Prof.Dr. Yasemin İnceoğlu’yla Türkiye’de Basının Hal-i Pür Melali

SAVASH PORKHAM / AÇIK GAZETE – Türkiye’de iletişim ve gazetecilik biliminin duayen akademisyenlerinden Prof.Dr. Yasemin G. İnceoğlu, Türkiye’de basının güncel durumunu farklı akademik perspektiflerle Gazeteci/Akademisyen Savash Porgham’a değerlendirdi.

Türkiye’de medya ve medyanın yayın kimliği/yayın politikası özellikle olağanüstü zamanlarda her zaman tartışmalı bir alan olagelmiştir. Çünkü basının klasik demokrasi kuramında “Dördüncü Güç” olma rolü teorik olarak kabul görse de, pratik olarak durum tam da öyle değildir. Özellikle demokrasi kültürünün kurumsallaşmadığı ülkelerde basın devletin ideolojik aygıtı olduğu gibi, farklı güç odaklarının da etkin bir propaganda aparatıdır.

Bugünlerde Türkiye’de de durumun pek de farklı olduğu söylenemez. Hükümetin içeride ve dışarıda yaptığı askeri operasyonlara dair yapılan herhangi bir eleştiri bugünlerde vatana ihanetle eşdeğer nitelikte. Bu minvalde anaakım medya da gerçekleri tüm boyutlarıyla ortaya koymaya yönelik yayın yapmaktansa, hükümet ve devletin ideolojik aygıtı olarak çalışmakta ve sadece müesses nizamın istediklerini aktarmaktadır. Savaşın dorukta olduğu dönemlerde Barış Gazeteciliği olgusu ve bu olgunun haberciliğe yansıyan etik ilkeleri bir by-pass alanıdır.

Bu bağlamda, Barış Gazeteciliği kuramsal ve pratik bağlamda nedir, etik ilke ve sınırları neyi kapsar, nasıl yapılır, yeni iletişim modeli ve sosyal medya Barış Gazeteciliğine nasıl yansıyor gibi pek çok olgu ve sorunun cevabını iletişim ve gazetecilik akademisinin duayen ismi, Prof.Dr. Yasemin G. İnceoğlu’yla konuştuk. Kendisinin bu alana pek çok katkısı söz konusudur; 2018’de Brill yayınevi tarafından editörlüğünü Dr.Tirşe Erbaysal Filibeli ile birlikte yaptıkları  “Journalism ‘A Peacekeeping agent’ at the time of conflict” başlıklı kitap bunlardan biridir. Bu kitaba katkı sunan akademisyenler arasında Annabel McGoldrick, Samuel Peleg, Rukhsana Aslam ile Türkiye’den Sevda Alankuş ve Ece Algan var. Bu eser Barış Gazeteciliğine dair önemli akademik perspektifler ortaya koymaktadır.

Prof.Dr. Yasemin İnceoğlu’nun bir diğer güncel çalışması da Dr. Savaş Çoban ile ortak olarak derlemesini yaptıkları “LGBTİ’ler ve Medya” kitabıdır. Sel Yayıncılık’tan çıkacak olan bu eserde 15 gazeteci, akademisyen ve STK çalışanının katkısı ile önemli noktalara ışık tutulacaktır.

Prof.Dr. Yasemin G. İnceoğlu’yla tüm bu noktalara dair pek çok farklı boyutu hem akademik, hem de pratik perspektifle masaya yatırdık.

*** 

– Sizce, Barış Gazeteciliği tam olarak neyi ifade ediyor ve temel ilke ve çizgileri nasıl tanımlanabilir? 

“Barış gazeteciliği” kavramı ilk kez 1970’li yıllarda kullanılmaya başlandı. İsim babası, 1958 yılında kurulan Oslo Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün kurucuları arasında yer alan ve 1964 yılında Journal of Peace Research ismi ile yayın hayatına başlayan akademik derginin kurucusu olan, Norveçli profesör Johan Galtung. Kavramın gelişmesinde ve yaygınlaşmasında eşsiz katkısı olan Annabel McGoldrick ve Jake Lynch, “Barış Gazeteciliği”nin editörler ve muhabirlerin neyi / nasıl haber yapacağı ile ilgili olduğunu belirtmekte ve kavramın çatışmalar konusunda şiddet içermeyen yanıtların değerlendirildiği ve toplum için fırsatların yaratıldığı haberlerin seçimi ile alakalı olduğunu söylemekteler. Barış gazeteciliği, spor haberi yapar gibi kazananın ve kaybedenin olduğu habercilik yerine, taraflar arasında dengenin sağlandığı, gerçek odaklı haberciliği esas alan, toplumsal barışın sağlanması için yaratıcı çözümler arayan, lider değil, insan odaklı habercilik yaparak, insanlara ses veren, barış dilinin kullanımına özen gösteren bir gazetecilik pratiğini ifade ediyor. Bir çatışmayı sadece iki tarafın çatışması gibi göstermekten kaçınılması gerektiğine, çatışmanın sonuçlarının ve bağlantılarının izlerinin sürülmesinin önemine, şiddetin yalnız görünen değil, aynı zamanda görünmeyen etkileri hakkında da haber yapma yollarının aranmasının gerekliliğine ve sürekli olarak tarafların farklılıklarını değil, ortak zeminde buluşma olasılıklarını gösteren haberler yapılmasının önemine vurgu yapmaktadır. 

