Daha da ileri giderek söylenebilir ki, en masum aile içi tartışmalardan, sokak tartışmalarına, sağlık personellerine ulu orta saldırılar bireysel suç olarak görülmenin ötesinde, yukarıdan aşağıya pompalanan şiddet hareketinin ve şiddetle hâkim olma anlayışının yansımasıdır.  

Şu meseleyi biraz düşünmemiz lazım; mantıksal düşünce sistemi binlerce yıl öncesinde Antik Yunan’da geliştirilmiş bir mesele iken, nasıl oldu da günümüzün en karmaşık sorularının çözüldüğü aşamada adeta buharlaştı, neredeyse yok oldu. Yaşadığımız Covid 19 olayını tıp biliminin çözememesi gibi şiddet olayını da siyaset bilimi çözememektedir. Bu demektir ki, Covid gibi şiddet de günümüzün başat pandemisidir. Hatta öyle gözüküyor ki, belki Covid olayına aşı ya da ilaç bulunabilir, fakat şiddet olayı için aşı da ilaç konularında ümitli olamayız. Zira kapitalizmin sıkışması ve küreselleşme devlet şiddetini körüklemektedir.   

Her düşünce sisteminin bir mantık kuralı olduğu görüşü ile faşizmin de bir mantık kuralı olması gerekir. Nitekim faşizmin de faşistin de mantık kuralı vardır; yani faşistin yaptığı her iş faşizan amaç ve hedefine uygun ve tutarlıdır. Hal böyle ise, faşistten tutarsızlık hesabı sorulur mu? Hayır, sorulmaz; çünkü mantık sadece bir düşünme kuralı ve eylemde tutarlılığıdır. İşte sorun da burada düğümlenmektedir. Ne kadar tutarlı olursa olsun bir politika ve uygulama mantık kuralları ile değil, ahlak ve demokrasi kuralları ile değerlendirilir. Uygulamalar ülkeye ve insanlara yararı derecesinde olumlu görülür. Şu hale göre, faşist bir lider mantıksızlık ya da tutarsızlıkla değil, ülkesine ve insanlara karşı ahlaksızlık ve demokrasiye uymamakla suçlanabilir.

Bir ülkede siyasinin ilk gözetmesi gereken şey ülke bütünlüğünde yönetimi sağlamaktır. Bu kural siyasi partilerce sağlanmalıdır, fakat bu kuralın garantisi siyasi partiler ya da hükümet değildir.  Bu kuralın sigortası devletin temelini oluşturan anayasa ve anayasa çerçevesinde sağlanan çapraz denetim mekanizmalarıdır. Bu mekanizmalar başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere yargı organı, bürokrasi, daha alt sıralarda eğitim ve medya organları da sayılabilir.  Devlet denen soyut organ en üsttedir hükümet ve siyasi partiler ise oluşmuş genel kurallar çerçevesinde belirli bir süre için vekâleten hükümet eden alt organlardır. Bir bakanın Anayasa Mahkemesi Başkanına çatması somut düzeyde kişisel bir mesele olarak görülebilir, ancak somut düzeyde konu çok daha şümullüdür ve hükümetin temel devlet organına çatması niteliğindedir. Bu durum bir tür karşı koyuş ve var olan anayasanın ihlalidir. Hiçbir medeni ülkede böylesi davranışlara rastlanmaz. 