-Bir gazeteci veya medya kuruluşunun Barış Gazeteciliği prensipleriyle yayın yapması, o gazetecinin veya medya kuruluşunun tarafsızlığını sorgulatacak bir tutum mu olur? 

– Geleneksel gazeteciliğin “tarafsızlık” ilkesi zaten başlı başına bir hayalden ibaret. Gazetecinin tarafsız olması imkânsız ayrıca tarafsız olması da gerekmez. Aklı, duygusu ve vicdanı olan herkes bir tarafı tutar. Önemli olan kimden taraf olduğunuzdur, haklıdan mı, haksızdan mı, zalimden mi, mağdurdan mı, insan haklarından mı, insan hakları ihlalinden mi? Savaştan mı, barıştan mı? yanasınız. Olgusal hakikati aktarmak tarafsızlık olarak tanımlanıyor barış gazeteciliğinde.

Barış gazeteciliği dengelilik, kapsayıcılık, adil olmayı tarafsızlığın önüne koyan bir tutum geliştiriyor. Dengelilik derken de tüm taraflara aynı dikkatin gösterilmesi, sıradan insanlar hakkında da seçkinler hakkında yapılan habercilik gibi haber yapılması, bir başka deyişle seçkin/lider odaklı değil, insan(sıradan, sokaktaki) odaklı haber yapılması ve çatışmanın tüm süreçlerine yer verilmesi gibi hususlar üzerine yoğunlaşıyor.

Günümüzde giderek daha yoğun şekilde siyasileşen ana akım haber medyası ile karşı karşıyayız, tarafsızlığı, “kendilerinden yana olmayanların lehine taraf tutmak” olarak gören bir anlayışın egemen olması neredeyse kaçınılmaz.

-Son dönemde hem içeride hem de dışarıda yoğun bir çatışma seyriyle karşı karşıyayız. Barış Gazeteciliği ilkeleriyle değerlendirildiğinde, hem anaakım hem de farklı görüşlerde olan alternatif medya mecralarında süregelen üslubu nasıl değerlendiriyorsunuz? 

– Türkiye’de barış gazeteciliğine her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Kutuplaşmanın tavan yaptığı bu ortamda büyük bir medya terörü yaşanıyor, hedef gösterme, yaftalama, linçe varan kampanyalar sonucu çarpıtılmış, eksik, yalan haberlerle yaşıyoruz. Gazetecilik doğası gereği savaştan değil barıştan yana olması gerekir, akademide ve medyada “barış gazeteciliğine ne gerek var zaten savaş gazeteciliğini kim savunur ki” diyen bir kitle mevcut, bu durum “barış gazeteciliği” kavramının henüz iyi kavranamamış olmasından kaynaklanıyor. Barışın kuramsallaştırılması hem gazeteciler hem de akademisyenlerin ortak amacı olmalı.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin 1997 tarihli Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumlulukları Bildirgesi’nin Gazetecinin Temel Görevleri ve İlkeleri Bölümünün üçüncü maddesinde de barışa ve şiddetsizliğe vurgu yapılmaktadır.

Buna göre; “Gazeteci; başta barış, demokrasi ve insan hakları olmak üzere, insanlığın evrensel değerlerini, çok sesliliği, farklılıklara saygıyı savunur. Milliyet, ırk, etnisite, cinsiyet, dil, din, sınıf ve felsefi inanç ayrımcılığı yapmadan tüm ulusların, tüm halkların ve tüm bireylerin haklarını ve saygınlığını tanır. İnsanlar, topluluklar ve uluslararasında nefreti, düşmanlığı körükleyici yayından kaçınır. Bir ulusun, bir topluluğun ve bireylerin kültürel değerlerini ve inançlarını (veya inançsızlığını) doğrudan saldırı konusu yapamaz. Gazeteci; her türden şiddeti haklı gösterici, özendirici ve kışkırtan yayın yapamaz.” 

-Savaş veya yoğun çatışma dönemlerinde medyanın tarafı ve tutumu nasıl olmalıdır, Barış Gazeteciliği bağlamında devlet ile medyanın ilişkisi nasıl olmalıdır?

-Genel olarak iktidarlar savaş ve yoğun çatışma dönemlerinde ulusal çıkar savunucusu, vatansever bir medya beklentisi içinde olurlar. Bu yalnız Türkiye’ye has bir şey değil. Muhalif, eleştirel yayın yapan, medya “vatan haini’ olarak nitelendiriliyor. Ancak şunu söylemekte yarar var, haberleri görmemeye telkin veya çağrı bilgi edinme hakkı açısından sorunlu. Zira en büyük kurbanlar, kamunun bilme hakkı olan gerçekler haline dönüşüyor. Propagandaya aracılık etmek veya haberlerde oto sansür uygulamak yerine barış gazeteciliğini devreye sokmak gerekir. Aksi takdirde ‘ulusal çıkar’ bahanesiyle sürekli gerçekleri çarpıtma veya gizleme döngüsünden çıkılmaz.

Gazetenin birincil sorumluluğu, patronuna veya devlete değil, kamuyadır. “Gazetecinin vatanı, dili, dini, milleti olmamalıdır” ilkesi kimilerine abartılı gelse de burada kastedilen özellikle de çatışma ve savaş dönemlerinde gazetecinin mümkün mertebe olgusal hakikate sadık kalıp belli bir mesafe ile habercilik yapmasıdır.

Çatışma döneminde çözüm odaklı barış gazeteciliğini devreye sokarak halkı doğru ve sağlıklı bilgilendirme, nefret dilini üretmeme, savaş çığırtkanlığı yapmama gibi hususlara özen gösterilmesi gerekir.

Barış Gazeteciliği prensipleriyle bakıldığında, medya organizasyonları haber toplama, yazma ve yayına sokma bağlamında nasıl bir editoryal çizgi izlemelidir?

“İyi olan bizler, kötü olan onlar” tarzı bir düalist zihniyetin dışına çıkıp düşünmeden kendi tuttukları tarafın şiddetini haklı görüp karşı tarafınkini suçlayarak haber yapılmamalıdır. Barış Gazeteciliği gazeteci ve editörleri barış odaklı haber üretebilmelerini, izleyicilerin/okuyucuların tutumlarını değiştirebilmelerini sağlayacak alternatif bir söyleme doğru yönlendirmede oldukça etkilidir. Barış gazeteciliği spor haberi yapar gibi kazananın ve kaybedenin olduğu habercilik yerine, taraflar arasında dengenin sağlandığı, gerçek odaklı haberciliği esas alan, toplumsal barışın sağlanması için yaratıcı çözümler arayan, lider değil insan odaklı habercilik yaparak insanlara ses veren, barış dilinin kullanımına özen gösteren bir gazetecilik pratiğini ifade etmektedir…

Barış gazeteciliği ve medyada barış söyleminin kullanılması konusundaki en önemli tartışmayı ise barış söyleminin ve barış gazeteciliği pratiklerinin ancak savaş ortamında kullanılabileceği algısı oluşturmaktadır. Savaş yoksa barış söyleminin kullanılmasına da ihtiyaç yoktur düşüncesi oldukça yaygındır. Oysa barış gazeteciliği sadece fiziksel çatışma olan alanlardaki çatışmaları değil, aynı zamanda sosyal, kültürel, toplumsal cinsiyete dair, politik, ekonomik, dini her türlü çatışmanın haberleştirilmesinde uygulanması gereken bir gazetecilik pratiğidir.

Sosyal medyanın günümüzün hâkim kitle iletişim ortamı olduğu değerlendirildiğinde, bu mecranın geleneksel medyanın haber diline ve haberin yayın sürecine nasıl bir etkisi var?

-Sosyal medyada çok daha kolay ve yaygın üretilen milliyetçi ve ırkçı nefret söylemin dışa vurumu, bireysel değil kolektif bir olgu biçiminde tezahür ediyor; “öteki”ne- yönelik tahammülsüzlük, genellikle “taraftarlık” ruhuyla hareket edilen bir süreçte her zaman çok sistematik, planlı ve programlı bir biçimde işlememekle beraber zaman zaman adeta bir linç kampanyasına dönüşebilir. Böylelikle demokrasinin ön koşullarından biri olan çoğulcu ve katılımcı kamusal tartışmalar engellenmiş olur. Burada önyargılı, provokatif, ırkçı ve ayrımcı dil sıklıkla kullanılırken, bir yandan, kişinin belirli bir gruba aidiyeti yüzünden küçük düşürülmesi, aşağılanması, hedef gösterilmesi, diğer yandan, nefret söylemi üreten gruba güç ve önem atfedilmesine de tanıklık ediyoruz. Zira bazı gruplar bu yolla, kendilerinin öz-değerlerini arttırma yanılsaması içinde “öteki” leri değersizleştirme ve insani değerlerden uzaklaştırarak itibarsızlaştırma sürecine müdahil oluyorlar.