Prof. Dr. İzzettin Önder

İleride Anayasa Hukuku ve İdare Hukuk derslerinde abes konular olarak yer almaya aday söz konusu davranışın psiko-siyasal mantığına baktığımızda çok daha vahim bir anlayışın başat olduğunu görürüz; Anayasanın ve anayasal düzenin kaale alınmaması! Bu durumda hiçbirimizin adalet ve emniyet açısından güvenliği söz konusu olamaz. Anlaşılıyor ki, yargının işlevsizleştirilmesi, daha doğrusu araçsallaştırılması genel emniyet ve adaletin sağlanmasına yönelik değil, bir gurup siyasinin keyfi yönetimine zemin sağlanmasına yöneliktir. Umuyorum var olan gidişatta bu görüşün yeri yoktur ve siyasiler durumun vahametimi kavrayıp, bir an evvel durumun düzeltilmesi yönünde çaba sarf ederler. Aksini düşünmek dahi istemiyorum: Zira bu durumun bir başka anlamı, siyasi organın ülkeyi başka bir rejime sürüklediği şeklinde yorumlanabilir. Böyle köklü bir değişim tabii ki mümkündür, ancak yeni rejim sinsice değil, cesaret ve güçle gerçekleştirilmek üzere toplum katmanlarında tartışılır ve ona göre genel kanaat oluşturulur ve öylece uygulanır. Sinsice sürdürülen değişikliklerin anlamı siyasilerin emperyalizmin etkisinde ülkede bazı değişikliklere gittiğinin göstergesi olabilir.  O nedenle siyasi örgüt kesinlikle anayasa çizgisini aşmamalı ve devlet olma hevesine kapılmadan, hükümet düzeyi ile yetinmelidir. Toplumun garantisi devlettir; siyasi örgüt ya da örgütler değildir!

Anayasalar devleti ve devleti koruma adına hükümet denen canavarı bağlayan temel kurallardır. Anayasa vatandaşı bağlamaz; vatandaş suç oluşturmamak ya da çevreyi rahatsız etmemek koşulu ile davranışlarında serbesttir. Anayasa Mahkemesinin kararı bu bağlamda doğrudur. Ancak devlet ve hükümetler her davranışında anayasa ile sımsıkı bağlıdır, çünkü gerek istihbarat, gerek hareket alanı ve teçhizatı bakımından devlet güçlüdür, devleti ele geçiren siyasi örgüt de güçlüdür ve bunun karşısında vatandaş güçsüzdür. O yüzden anayasa çok önemli bir temel kurallar yasası olduğu gibi, bu yasanın koruyucusu olan Anayasa Mahkemesi de çok güçlü bir yargı organıdır. Türkiye 1961 Anayasası ile Anayasa Mahkemesine kavuşmuştur. 1960 darbesi, bir yönü ile Anayasa mahkemesinin bulunmayışının sonucudur. Şöyle ki, dönemin iktidarının anayasal devletin ve hükümet etmenin sınırlarını aşan davranışları hiçbir denetime tabi olmadığından bu durum siyasi erkin elini anlamsızca rahatlatıyordu. Günümüzde hemen her fırsatta başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere yargı organını bu denli denetim altına almaya çalışmanın amacı siyasi organa hareket serbestisi sağlamaktır. Türkiye, arzulansa dahi, ne bir kabile yönetimidir, ne de cumhuriyet görüntüsünde hukuksuz bir padişahlıktır. Bu sistemler içten içe arzulanıyor olabilir, hatta bunun için koşullar da hazırlanıyor olabilir. Fakat emperyalizmin tüm baskılarına ve olası işbirlikçilerin çabalarına rağmen, bunların hiç birine 1923 ruhu geçit vermeyecektir. Bu koşulu kafalarımıza bir kere yerleştirirsek, ne anlamsız ve sonu olmayan maceralara atılırız ne de halkımızı bölerek emperyalizme yem yapma cehaletine savruluruz. Türkiye’nin önündeki temel sorun ekonomik-toplumsal kalkınmasını yapıp, sosyal gelişmesini sağlamaktır. Bunun için de her altı ayda bir anlamsızca ve halkı kandırırcasına uygulanmayacak programlar oluşturup rafları dolduracağımıza, gerçekçi uzun vadeli bir planı hedefe koyup, samimi gayretle ve kalkınmanın bedelini topluma hakça yayarak kalkınmamızı gerçekleştirmektir.   

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.