-Gazetecilik mesleği esasında bir aktivizm misyonunu içermez ancak Türkiye’deki siyasi iklim muhalif gazetecileri aktivizme, iktidar yanlısı gazetecileri kayıtsız şartsız devlet dili kullanmaya itiyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Öncelikle şunu söylemekte yarar var. Gazeteciler barış aktivisti değillerdir.  Uluslararası gazetecilik kuruluş ve örgütlerinde gazetecilik mesleği ile aktivizm arasında ayırım yapılması öneriliyor. Burada gazetecinin uyması gereken ilk şart; kişiselleştirmemek, şiddete özendirici yayın yapmamak ve ‘Etik gazetecilik yöntemi nedir?’ sorusundan kaçınmamaktır. Ancak hemen şunu da ilave etmek lazım. Gazeteciler aktivizm ile aralarına mesafe koymalıdır derken, masa başlarından veya televizyon ekranlarından hakaret eden, hedef gösteren, nefret kusan gazetecileri de eleştirmeyi ihmal etmemek lazım. Barış bir değerdir ve bu değerin çözüm odaklı gazetecilik için doğru kullanılması lazımdır.

– Günümüzde sosyal/yeni medya üzerinden her kesimin kendi yankı odalarında gelişen üslubu değerlendirdiğimizde, sizce nasıl bir tabloyla karşı karşıyayız? 

Echo chamber (Yankı odası) ülkemizdeki terminolojiye Yankı fanusu kavramı olarak yerleşti. Ortak özellikleri, zevkleri, ilgi alanları ve   benzer düşünceleri olan kişilerin oluşturduğu kapalı bir grubu tanımlıyor. Doğası gereği bu kapalı grup, aynı düşünceyi tekrarlıyor, zaman içinde pekişen bu düşünce ile aynı bakış açısının bir yankısı yaratılmış oluyor. Bu yankı fanusu içine sıkışan kişiler kendi düşündüklerinin ötesinde bir dünya görüşüne uzaklar, farklılıklara yer verilmiyor o fanusta, kendi düşündüklerine yakın içerikleri, yazıları, düşünceleri, TV programlarını, internet sitelerini takip ediyorlar. Bu kapalı grup yalnızca kendilerini onaylayan içeriklere muhatap olmak suretiyle hem kendi haklılıklarını kanıtlamış oluyorlar, hem de bundan mutluluk duyuyorlar.

Bu doğal olarak beraberinde kutuplaşmayı getiriyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından, Marshall Fonu’nun (GMF-German Marshall Fund) bir projesi olan Karadeniz İşbirliği Fonu’nun (BST-Black Sea Cooperation Trust) desteğiyle yürütülen “Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları Araştırması” sonuçlarına baktığımızda da Yankı fanusunun varlığı çok açık ortada. Kutuplaşma sonucu farklı dünya algılarına sahip olan farklı parti taraftarlarının diğerlerinin dünya algılamasını görmediklerini görüyoruz. Bu yalnız televizyon kanalları ve gazetelerde değil sosyal medyada da aynı. Twitter kullanıcılarının yüzde 60’ı takip ettikleri kişilerin siyasi görüşlerinin kendi siyasi görüşleriyle uyumlu olduğunu, Facebook kullanıcılarının üçte ikisi de arkadaşlarının siyasi görüşlerinin kendileriyle benzer olduğunu söylüyor. Farklı görüşlerle karşılaşmayan kişiler, kendi görüşlerini paylaşmayanların azınlıkta olduğunu varsayıyor, kendi görüşlerini paylaşmayanlarla karşılaştıkları zaman da “gerçeği” kavrayamayan bu kişilere karşı tepki veriyorlar. Araştırma Noelle-Neumann tarafından geliştirilen Suskunluk Sarmalı(Spiral of Silence) hipotezinin, yani bireylerin kendi siyasal görüşlerinin azınlıkta olduğunu düşündükleri zaman görüşlerini kamusal alanlarda paylaşmaktan çekinmelerinin gerek geleneksel gerekse de sosyal medyada geçerli olduğunu gösteriyor.

Bu sorun da ancak haber organizasyonlarından sosyal medya platformlarına ve en önemlisi okura kadar, tüm tarafların elbirliğiyle karşılıklı ve çabasıyla çözülebilir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

twelve + five =